"Oğuz Çelikkol" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Oğuz Çelikkol" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Oğuz Çelikkol

Uluslararası sistemde değişim sancıları

Başkan Trump geçen hafta 2020 Başkanlık seçimleri için adaylığına “resmiyet” kazandırdı ve seçim kampanyasını başlattı. ABD’de siyaset 2 partili bir sistem üzerine oturuyor. Trump, Cumhuriyetçi Parti’den ve karşısında Demokrat Parti’nin Başkan adayı bulunacak.

Başkan Trump’ın Cumhuriyetçi Parti’nin Başkan adayı olacağı kesin. ABD’de Başkanların ikinci dönem için adaylıklarını koymaları neredeyse “gelenekselleşmiş” bir durum. Tek dönem Başkanlık yapıp, ikinci dönem için adaylığını koymayan ABD Başkanlarının sayısı çok az. İkinci dönem için adaylığını koyan, ancak seçim yarışını kaybeden Başkanların sayısı ise daha fazla. Bu duruma örnek olarak yakın dönemde ismi ilk akla gelen Jimmy Carter.

Trump’ın karşısında kimin Demokrat Parti adayı olacağı ise daha kesin değil. Demokrat Parti içinde şimdiden çok sayıda aday var. Ancak bunlar içinde ön plana çıkan Barack Obama Yönetiminde Başkan Yardımcılığı görevinde bulunan Joe Biden. Daha önce 1973-2009 yılları arasında Delaware Eyaleti’nden senatörlük ve 2009-2017 arasında Başkan Yardımcılığı görevlerinde bulunan 76 yaşındaki Biden uluslararası alanda da tanınan bir isim.

Biden’ın Demokrat Parti’nin adaylığını alması durumunda Trump’ın 2020 Başkanlık seçimlerini kazanma şansının artacağına inanların sayısı oldukça yüksek. Dünya’da siyaset “gençleşirken” ABD’de 70 yaşının üzerinde iki adayın yarışacak olması ilginç bir durum. Başkan Trump da 73 yaşında. Başkan Trump’ın Biden’ın yaşına atıfla “benle yarışacak enerjisi yok” seklindeki ifadeleri biraz “alaycı” bir şekilde durumu ortaya koyuyor.

Başkan Trump ilk Başkanlık döneminin 2,5 yılını tamamlamış durumda ve ABD önümüzdeki 1,5 yılı seçim kampanyalarıyla geçirecek. ABD Başkanlık seçimleri Kasım 2020’de yapılacak, seçilen isim görevine 20 Ocak 2021’de başlayacak. Şu anda bakıldığında Trump’ın 2020 seçimini kazanması ve ikinci dönem Başkanlık yapması oldukça yüksek bir “olasılık” olarak görülüyor.

ABD’yi kimin yönettiği, 2020 seçimlerini kimin kazandığı bütün Dünya için önemli. Bu açıdan Dünya’nın “gözü kulağı” önümüzdeki dönemde ABD seçim kampanyası üzerinde olacak.  ABD, bugün Dünya’daki en önemli siyasi ve askeri güç; Dünya’nın her yerinde askeri üsleri ve askerleri bulunuyor. ABD aynı zamanda Dünya’daki en büyük ekonomi; Dünya dış ticaretinde büyük bir rol oynuyor. Kısacası nerden bakarsanız bakın “süper” bir güç ve küresel planda önemli bir rol oynuyor.

Ancak, ABD’nin ciddi sorunları da var. Uluslararası planda bakıldığında ABD’nin güç kaybettiği; Dünya’daki siyasi ve ekonomik üstünlüğünün, hakimiyetinin “tehlikede” olduğu izleniyor. Başkan Trump’ın 2016 seçim kampanyasını bu görüş üzerine inşa ettiği biliniyor. Trump’ın seçim kampanyasında kullandığı “Yeniden Büyük Amerika” ifadesi, ABD’yi yeniden “büyük” yapacağı vaadinin temelinde bu gerçek yatıyor.

