"Osman Müftüoğlu" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Osman Müftüoğlu" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Osman Müftüoğlu

Çiğ mi pişmiş mi

Çiğ gıdalar ile beslenmek yeni bir yönelim. O da tıpkı “glüteni sınırlı” beslenme gibi giderek daha yaygın bir beslenme seçimi olma yolunda. Bir kademe ilerisine giderek baklagilleri, tahılları ve diğer bazı bitkisel ürünleri “çimlendirerek” yeme eğiliminde olanlar da var. Peki, bütün bunlar doğru mu? İşe yarıyor mu? Çiğ mi beslenelim, pişmiş mi? Konuyu daha önce de yazdım ama tekrarda fayda var. Buyurun...

Her şey çiğ yenmez

Çiğ yenmesinde sakınca olmayan besinleri tabii ki çiğ yiyebiliriz ama bu her şeyi çiğ yemeliyiz anlamına gelmez.
Başlık biraz “meyveyi kabuklu mu, kabuksuz mu yiyelim?” sorusunun yanıtına benzese de gerçek bu.
Nasıl ki soyulması gereken meyveleri soymadan yiyemiyorsanız -örneğin karpuzu, muzu kabuğuyla birlikte yiyemezsiniz- pişirilmesi gereken yiyecekleri de pişirmek zorundasınız.
Böyle yapmazsanız hem sindiriminiz zorlaşabilir, hem de bazı sağlık sorunlarınız oluşabilir. Örneğin yumurtayı çiğ yemeniz doğru değil. Salmonella bakterisinin bulaşması ve biotin (vitamin H) seviyelerinizin düşme riski var.
Eti, tavuğu, balığı da mümkün olduğu ölçüde çiğ yememelisiniz. Yoksa “mikrop” kapabilirsiniz.
Özel bazı işlemlerden geçirildikten sonra çiğ yenebilen etler -pastırma- veya balıklar -suşiler- var ama bunlar istisna.
Ve bunların da mikrop bulaşma riski nedeniyle dikkatli tüketilmeleri lazım. Sebzelere gelince. Onları rahatlıkla çiğ olarak yiyebilirsiniz. Yeter ki sonradan “gazım, şişkinliğim var” diye yakınmayın. Çiğ yemenin üstelik bazı avantajları bile var.
Nedeni aşağıdaki kutuda.

Çiğde daha fazla besleyici güç var

Vücuttaki kimyasal reaksiyonların gerçekleşebilmesi için yaklaşık beş bin civarında enzime ihtiyacımız var. Bu enzimlerin bir kısmını vücudumuz kendi üretebilirken, önemli bir kısmını da dışarıdan besinlerle alıyor. Besinlere ısıl işlem uyguladığınızda -pişirdiğinizde- bu enzimlerin önemli bir bölümü tahrip oluyor. Oysa onların da sindirime yardımcı olmaları lazım. Hatta vücutta emilmeleri, bazı biyokimyasal reaksiyonlara girip görev almaları gerekiyor. Böyle baktığınızda imkan dahilinde çiğ yenebilenleri çiğ olarak tüketmek daha doğru gibi görünüyor. Filizlenmiş tohumlarda ise bu enzimlerin miktarı iyice artıyor. Dolayısıyla besleyici güçleri çoğalıyor, hazımları kolaylaşıyor. 

Soğuk odada mı sıcak odada mı uyumalı?  

Uyku en mühim ihtiyaçlarımızdan biri. Bizi sadece dinlendirmiyor, başka fonksiyonları da var. Vücudun kırığı, döküğü, arızası, atığı uykudayken düzeltiliyor.
Belleğin sağlamlaşması, bağışıklık sisteminin güçlenmesi için de yeterli ve kaliteli uyku şart. Uyku kalitesini belirleyen faktörlerden biri de oda sıcaklığı. Sıcak bir odada uyumakla, soğuk ya da serin bir odada uyumak arasında fark var.
Genel düşünce şu: Çok sıcak bir odada uyumak uykuya dalmanızı zorlaştırabiliyor. Ayrıca terlemek uyku bölünmelerine de yol açabiliyor. Uzmanlara göre uyku için ideal oda sıcaklığı 15-18 derece arası.
En uygun nem oranı ise yüzde 40-50.

Süt mü, yoğurt mu daha çok gaz yapar?

Bir bardak sütü lıkır lıkır içmenin bazıları için ciddi gaz ve şişkinlik anlamına da geldiği bilinir. Hele bir de süt sıcak sıcak içilmişse “gazdan patlamak” bile mümkündür. Bu olumsuz durumun nedeni bazı insanların süt şekeri olarak bilinen laktozun parçalanmasından sorumlu laktaz enzimini yeteri kadar üretememesidir. “Laktaz noksanlığı” bizde ve Orta Asya’da yaygın bir sorun.Neredeyse her beş kişiden birinde laktaz noksanlığı var ve bu şanssız insanlar süt içtiklerinde veya yoğurt yediklerinde gaz, şişkinlik, karın ağrısı, ishal gibi sorunlar yaşıyor. Ama yine de yoğurt süt kadar şiddetli gaz veya şişkinlik yapmıyor. Sebebi şu: Yoğurt mayalanırken faydalı mikroplar laktazı önemli ölçüde parçalıyorlar. Dolayısıyla bu kişilerin süt yerine yoğurt tüketmeleri -tabii ki doğal ev yoğurdu- daha doğru. Benim tavsiyem de erişkinlerin süt yerine süt ürünlerini yani yoğurdu, peyniri, ayranı, kefiri tercih etmeleridir. 

Yorgun düşüren ilk 10 hastalık

Yorgunluk sıradan ve sık karşılaşılan bir sorun. Basit ve önemsiz nedenleri olabildiği gibi ciddiye alınması gereken sebepleri de var.
İşte onlardan bazıları...
- Tiroid hastalıkları: Tembelliği de, aşırı çalışması da yorgunluk yapıyor.
- Kansızlık: Demir eksikliği, B12 eksikliği, folik asit eksikliğine bağlı olmaları fark etmiyor, anemilerin her biçimi yorgun düşürüyor.
- Enfeksiyonlar: İster karaciğerde (hepatit), ister böbrekte (nefrit), ister sinüslerde (sinüzit) ve isterse de akciğerlerde olsun (bronşit) fark etmiyor, enfeksiyonunun her türlüsü bedeni yorgun düşürüyor.
- Kanserler: Her türlü tümör yorar ama bazıları daha yoğun ve şiddetli yorgunluk işareti ile ortaya çıkar. Mesela lenfomalar, böbrek tümörleri, pankreas ve karaciğer kanserleri.
- Depresyon: En sık görülen yorgunluk nedenlerinden biri.
- Uyku apnesi: Özellikle kilo sorununa eşlik eden bir yorgunluk yaşıyorsanız aklınıza önce bu gelsin.
- Hipertansiyon: Kronik tansiyon düşüklüğü yaygın bir yorgunluk nedenidir.
- Böbreküstü bezi tembelliği: Gözden kaçan ama son derece tehlikeli sonuçları olabilen bir yorgunluk sebebi.
- Kalp yetmezliği: İlerleyici bir kalp yetmezliğinin ilk belirtisi de yorgunluktur.
- Böbrek ve karaciğer yetersizliği: Her ikisi de ciddi ve ilerleyici yorgunluk yapıyor.

 

 

X