"Ömür Kurt" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ömür Kurt" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ömür Kurt

Bir çocuk kitabında can çekiştirerek kaplumbağa haşlamak

Türkiye’de pek çok konuda olduğu gibi çocuk kitapları konusunda da ciddi bir kirlilik var. Her önüne gelen kitap yazıyor, ama içerik ve dil konusuna yeteri kadar özen gösterilmiyor. Üstelik özgün bir eser üretmeye bile ihtiyaç hissedilmiyor, var olan kitapların içeriklerinden derleniyor “Ben de kitap yazdım, buyurun!” diye ortaya çıkılıyor. Oysaki çocuk edebiyatı bir deneme tahtası değildir. Çocukların zihnine giren her şey önemlidir. Bu, hep atlanıyor.

Önümde bir kitap var. “Pumbaranlar’a ne oldu?” adlı bu kitabın yazarı Elif Yonat Toğay. Kırmızı Kedi Çocuk Yayınları tarafından yayımlanan kitabın yayın yönetmeni Özlem Akcan. Üstelik resimleri de benim “Gri Taçlı Turna Kuşu” kitabımı da resimleyen Canan Barış çizmiş. Yazar, bu kitapta oldukça tanıdık bir konu seçmiş: İlginç hayvanlar ve ilginç bitkilerle doğanın insanlar tarafından yok edilmesi konusu. Buraya kadar her şey normal, ama sonrası…

HANGİ ADALET?

Kitapta ‘Bay Putu Pumbaran’ ile ‘Bayan Putri Pumbaran’ adında bir karı-koca var. Kitapta bu ikili şöyle özetleniyor: “Aşklarının yanı sıra, ortak zevkleri de çoktu. Örneğin birlikte avlanmayı severlerdi. Çünkü ikisi de maymun beyni ve tavşan yahnisi yemeye bayılırdı. Öyle ki, avlaya avlaya çizgili hayvan soyunu tüketmişlerdi.” Maymun beyni ve tavşan yahnisi yemeye ‘bayılan(!)’ bu çift, bir filin ayaklarına zincirler geçirip, sırtına kırbaçlar vura vura hizmetlerine alır. Onu öyle ağır işlerde çalıştırırlar ki, zavallı filin ayaklarındaki kalın zincirlerden dolayı, hayvanın ayaklarında kanlı yaralar oluşur. Hayvana öyle eziyet ederler ki, ‘ilginç hayvanlar’ ve ‘ilginç bitkiler’ dayanamaz ve bu karıkocayı cezalandırmaya karar verirler. Bu cezalandırma işi için de planlar yapılır. Kitaptaki ‘Konsey Toplanıyor’ adlı bölümde yağmur ormanlarının yağmalandığı, bu durumun hepsinin ölümüyle sonuçlanacağı vurgulanıyor. Asıl sorun da burada başlıyor. Hayvan konseyi toplanıp, insanları cezalandırmaya karar veriyor. Ancak bu cezalandırma işlemi ‘adil’ değil. Çünkü hayvanlar ve bitkiler birleşip ‘kötü insanlara’ eziyet etmeye başlıyor bu kez!

Oysaki bir konsey ne için toplanır? Adil kararlar vermek için. Kitapta ise konsey ‘kötülük edene kötülük yapmak’ için toplanmış! Yani, insanların hayvanlara yaptığı kötülüğü hayvanların insanlara yaptığı kötülükle çözmeye çalışmak için... İşte bu durum, çocuklara adaletin, kaba kuvvetle çözülmesi gerektiğini öğretir. Yani, kimse adalet aramasın, başına bir kötülük gelince o da karşısındakine iki yumruk atsın, eline sopa alsın vursun kırsın döksün? Ne gerek kaldı konseye? Peki, adalet nerede?

Bir çocuk kitabında can çekiştirerek kaplumbağa haşlamak

KAPLUMBAĞALARA CAN ÇEKİŞTİREREK YAHNİ YAPMAK

Kitaptaki ‘Kaplumbağa Yahnisi’ bölümünde kaplumbağaların can çekişerek haşlandığı şu sözlerle anlatılmış:

“Değdi ama, dedi Bay Putu Pumbaran. Şaka maka, epeyce kaplumbağa yakaladık sonunda. Hepsini attım tencereye, kaynıyorlar. Birazdan sebzeleri de ekledim mi, akşama nefis yahnimiz hazır demektir, dedi Bayan Putri Pumbaran. Görsen, tencereden çıkmak için öyle bir tepişiyorlardı ki, birbirlerini öldürecekler diye ödüm koptu. Ölü kaplumbağadan taze yahni mi olurmuş!”

Hayvanları canlı canlı kaynatmak… Üstelik ‘tencereden çıkmak için tepişmeleri’ni ifade etmek… Yazar bu cümleleri hangi psikolojiyle yazdı bilinmez ama editör de işini pek iyi yapmamış. Bir kitapta fil ile empati yaptırılırken, kaplumbağa ile neden empati yaptırılmaz? Neden?