Dünya’da bugün ABD’nin siyasi, ekonomik ve askeri üstünlüğüne “meydan okunduğu” açık ve ABD’ye rakip olarak ortaya çıkan ülkelerin sayısı artmış durumda. Çin, ABD’nin rakip olarak gördüğü ülkelerin başında geliyor. Çin’in siyasi ve askeri gücü büyüyor; Çin ekonomisinin kısa bir dönem içinde, ABD’yi geçerek Dünya’daki en büyük ekonomi durumuna geleceği tahmin ediliyor.

Başkan Trump’ın Berlin-Paris ekseni etrafında birleşen Avrupa Birliğini de ABD’nin orta ve uzun dönemli küresel hakimiyeti için bir rakip olarak gördüğü anlaşılıyor. AB, ABD karşısında ekonomik bir güç olarak ortaya çıkıyor ve bu durum Başkan Trump gibi düşünenleri rahatsız ediyor. Kısa bir süre önce AB para birimi Euro’nun Doları Dünya ekonomisindeki “tahtından” indirme aşamasında olduğunu hatırlayanlar durumu daha iyi görebiliyor.

Putin yönetimindeki Rusya’nın ABD için (ekonomik olmasa da) siyasi ve askeri bir “rakip” hatta “hasım” olduğuna inanların sayısı ABD’de oldukça çok. Rusya’nın büyük askeri gücü ve silah sanayi ABD tarafından bir tehdit olarak görülmeye devam ediliyor. Bu bakımdan Vaşington, Rusya’nın Dünya silah ticaretindeki payını küçültmek için elinden geleni yapıyor.

Bugünün Dünyası 2. Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan uluslararası sistemden çok farklı. Artık Dünya Vaşington ve Moskova etrafında bloklaşan 2 kutuplu bir Dünya değil. Bugün oluşma aşamasında olan çok kutuplu uluslararası sistemi 2. Dünya Savaşı öncesindeki çok merkezli uluslararası yapıya benzetenler çok. Vaşington’un yeni uluslararası sistemi kabulde zorlanması, dış politikada “hırçınlaşması” da küresel değişimin “sancıları” olarak görülebiliyor.

Bu durum bütün ülkeler gibi Türkiye’yi de etkiliyor. ”İki Kutuplu” bir uluslararası sistemden ilk önce “Tek Kutuplu” daha sonra da “Çok Kutuplu” bir küresel yapıya geçilmesi dış politikada değişiklikler, yeni yaklaşımlar ve “akılcı” çözümler gerektiriyor.

Soğuk Savaşın yaşandığı, Dünya’nın Vaşington ve Moskova merkezli bir sistemde yerini aldığı dönem Sovyetler Birliği’nin 1990 yılında çökmesi ve Varşova Paktı’nın dağılmasıyla sona ermiştir. Soğuk Savaşı Batı ve NATO kazanmış, Sovyetler Birliği 2. Dünya Savaşı sonrasında elde ettiği bütün “kazanımları” kaybetmiş ve dağılmıştır. Sovyetler Birliği’nin çökmesinden en fazla yararlanan ülkenin hangisi olduğu konusunda farklı görüşler bulunmaktadır.

Bununla birlikte Sovyetler Birliği’nin çökmesinden en fazla kazançlı çıkan ülkenin Almanya olduğu ortaya çıkmaktadır. Batı ve Doğu Almanya birleşmiş, Berlin tekrar “birleşen” Almanya’nın başkenti olmuş, Almanya üzerindeki Sovyetler Birliği (Rus) tehlikesi ortadan kalkmış, Nazi Almanyası’nın askeri güçle yapamadığını Almanya ekonomik gücü ile yapma yoluna girmiştir. Almanya (Fransa ile girdiği ittifak çerçevesinde) Avrupa’yı AB içinde birleştirmeyi ve hatta ekonomik bir proje olarak başlayan AB’yi Avrupa’da bir siyasi proje haline dönüştürmeyi başarma aşamasına gelmiştir.

