"Onur Baştürk" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Onur Baştürk" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Onur Baştürk

İnsan efelenir de, sürünür de, ödül de alır, yumruk da yer; hatta ölür de!

Git, Sen Ağlama, Gülümse, Hadi Bakalım, Sultan Süleyman, Geçer, Kaybolan Yıllar, Bırak Beni, Tutuklu, İstanbul İstanbul Olalı...

Çok şarkı var hem de çok! 13-14 Temmuz tarihlerinde Harbiye Açıkhava’da gerçekleşecek “Sezen’li Yıllar” adlı 40. yıl konseri öncesi Sezen Aksu’yla, benim seçtiğim 21 şarkısı üzerinden belgesel tadında bir söyleşi yaptık. Bu şarkılı röportajın hepsi buraya sığmadı tabii. Tamamı Tempo dergisinin temmuz sayısında. Orada bile 12 sayfaya ancak sığabildi, düşünün! Şimdi hazırsanız Sezen’li Yıllar’a ışınlanma zamanı. “O şarkılar bir başkaymış” diyerek hüzünlenmenin tam sırası...

İnsan efelenir de, sürünür de, ödül de alır, yumruk da yer; hatta ölür de

Anadoluhisarı sırtlarındaki daracık yollara girip de, taksi şoförü yolun ortasında oynayan çocukları görerek hızını azalttığında artık dayanamayıp soruyor:

“Abi nereye gidiyoruz böyle?”
Oysa akıllı telefonun haritası açık.
Gidilecek konumu da yazmışım. Ama işte İstanbul yolları/kafası, gideceğimiz yeri navigasyonla bulamıyor, dolanıp duruyoruz. Sonunda taksiyi durduruyor ve sokakta oynayan küçük kıza soruyorum:
“Sezen Aksu’nun stüdyosu nerede biliyor musun?”
Stüdyonun yerini öyle güzel tarif ediyor ki cin bakışlı küçük kız,
1 dakika sonra olay yerindeyiz.
Taksiden inip zile basıyorum. Ahşap dev kapı yavaş yavaş açılıyor.
Önümde kocaman bir bahçe. Yan tarafında bir havuz. Bahçedeki köpeklerle oynayan adam, şaşkın bakışlarıma bir çare bulmak istemiş olacak ki, gülümseyerek şöyle diyor:
“Stüdyo şu tarafta.”
İlerliyor ve içeri giriyorum.
Dev bir salon. Her köşesinde öbek öbek insan. Kimi gitarını çalıyor, kimi sohbet ediyor.
Ortada bir masa tenisi... Etrafta koşturanlar... Sezen Aksu’nun ekibinden Sibel Algan görünüyor, “Sezen Hanım makyajını yapıyor, az sonra burada olur” diyerek...
Tam Sibel’le sohbete dalmışken Sezen çıkageliyor, “Suzan Kardeş şarkıcı olunca makyajımı kendim yapmaya başladım, nasıl olmuş? Bu işi biliyorum ama di mi?” deyip hınzır bir şekilde gülerek...
O gelince stüdyo hareketleniyor, gizemli bir saygı halesi oluşuyor ve dahası enerji taşıyor etrafa.

21 ŞARKILIK LİSTE...

Elimde bir şarkı listesi var. Tam 21 Sezen Aksu şarkısı ve bu şarkıların çıktığı döneme ait aldığım notlar... Aslında seçtiğim şarkılar çok daha fazlaydı. Ama tadında olsun diye azalttım.
Dönemi için en çok sembol hale gelenleri, kitleler nezdinde unutulmaz bir klasiğe dönüşenleri ve bir de nasıl ruh halleriyle ortaya çıktığını çok merak ettiklerimi listede bıraktım.
Ve işte şimdi Sezen’in karşısındayım...

İnsan efelenir de, sürünür de, ödül de alır, yumruk da yer; hatta ölür de

KAYBOLAN YILLAR

* “Hizaya sokulmaya çalışılırken bir de direniyorsan, vakitsiz büyüyorsun”

Yıl 1977... Türkiye kanlı 1 Mayıs’ın üzerine erken seçimi yaşamış, 2. MC olarak bilinen koalisyonla tanışmış, fakat çok geçmeden bu hükümet de yılın son ayında gensoruyla düşmüş, 3. Ecevit hükümeti kurulmuştu.
Siyasetin tansiyonu yüksekti, keza sokakların da...
Tüm bu karmaşanın üzerine Sezen Aksu yılın son aylarında “Serçe” albümünü çıkarmıştı.İçinde iki büyük hit barındıran bir albümdü: Kaybolan Yıllar ve Kaç Yıl Geçti Aradan. Sezen’e “Kaybolan Yıllar”ın sihrini sorduğumda ilk söylediği şu oldu:
“Kendine benzemeyeni ‘benzetmeye’ çalışan anlayış daha da hakimdi o zamanlar. Bense, erkek egemen toplumun iyice baskın olduğu o dönemler için fazla çıkıntıydım.
Her şeyim farklı geliyordu insanlara. Sokakta, okulda, hatta evde... Sürekli şarkı söyleyen, uzun takma kirpikli, ifrat tefrit, akacak yatağı henüz bulamamış taşkın besbelli artist ruhlu bir karakter...
Bunun bedelleri oldu. ‘Öteki’ oldum yani ben de... Hizaya sokulmaya çalışılırken, bir de direniyorsa, yara bere alıyor, vakitsiz büyüyor insan. Ve küçücük bedenden, üzerine büyük gelen sözler çıkıyor işte, kendisinin bile sonradan çözemediği...”