Türkçede ‘can havli’ diye bir deyim vardır. ‘Can’ kıymetlidir. Üstelik her can kıymetlidir. “Karıncayı bile ezme!” deyimindeki ‘bile’ sözcüğüne takılan insanlar “O küçük bir hayvan diye mi ‘bile’ diyoruz! Her can kıymetlidir” diye tepki gösterirken, kaplumbağaları canlı canlı haşlamak da neyin nesi? Bugün siz bir kitapta kaplumbağaları canlı canlı haşlarsanız, ayakları kesilip de eziyet ede ede sokağa atılan köpeklerle kedilerle karşılaşmaya şaşırmayın. Geçtiğimiz yıl Sakarya’da ayakları kesilen köpeğe tüm Türkiye kahrolmuştu. Peki, o kişinin aklına ‘köpek ayağı kesmek’ fikri nasıl düştü? Bir çocuğun aklında ‘canlı canlı kaplumbağa haşlamak’ diye bir düşünce yokken, neden sokuyorsunuz bu düşünceyi onun aklına?

Geçtiğimiz hafta da Maltepe sahilinde ağaçta mahsur kalan kediyi düşürerek köpeklere parçalatan üç kişi bunu hangi psikolojiyle yaptı sizce? Bu fikir akıllarına nasıl düştü? O masum canlıyı neden başka bir hayvana öldürttüler? Ve hangi psikolojiyle onu izlediler? Bundan nasıl bir ‘zevk’ aldılar?

Bir yayında okuduğumuz, izlediğimiz her cümle bilinçaltımıza işler ve bir yazar söylediği her sözden sorumludur. Bir yazar, tüm canlıların yaşam hakkını savunmuyorsa, neden yazıyor? Hele de çocuklar için… Neden ‘canlı canlı kaplumbağa haşlayarak’ ve bunu ‘bir zevk’ ile sunmak yerine yalnızca ‘kaplumbağaların soyunun tükendiğine’ vurgu yapılmıyor?

Bir çocuk, okuduğu kitapta, izlediği çizgi filmdeki karakterlerle özdeşleşir. Eğer mazlum olan kim ise onun yanına geçer. Bilinçaltı bunu sağlar. Nadiren kötü karakter tutulur. Peki, ya bu kitapta çocuk "Kötü karakteri seviyorum" diye Bay Putu Pumbaran ve Bayan Putri Pumbaran’la özdeşleşmeyi seçiyorsa? Ayrıca ‘iyi karakterler’ olarak sunulan hayvanlar da kitabın sonuna doğru kötü kişiliklere dönüşüyor… Peki, o zaman ne yapılmalı? İnsan işin içinden çıkamıyor…

Bu kitabın 8+ olduğu söyleniyor, ama boyut ve yazı fontu 5+ gibi duruyor.

Bizim yazarlarımız çocukları gerçekten tanısaydı önceki kuşak insanlarının ‘sorumluluk çağı’ insanı, ama yeni kuşak insanlarının ‘hak çağı’ insanı olduğunu bilirlerdi. Hak odaklı nesil, her canlının yaşam hakkı olduğunu savunuyor, hayvan eti yemeyi de eleştiriyor bugün. Ve üstelik dünyada ‘ıstakozların canlı canlı haşlanması’ insanları ayağa kaldırıyor! Hatta bu konuda devlet düzeyinde yasaklamalar art arda geliyor. Kaz tüyü giysilere ‘hayvanların canlı canlı tüyleri yolunduğu için’ karşı çıkılıyor. Yazarın bu hassasiyetlere sahip olup olmadığı bilinmez. Üstelik belli ki yazdıklarıyla çocuklara ders vermeye çalışıyor, ama ‘kötülük ile verilen dersin’ çocuklara nasıl bir yararı olabilir ki?

Bir çocuk kitabında can çekiştirerek kaplumbağa haşlamak

KONSEY KARARI: İNSANLARA EZİYET

Kitapta, hayvan konseyinin kararına göre insanlara nasıl eziyet edileceği kararlaştırılıyor. Filin aklına ilginç bir fikir geliyor: “O gün, bahçede Pay Putu Pumbaran’ın donlarını yıkamış, asacakken birden aklına müthiş bir fikir geldi. Daha doğrusu, tam kırmızı donu mandallarken köşedeki cılız cimpi cimpi bitkisi ilişti gözüne. Daha önce nasıl düşünememişti. Biliyorsunuz, değil mi; dünyanın en tehlikeli, en çıldırtıcı bitkisidir cimpi cimpi. En korkunç akrepten on kat, en zehirli yılandan yirmi kat falan daha çok can yakar.” Ne adalet ama?