Bir iş adamı olan ve dış politikaya da ekonomik çıkarlar açısında yaklaşan Başkan Trump ve onun gibi düşünenlerin bu durumu algıladıkları anlaşılmaktadır. Başkan Trump’ın AB karşıtı Almanya ve Avrupa politikasının, ABD’nin (Rusya kadar Almanya’ya da yönelik olduğu izlenimini veren) Doğu Avrupa ülkelerine yaklaşımının, özellikle İngiltere’de Brexit’i açıkça desteklemesinin arkasında yatan gerçek budur. 

Ancak 1990’larda Soğuk Savaşın galibinin ABD olduğu, ABD’nin uluslararası ilişkilerde tek “hakim” güç olduğu görünümü ortaya çıkmış, Dünya’da bir Amerikan Barışı’ndan (Pax Americana) bahsedilmeye başlanmıştır. Ancak bu durum çok uzun sürmemiş, Vaşington (bırakın Dünya Barışını sağlamak) Orta Doğu sorununu çözmekte bile başarılı olamamış; Vaşington’un, başta Irak ve Afganistan olmak üzere, dış politikada yaptığı büyük hataların da etkisiyle “Tek Kutuplu” Dünya görüntüsü hemen kaybolmuştur.

Bugün Dünya “Çok Kutuplu” bir sistemin yapılanması aşamasından geçmekte; Vaşington yanında Pekin, Berlin, Moskova küresel güç merkezleri olarak ortaya çıkmaktadır. Bu yapılanmanın henüz bütün unsurları ile oluşmamış olduğu, bu durumun uluslararası alanda ciddi istikrarsızlıklara, küresel sorunların çözümünde kopmalara, yerel çatışmalara ve yerel vekalet savaşlarına sebebiyet verdiği izlenmekte, tüm ülkeler politikalarının yeni uluslararası şartlara uyumunda zorluklarla karşılaşmaktadırlar.

Yeni uluslararası sistemde hangi yerel güçlerin küresel rollerini arttırabilecekleri, siyasi ve ekonomik alanda ön plana çıkabilecekleri de henüz açık değildir. G-20 içinde yer alan 19 ülke bu yönde aday olarak ortaya çıkmakta, ancak başarıları kesin görünmemektedir. Bu ülkelerin uluslararası sistemde oynayacakları rol iç istikrarı ve bütünleşmeyi sağlamalarına, ekonomik alandaki başarılarına, kısacası siyasi olarak halklarının desteğine, ekonomik olarak gerekli yapısal reformları yapabilmelerine bağlı olacaktır.

Uluslararası sistemin hızla değiştiği bir ortamda “küresel” güç ABD ile “yerel” güç İran arasındaki çatışma ve sürtüşmenin hızlı bir şekilde büyümesi, Trump Yönetimi’nin de (Bush ve Obama Yönetimlerinin Irak ve Suriye’de yaptıkları yanlışlardan sonra) dış politikada “yeni maceralara” girişip girişmeyeceği sualini devamlı olarak gündemde tutmaktadır.

Bazılarına göre Trump Yönetimi’nin (özellikle) Orta Doğu politikası hemen tamamen İsrail Başbakanı Netanyahu’nun etkisi altında oluşmaktadır. Bu çerçevede Vaşington Avrupalı “geleneksel” müttefiklerinin tavsiyelerine bile kulaklarını kapatmıştır. Avrupalı önde gelen ülkelere göre ABD’nin İran Nükleer Anlaşması’ndan ayrılması,  (Kudüs ve Filistin ile ilgili aldığı kararlardan sonra)   İsrail-Filistin çatışmasında oynadığı “arabulucu” rolünü kaybetmesi ciddi hatalardır.

Geçen hafta içinde Körfez’deki gerginlik daha da büyümüştür. Hürmüz Boğazı yakınlarında petrol tankerlerine yapılan saldırılardan sonra, İran ABD’ye ait bir İnsansız Hava Aracını (İHA) Hürmüz Boğazı’nın hemen girişinde füze ile düşürmüştür. 130 milyon dolar değerindeki gözetleme amaçlı İHA’nın düşürülmesi Vaşington’da “şok” etkisi yaparken, Körfez’de işlerin nasıl tırmanabileceğini de göstermiştir.