SEN AĞLAMA

* “Üçümüz arasındaki o bağı yıllar geçtikçe daha iyi anladım”


Sen Ağlama ve Geri Dön’ün yer aldığı efsane albüm, o dönemin deyişiyle kaset, 1984 yılının sonbaharında çıkmıştı.
ANAP devriydi. Darbenin acılarını yeni yeni üzerinden atmaya çalışan bir toplum vardı. Özal’la beraber tanışılan liberal, daha tüketime yönelik bir hayat söz konusuydu.
Bir yanda sadece yabancı müzik dinleyen gençler bir yanda Livaneli’ciler ve herkesi birden ortak bir şemsiyede toplama başarısını gösteren Sen Ağlama’yla Sezen Aksu. Elbette bu başarının ardında sonraki dönemlerde adı daha sık duyulacak iki isim daha vardı.

O dönemi ve o isimleri şöyle anlatıyor Sezen:
“Genel olarak o dönemde üç kişinin muazzam bir buluşması var: Onno Tunç, Aysel Gürel ve ben. İçinde bulunduğumuz hayatın farklı alanlarındaki birikimleri o dönem ortak bir ifadede buluşmuştu. Dolayısıyla çok formülize edilecek bir şey değil. Üçümüz arasında oluşan bağ ve üretim gücünü yıllar geçtikçe inan çok daha iyi anlıyorum.”
GİT

* “Şarkılarımın kadını erkeği yok ki...”
Yıl 1986. Duygu Asena’nın fırtınalar koparmış Kadının Adı Yok kitabının yayınlandığı, hatta müstehcen bulunup yasaklandığı, Atıf Yılmaz’ın ise Aah Belinda ve Asiye Nasıl Kurtulur gibi kadın temalı filmlerini peş peşe vizyona çıkardığı bir yıl.
Dahası; kadınların duygularını söylemek ve içlerini dökmekte daha cesur olmaya başladığı bir dönem... “Git”in böylesi bir ortamı yeşertip büyütmesindeki payı yüksek...
“Git, bütün ilişkilerde hâlâ tekrar tekrar yaşanmaya devam eden, herkesin onca deneyime rağmen oynamakta ısrar ettiği bir oyunu deşifre ediyordu aslında. Kuyruğu dik tutmak adına, ‘git’ derken aslında gerçek kelimenin ‘gitme’ olduğunu itiraf ettiğinden, dile dökülemeyeni dillendirmek, birilerinin diyememiş olduğunu diyebilmek iyi gelmiş olabilir herkese.
Ama bu duygunun kadını erkeği yok. Benim şarkılarımın da kadını erkeği yoktur aslında...Gerek insanlık gerek dünya hallerini gerekse aşk oyunlarını anlatan tüm şarkılarımda.”

İnsan efelenir de, sürünür de, ödül de alır, yumruk da yer; hatta ölür de

BELALIM, ŞİNANAY, GİDİYORUM ve ZOR YILLAR

* “Şinanay ve Zor Yıllar’ın birbirinden hiç ayrı düşmediğini söylemek isterim”

Bu şarkılar; Sezen Aksu ‘88 albümünden bir yıl sonra çıkan Sezen Aksu Söylüyor albümünden. 1989 ilginç bir yıl. Dünyada soğuk savaşın bittiği, Türkiye’de ise Turgut Özal’ın cumhurbaşkanı olduğu bir yıl. Aynı zamanda zamların en çok konuşulduğu dönem.

Öyle ki “Sezen Aksu Söylüyor” albümü bile o yıl ilk zamlı kaset (5 bin lira) olarak çıkmasıyla daha çok dikkat çekmişti. Bu albümde yer alan şarkıların farklı ruh hallerine sahip olduğunu düşünsem de (mesela: Şinanay ve Livaneli kardeşlere ait Zor Yıllar iki ayrı uç) hepsinin aynı potada ustaca eritilmiş bir sound bütünlüğüne sahip olduklarını söylüyorum Sezen’e. Katılmadığını söylüyor:
“Şinanay ile Zor Yıllar’ın birbirinden hiç ayrı düşmediği kanaatindeyim. Çünkü Melih Cevdet Anday’ın dizeleriyle ‘Müslümanı, Yahudisi, Urumu’ diyen eşit ve özgür bir dünyayı hayal edenlerin yılları, Zülfü Livaneli’nin dediği gibi zor geçer elbette... Yeri gelmişken Zülfü Livaneli’ye de şükranlarımı tekrarlamak isterim.”