“En zehirli yaprakları ellerimle bir bir topladım ve büyük boynuzgagaların oymakbaşına teslim ettim.” Zehirli yaprakları toplayıp ‘kötülük’ yapmak isteyen biri ‘iyi’ bir canlı olabilir mi?

“Bulduğumuz ceset çiçeği, her iki tuhaf canavarı da (insanlardan söz ediyor) rahat rahat içine alacak büyüklükte.”

Kızıl Sakal, Pay Puti Pumbaran’ın kafasına ‘pisler’, tüfeğin içine doldurulan karabiberler gözlerini yakar. “Bay Putu Pumbaran, YANDIIMMM!!! diye bağırarak kendini yere attı.”

Sonra kırmızı ateş karıncaları, karı-koca çiftin ayaklarını sokarlar, çığlıklar havada uçuşur. Bayan Putri Pumbaran “Ayy! Dayanamıyorum Putum! Nedir bu başımıza gelenler, diye ağlıyordu.”

Sonra zehirli mango yapraklarıyla dolu suya atlarlar, daha da beter olurlar. Yazar bu anı şu sözlerle anlatır: “Kiki (fil), kıs kıs gülüyordu. Nasıl gülmesin! Müthiş bir sahneydi bu. Çünkü suya batmasıyla havaya fırlaması bir olmuştu. Ciyak ciyak bağırıyor, ama ne dediği pek anlaşılmıyordu.” Bir insana acı çektirmeye gülen, bundan zevk alan hayvanlar… Adalet duygusu kazandırılması gerekirken, can yakarak ders vermeye çalışmak… Ne de olsa ‘konsey’ kararı: Kısasa kısas! “Her neyse, işin ilginç yanı, o sıpsıska, solucan gibi kadın, kızarmış, kabarmış, kabarmış, dev bir tırtıla benzemişti.” Bu cümledeki ‘kadın’ sözcüğünü öne çıkarmak da sorunlu, tabii onu solucana benzetmek, dev bir tırtıla dönüştürmek de… Hayvanlar mı iyi, insanlar mı kötü, kim iyi, ne yanlış? Belli değil!

“Biricik karısını o halde görünce aklı çıkmıştı. Putrişimmm… Bırakmam seni!” Yanan gözlerini sızlayan ayaklarını unutup karısını kurtarmaya çalışıyordu.” “Bay Putu Pumbaran’ı alkışlamak gerekirdi. O balon balığı gibi ayaklara karşın depara kalkmıştı resmen!”

Anlamak güç! Eleştirilen bir karakter neden alkışlanır?

“Dikenli örümcek hırsını alamamış olmalıydı ki…” diye bir hayvanı hırslandırıp, hırsından bir insanı ‘sokarak’ cezalandırılan bölüm “Oh olsun!” diye tamamlanmış. Sonraki bölümde ise Bay Putu Pumbaaran için “…canı çok acıyordu artık. Gözünden yaşlar boşandı.” denilmiş. Ve tavşanların ayaklarından anahtarlık yapıldığı vurgulanmış: “Yahni yapmaları yetmezmiş gibi bir de anahtarlık! Kim bilir, hangi zavallı tavşancığın ayağıydı o…”

“Bay Putu Pumbaran, gözlerini aralayınca, burnunun dibinde bir çift kıpkırmızı göz ile çatallı bir dil gördü. Bağıramadı bile. Gözlerini kapattı ve kaderine razı oldu sessizce. Tısss! Çıngıraklı yılan, zehirli dişlerini bir anda Bay Putu Pumbaran’ın boynuna geçirmiş ve geldiği gibi yerin altına kayıp gitmişti.”

Sonra da ceset çiçeğinin içine düşerler ve eziyet sürer… “Bay Putu Pumbaran da, gözleri pörtlemiş halde ceset çiçeğini boylayıvermişti.” Sonra tuvalet kağıtları heba olur, ahşap ev paramparça olur, insanlar da arkalarına bile bakmadan oradan kaçarlar.

Bir çocuk kitabında böyle ders mi verilir? Eğer sorunlar böyle ifade edilir, çözüm için bu tarz yollar gösterilirse, bunları okuyan çocuklar da sorunlarını kaba kuvvetle çözer.

Bir çocuk kitabında can çekiştirerek kaplumbağa haşlamak

DEYİMLER BİLE YANLIŞ KULLANILMIŞ!

