"Onur Baştürk" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Onur Baştürk" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Onur Baştürk

Yeni polemiklere hazır olun

.

BAŞAK SAYAN-AZRA KOHEN

İlk patlak vermesi muhtemel polemik bu iki yazar arasında.
Çünkü Başak Sayan sosyal medyasında apaçık şöyle yazdı:
“2011’de yayınlanan Bağlanma Korkusu adlı kitabımla Azra Kohen’in 2013’te çıkmış Fi adlı kitabı neredeyse birebir aynıdır. Karakter açılımından, isimlere ve olay örgüsüne kadar... Bazen bir kitabın çok satması başka bir kitaptan etkilenmediği anlamına gelmez. Ve buradaki intihal durumunda bunu yapan ben değil, Azra Kohen’dir”.
Bu suçlamaya Azra Kohen’in mutlaka bir yanıt vermesi gerekiyor.
Çünkü ağır bir iddia.
Düşünsenize, eğer durum Başak Sayan’ın yazdığı gibiyse Fi dizisinin hakları bu durumda kime ait olacak?
Bir diğer mühim soru:
Fi dizisi yapılmamış olsaydı Başak Sayan bu “intihal” iddiasını yine de açıklar mıydı?

ŞEBNEM FERAH-ÖZLEM TEKİN

İki rock kraliçesi hakkında geçmişte yaşanmış gizli çekişmeleri müzik dünyasında herkes bilir, hep konuşur.
Son olarak bu çekişmeyi seyler.eksisozluk.com’da bir sözlük yazarı da kaleme almış. Hayli Özlem Tekin taraftarı olan bol komplo teorili yazı özetle diyor ki: Şebnem Ferah’a kapılar bir bir açıldı ama Özlem Tekin’e bir bir kapatıldı...
Peki acaba Ferah ve Tekin geçmişin tozlu sayfalarında kalmış günleri yeniden konuşur mu? Pek sanmıyorum. Olan olmuş, biten bitmiş. Kısacası bu polemik sadece kulislerde kalmaya devam eder.

Tilbe’nin olayı

Yıldız Tilbe demiş ki...
“O Ses İran olsaydı Farsça arardım...
O Ses İngiltere olsa İngilizce...
Çin’de olsa Çince...
O Ses Türkiye olduğuna göre Türkiye Türkçe’si lazım...”
Böyle düz mantıkla bakınca haklı gibi duruyor Tilbe, ama şöyle düşününce değil:
◊ Adı üstünde ses aranıyor. Ses yerine dile bu kadar vurgu yapmak manasız değil mi?
◊ Türkiye’de sadece Türkçe konuşulduğunu kim söyledi?

N’olur öpüşmeyelim

Eşe dosta, tanıdığa rastlayınca bize sadece tokalaşmak yetmiyor, malum.
İlla yanak yanağa şap şup öpüşerek o anı taçlandırmak istiyoruz.
Tokalaştıktan sonra vücut otomatik olarak karşı tarafın yanağını hedef alıyor, şöyle öne doğru eğim yapıyor.
Eğer karşı taraf öyle taş gibi yerinde duruyor ve yanağımızı hedef almıyorsa onu soğuk bulup gıcık oluyoruz.
Öpüşsen bir dert öpüşmesen ayrı dert yani.
Neyse ki hafta içi yanak yanağa öpüşmemek için geçerli bir nedenim vardı: Griptim, yaşasın!
Nitekim gribin etkisinin geçer gibi olduğu bir akşam sokağa çıkıp mekan açılışına ışınlandım. Karşılaştığım herkes tam yanağıma ateş etmek üzereyken sürekli aynı cümleyi kurdum:
“Öpüşmeyelim, gribim”.
Kimisi “Aa tamam peki” dedi, ama çoğunluk “Aman boş ver bir şey olmaz”cıydı.
Bazısı daha ben cümlemi kuramadan yanağımı turlamıştı bile.
Anlayacağınız gripken bile kaçış yok. Yanaklardaki dudak izi/istilası sürüyor.

Gribi geçiren şey: Kanepe ve Bokeh!

Griple ilgili herkesin bir kesin çözümü var.
◊ Bin tane ilaç markası söyleyen...
◊ “Şununla şunu karıştırıp iç, sabaha bomba gibisin!” diyen...
◊ “Ihlamurlu zencefil en iyisi” coşması yaşayan...
◊ “Serum bağlatalım, olsun bitsin” diyerek olayı direkt finale bağlayan...
Yok yok yani.
Çünkü bir an önce hayatının eski normal hızına dönmen gerekiyor ya.
Oysa gribi şöyle yavaş yavaş, kanepende, peş peşe film izleye izleye mırıl mırıl atlatmak en güzeli.
Ve hazırsanız beni iyileştiren filmi açıklıyorum: Bokeh.
Nedeni nasılı bir sonraki yazıda...

Kıyametten geriye kalan sadece sen ve ben

Bokeh filmi şöyle kısaca:
Birbirine çok aşık bir kadınla bir adam... Yaz ortası Amerika’dan İzlanda’ya tatile geliyorlar.
İlk günler her şey pek hoş. Doğa, şelaleler, her yerde öpüş koklaş seviş...
Lakin üçüncü gün tuhaf bir şey oluyor.
Uyandıklarında bir bakıyorlar ki Reykjavik’te kimseler yok, herkes yok olmuş!
Her sokağa girip çıkıyorlar, bakıyorlar.
Ama geçmiş olsun, bir tür kıyamet olmuş ve tüm insanlar aynı anda, nedeni belirsiz bir şekilde gitmiş/uçmuş.
Yeryüzünde bir tek bizim çift kalmış geriye!
Bu çıldırtıcı durum iki sevgili arasında farklı duygulara neden oluyor.
Gün geçtikçe kadın manada boğuluyor:
“Neden sadece biz kaldık? Tüm bunların anlamı ne? Geleceğimiz nasıl olacak?”
Adam ise tam tersini düşünüyor:
“Ne olursa yaşamaya devam etmeliyiz. Şimdi buradan akmaya başlayan nehir yarını düşünüyor mu? Anı yaşıyor. Bizim de başka çaremiz yok. Pes etmemeliyiz”.
Filmi izlerken düşündüm. İlk başlarda ben de kadın gibi o dipsiz kuyularda kaybolurdum belki, ama sonra adamın yaptığını yapardım. Peki ya siz?

X