GÜLÜMSE

* “Kürt sorunuyla ilgili farkındalığım 90’lı yıllarda ivme kazandı”


1991 yılında çıkan ve 2 milyonu aşan tirajıyla rekor kıran Gülümse albümünde yer alan şarkı, Kürt şair Kemal Burkay’ın şiirinden bestelendiği için daha bir dikkat çekici.
Sezen’e açıkça soruyorum, “Olağanüstü Hal’in hüküm sürdüğü ve Kürt sorununun günümüzdeki gibi konuşulmadığı bir ortamda bu şiiri besteleyip repertuvara koyarken çekincelerin oldu mu?” diye...
Şöyle yanıt veriyor:

“Şiir bir Kürt şairindi, beste Ermeni bir bestecinin (Arto Tunçboyacıyan), düzenleme ise Onno Tunç’un. Geçmişe dönüp bakarak insanın kendisiyle ilgili objektif bir değerlendirme yapması güçtür, ama şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Ben yaptığım şeyin cesaret gerektirip gerektirmediğini hesaplayacak vakti bulamayacak kadar bodoslama yaşamışım! Sonradan, belki dışarıdan gelen olumlu ya da olumsuz uyarılarla, genel geçere göre çıkıntı olduğum durumlar olduğunu fark etsem de bir pişmanlık, bir korku yaşamadım...

Hayat böyle bir şey zaten, slalom yaparak yaşıyoruz! Ayrıca korkarak yaşanmaz!

Kürt sorununa gelince... İnsanların kimlik meseleleri ile ilgili olgunlaşmam ve farkındalığım 90’lı yıllarda büyük bir ivme kazandı. Netleştikçe ve derinleştikçe adalet duygumun fena halde incindiğini, zedelendiğini hissettim.
Ve ne pahasına olursa olsun, çıplak gerçek ile çarpışmanın şart olduğuna inandım.”

HADİ BAKALIM

* “Şan, şöhret, güç ve para ilişkilerini çok didiklediğim bir süreçti”


Hem içinde yer aldığı albümün büyük tiraj yakalamasında büyük rol oynayan hem de Avrupa’da single olarak yayınlanma başarısı elde etmiş bir hit “Hadi Bakalım”. Ama bu albüm ve şarkının yayınlandığı dönem Sezen Aksu’nun ruh hali meğer bambaşkaymış:

“O dönem, kendimi ve tüm pozisyonumu daha keskin sorgulama sürecimin de başlamasına denk gelir. Şan, şöhret, güç, para ilişkilerini iyice didiklediğim bir süreçtir aynı zamanda... Bana çok hayrı dokunmuştur. Koskoca dünya haritası üzerinde kapladığım yeri iyice idrak ettim. Önceliklerimi belirlerken ‘değerli ile önemli’nin ayrımına vardım.”

İnsan efelenir de, sürünür de, ödül de alır, yumruk da yer; hatta ölür de

DELİ KIZIN TÜRKÜSÜ

* “O göreceli başarısızlıktan tuhaf bir tat aldım”


“Gülümse” sonrası Sezen hayranlarını farklı tarzıyla şaşırtan, olumlu/olumsuz eleştiriler alan bir albümdü Deli Kızın Türküsü. Gülten Akın şiirinden bestelenmiş, albümle aynı adı taşıyan şarkının yanı sıra Masum Değiliz ve Kalbim Ege’de Kaldı o albümün yıllarca dinlenecek parlak şarkıları oldu. Sonrasında ise Işık Doğudan Yükselir albümü geldi.

Peki bu iki albümün eleştirilmesi üzmüş müydü Sezen’i?

“Bu albümler, az evvel anlattığım özgürleşmeye başladığım yıllara denk düşer... Aslında o günlerdeki o göreceli başarısızlıktan tuhaf bir tat aldım. Göze almak, risk almak her zaman çok değerli oldu benim için...”

TUTUKLU, SARI ODALAR ve İSTANBUL İSTANBUL OLALI

* “Ne biriktirdiyseniz onu dökersiniz!”


Tutuklu, devamındaki Sarı Odalar ve 2000’li yılların başlarında çıkan İstanbul İstanbul Olalı... Hepsi de Sezen Aksu’nun o eski melankolik, acı tonu yüksek, gerçek aşkı yaşamış/özümsemiş ruh haline/dalgalanmalarına geri dönüş olarak algılandı.

“Ez cümle şunu söyleyebilirim, hiçbir şarkı hayatın bütününden soyutlanarak tek başına bir şey ifade etmez. Ne biriktirdiyseniz onu dökersiniz. Yas da bunlardan biridir; aşk da, politik bir çığlık da...
Her şey ve her şey hayata dairdir... İnsan efelenir de, sürünür de, yumruk da yer, ödül de alır, hatta en önemlisi ölür de...”

X