Kitap pek çok deyim yanlışıyla da dolu. İşte onlardan birkaçı:

Daha açılışta ana karakterlerin en sevdikleri şeyin tuvalet kâğıdı olduğu vurgulanıyor, ama bunun sebebi açıklanmıyor ve “canım ağaçları gözlerini kırpmadan patır patır kesip” diye bir cümle kuruluyor. Oysaki ‘patır patır’ kesilmez, ‘kıtır kıtır’ kesilir. Birkaç sayfa sonra da “Ağaç kesmek zor iştir, bilirsiniz. Hele de yağmur ormanındaki o koskocamaaaan ağaçları kesmek delice zordur. Köyde onlardan başka yasadışı kesim yapan kimse olmadığı için bu işte yalnızdılar. Canlarını dişlerine takıp var güçleriyle uğraşırlardı” deniyor. Oysaki ‘canını dişine takmak’ deyimi ‘iyi şeyler’ için kullanılır, ağaç kesmek gibi kötü bir iş için değil! Ayrıca “Ağaç kesmek zor iştir, bilirsiniz” cümlesi de son derece sorunlu. Çünkü burada vurgu yapılması gereken nokta, kesme işinin ‘zorluğu’ değil, ağaç kesmenin yanlış ve kötü bir şey olduğudur. “Ağaç kesmek zor” ise herkes bu zorluğu yenmek için mücadele mi etmeli yani? Cümle kurulumu açısından son derece sıkıntılı. Ağaç kesmenin ‘zorluğu’ değil, ‘zalimliği’ vurgulanmalıdır. Çocukların zihninde deyimleri anlamsızlaştırmaya kimsenin hakkı yoktur.

ÇOCUK KİTAPLARI İYİLİK İÇİN YAZILMALIDIR

‘Çocuk edebiyatı’ deyimi neden vardır? Çocuklar için olduğundan… Peki, yetişkin kafasıyla çocuklara her şey yazılabilir mi? Çocuklara ifade edilemeyecek hiçbir şey yoktur, ama doğru sözcükler seçilerek! Kimse aklına estiği gibi yazamaz, yazmamalı! Hiçbir yayınevi de kafasına göre kitap basmamalı. Çocuklara karşı incelikli olmak gerekir. Söylediğimiz bir söz karşındakinde ne etkiye sebep olur bilemeyiz bazen. Çocuk kitapları iyilik için yazılmalıdır, kötülük için değil. Her konunun sonu mutlaka iyiye, doğruya, adalete, güzelliğe ulaşmalıdır. Yaşar Kemâl’in “Çocuklar insandır” sözü aklımdan çıkmıyor.

ÇOCUKLAR FANUSTA MI BÜYÜYOR?

Hayır, elbette ki çocuklar fanusta büyümüyor, büyümemeli de. Sokakta, televizyonda, internette onları dehşete düşürecek, yanlış yönlendirecek pek çok içerikle karşılaşıyorlar zaten. Ancak bir hikâye kurgusu içinde her şeyi ‘normalleştirerek’ onlara sunmak, gördüklerini de meşrulaştırmasına sebebiyet verebilir. Zaten bu konuda da pek çok araştırma var, meraklısı açar okur.

MERAKLISI İÇİN KİTAPTAKİ İLGİNÇ CÜMLELER

“Kızıl Sakal (bir kuş), hemen önündeki lastik ağacının tepesine konup çevreyi kolaçan etti. Yardım edecek tanıdık birileri… Yok, yağmur ormanı görünmüyordu bile. Amma da uzağa uçmuştu! Hep o pembe kızböceğinin yüzündendi. Yiyememişti de… Olsun ama. Kiki’yi (fil) bulmuştu. Guruldayan midesine kulak asmadan beklemeye karar verdi. Onunla konuşacaktı. Şu nursuza görünmeden, tabii.” Yazarın ‘nursuz’ diye tabir ettiği büyük ihtimalle Bay Putu Pumbaran. Üstelik güya fil için üzülüyor, onun için empati kuruyor ama pembe kız böceği ‘önemsiz’ olmalı ki, onu başka hayvana yediriyor. Kimse burada ‘besin zincirinden’ filan söz etmeye kalkmasın, çünkü o başka bir konudur. Gerçekçilik içinde besin zinciri son derece güzel bir şekilde anlatılabilir, ama bu tarz bir öykü içinde bu şekilde anlatılamaz.

“Kızıl Sakal, ne kadar seslenirse seslensin, Kiki duymuyordu işte. Ah, tabii ya! Bay Putu Pumbaran’ın yüzündendi. Birkaç gün önce zavallımın sağ kulağına öyle bir şaklatmıştı ki… Neymiş, kapının önündeki pembe devekuşu tüyü çiçeklerini yeterince sulamamışmış. Bak bak, gaddar canavar, ne olacak!” Şu cümleleri okuyunca kimin mazlum olduğunu düşünmeden edemiyor insan! Kim mazlum? Hayvanlar ve bitkiler mi, yoksa insanlar mı?

Bir çocuk kitabında can çekiştirerek kaplumbağa haşlamak

Pumbaranlar’a Ne Oldu?, Kırmızı Kedi Çocuk, Elif Yonat Toğay, 74 sayfa, 18 TL.

X