"Onur Baştürk" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Onur Baştürk" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Onur Baştürk

N’apıcaz bu geçmişe özlem halini?

Bugünlerin en çok izlenen filmi “Arif v 216”da geçmişe dair büyük bir özlem ve saygı duruşu var ya.

“Daha” adlı filmiyle gündemde olan Onur Saylak da XOXO Dergisi’ne verdiği röportajda geçmişi övmüş:
“80’lerde Kuşadası’ndaydık. Saftık, henüz kirlenmemiştik. Küçük hayallerimiz vardı. Zıpkınla orfoz vurmak, içmek ve mümkün olduğunca okuldan uzak durmak.
O yaşlarda bile tutunduğumuz bazı kavramlar vardı: Kendimizce iyi insan olmaya çalışıyorduk. İtibar, erdem, dürüstlük gibi şeylerin hayatta tutunulması gereken şeyler olduğunu sanıyorduk. Sonra ne oldu? Sadece büyüdüm ve kirlendim...”
Aslında bu geçmişe özlem halinin her dönem var olduğunu düşünüyorum.
70’lerde yaşayanlar, “Ah nerede o 50’ler” demiş olabilirler.
Ya da 90’ların içinden geçenler bulundukları dönemden nefret edip, “70’ler en güzeliydi” diye iç geçirmemiş midir?
Şu an yapılan iç geçirmelerin en büyük farkı şu galiba:
Öyle bir hale gelindi ki bugüne dair tutunacak dal pek kalmadı.
Geçmişe özlem duygularının kabartma tozu gibi üzerimize serpilmesi bu yüzden olsa gerek...

N’apıcaz bu geçmişe özlem halini

2017’ye özlem duyan biri de böyle yazabilirdi

O zaman, diyelim ki 2050 Türkiye’sinde yaşayan biri, pekala 2017 günlerine özlem duyabilir. Ve bu özlemini Onur Saylak gibi şöyle dile getirebilir:
“2017’de saftık, henüz kirlenmemiştik. Dışarıdan büyük gibi görünen küçük dünyalarımız vardı.
Youtuber’ların kanallarındaki komik videoları seyretmek, bu videoları birbirimizle paylaşmak, Instagram fenomenlerinin dünyayı gezdiği karelerini like etmek, WhatsApp grupları oluşturup saatlerce gündem geyiği yapmak...
Kendimizce dünyayı yakalamaya çalışıyorduk. Takipçi sayısı, görüntülenme rakamları, dijital içerik gibi kavramların peşinde koşuyorduk.
Sonra ne oldu? Sadece büyüdük ve kirlendik.”

Katılsaydı DAHA şık olurdu

Onur Saylak’ın yönetmenliğini yaptığı “Daha” filminde eski eşi Tuba Büyüküstün de başrolde. Gel gör ki filmin galası yapılıyor, herkes orada, bir tek Büyüküstün yok.
Tamam, artık özel hayatları ayrı olabilir.
İkisinin de sevgilisi olabilir.
Ama bu bir film, bir çalışma, bir emek.
Büyüküstün yüksek olasılık medyanın olayı köpürtmesinden çekindi ve katılmama kararı aldı.
Oysa katılsaydı daha şık bir davranışa imza atmış olurdu.

N’apıcaz bu geçmişe özlem halini

‘Koyu Teoman’ı neden merak ettim?

Teoman “Koyu Antoloji” albümü için medyaya dağıtılan basın bültenini kendisi kaleme almış. Samimi bir şekilde şöyle diyor bültende:
“Bu albümün insanların kanlarını fıkır fıkır kaynatacak bir albüm olmayacağını belirttim çalışma arkadaşlarıma. ‘Koyu’ ismi oradan geliyor zaten.
Albümde bir sürü ‘koyu’ şey var; enstrümanların tonları, şarkıların sözleri, benim vokal tarzım, şarkıların düzenlemeleri, ritmi vs. Vokal tarzı olarak da şarkıcı değil, anlatıcı formunu tercih ettim. Genelde şarkıları normalde olduğundan çok daha pes/kalın/koyu söyledim.”
Yaptığın işi en güzel kendin anlatırsın ya.
Teoman bu yüzden doğru bir şey yapmış.
Yeni albümü, seçtiği şarkıları, bahsettiği vokal tarzını yazdıklarından sonra daha çok merak ettim.

Hediye paketi gibi bir restoran

Zorlu’daki restoranını kapatıp 2 yıl önce İstanbul’dan kaçan dünyaca ünlü şef Massimo Bottura’nın Floransa’daki Gucci Garden içinde açılan yeni restoranı Gucci Osteria’yı açıldığı gün gezip görme fırsatım oldu.
Restoran çok renkli bir hediye paketi gibi olmuş.
Hani sandalyesinde oturmaya kıyamıyorsun, öyle bir yer.
Yemekleri tatmaya fırsatım yoktu, ama zaten Gucci Garden’a gelenler Bottura’nın yerine de “bakmalık bir yer” muamelesi çekiyordu.
Ben de aynı muameleyi çekmiş oldum.
İki kare çektim, sonra bay bay...
Bu arada hem müze hem restoran hem konsept mağaza olan çok işlevli Gucci Garden’ın ana beyni tabii ki markanın kreatif direktörü Alessandro Michele’miş.
Floransa’ya yolunuz düşerse uğrayın derim.

N’apıcaz bu geçmişe özlem halini

Türbülansın keyfi olabilir mi?

“Uçuşun Bilimi” adlı kitabında Brian Clegg şöyle diyor:
“Türbülans tehlike oluşturmaz, koltuğunuza yerleşip keyfini çıkarabilirsiniz.”
Okur okumaz söylendim tabii, “Dalga mı geçiyorsun Brian’cım, ne keyfi yahu?” diyerek...
Tamam, türbülansla ilgili hemen hemen her şeyi biliyorum.
Hava sıcaklığındaki ani değişimler, iki ayrı hava akımının birbirine sürtünmesi sonucu oluşan rüzgar kesmeleri, filan da filan...
Yani olaya bilimsel olarak fazlasıyla hakimim.
Ama tüm bildiklerimi türbülansın içine girince unutuyorum kardeşim!
Koltuğumda yavaş yavaş sinmeye, önümdeki dergileri hızlı hızlı karıştırmaya, oyalanayım diye içtikçe içmeye başlıyorum.
Eskiden böyle değildi tabii. Umurum olmazdı.
Ne zaman ki birkaç şiddetli türbülans yaşadım, o günden beri en ufak sarsıntıda hop oturup hop kalkıyorum.
Ki şanslıyım hani, beş yıl önce THY’nin tesislerinde simülasyona bile katıldım.
Kokpitte ne olup bitiyor, onu da biliyorum.
Yine de işte zihne hükmetmek zor.
O sallantılar bir başladı mı, içime kaçıyorum Brian’cım!

N’apıcaz bu geçmişe özlem halini

X