Gerek Vaşington’dan gerek Tahran’dan gelen “savaş istemiyoruz” ifadelerine rağmen iki taraf da gerginliği arttırıcı adımlar atmaya devam etmektedir. İHA’nın düşürülmesinden sonra Moskova bir açıklama yaparak ABD’yi “uyarmış”, ABD’nin İran’a askeri bir müdahalesinin Orta Doğu için “felaket” olacağını vurgulamıştır.

Diğer yandan İran’ın Nükleer Anlaşmaya uymayabileceğini ve (ABD dışındaki) diğer imzacı ülkelerin, Anlaşmanın işlemesi için üzerlerine düşeni yapmamaları halinde, (nükleer bomba yapma yönünde) uranyum zenginleştirme faaliyetlerini yeniden başlatacağını açıklamıştır. Bu durum Almanya ve Japonya gibi ülkelerin (ABD’nin çıkmasına ve İran’a uyguladığı ağır ekonomik yaptırımlara rağmen) Tahran’ı Nükleer Anlaşma hükümlerine uymaya “ikna” çalışmalarının başarısız kaldığını ortaya koymaktadır.

Eğer İran uranyum zenginleştirme faaliyetlerine geri dönerse Trump Yönetimi’nin (ve ABD’yi Nükleer Anlaşmadan çekilmeye ikna eden Başbakan Netanyahu’nun) İran’ın nükleer silah üretmesini engellemek için ne yapacağı sorusu büyük bir önem kazanmaktadır. Başbakan Netanyahu şimdiye kadar İran Nükleer Anlaşmasının yerine İran’a askeri bir müdahaleden yana olmuş, Başbakan Netanyahu ile Suudi Arabistan Veliaht Prensi Salman’ın İran’a karşı askeri tedbirlere başvurulması yönünde Trump Yönetimini ikna etmeye çalıştıkları yorumları basında geniş şekilde yer almıştır.

Vaşinton-Tahran ilişkilerinin hızla gerginleştiği ve askeri bir çatışma ve tırmanma tehlikesinin arttığı bir ortamda Başkan Trump’ın Milli Güvenlik Danışmanı John Bolton’un İsrail’le gitmesi ilginçtir. Böylece Bolton göreve atandığı 1,5 yıllık süre içinde İsrail’i 3 kez ziyaret etmiş olmaktadır. Bolton’un Başbakan Netanyahu’ya çok “yakın” olduğu ve Trump Yönetimi içinde İran’a karşı sertlik yanlısı grubun başını çektiği, hatta Başkan Trump ile Bolton arasında İran politikasında “görüş ayrılıklarının” ortaya çıktığına işaret edilmektedir.

Başkan Trump seçim kampanyası sırasında (İran Nükleer Anlaşması’ndan çıkacağını da belirtmekle beraber) Orta Doğu’daki savaşlara katılmayacağını, bölgedeki ABD askerlerinin sayısını azaltacağını, Irak Savaşı’nın büyük bir hata olduğunu, ABD’nin Suriye’de “işi” bulunmadığını ifade etmiştir. Trump’ın görüşlerinin hala ABD’nin Orta Doğu’ya fazla “bulaşmaması” yönünde olduğu anlaşılmaktadır. Trump’ın İran’a karşı “misillemeden” son anda vazgeçmesi bu duruma işaret etmektedir.

Halbuki Trump’a rağmen, ABD Orta Doğu’da adım adım İran’la bir askeri çatışmanın içine çekilmektedir. Trump Yönetimi (bırakın asker sayısını azaltmayı)  bölgeye yeni askerler, uçaklar ve savaş gemileri göndermek zorunda kalmıştır. Başkan Trump’ın Suriye’den çekilme yönünde aldığı karar hala uygulanmamıştır. Başkan Trump’ın kendi açıkladığı düşüncelerinin tam tersine, Vaşington’daki bazı kişi ve gruplar tarafından Orta Doğu’da yeni “maceraların” içine çekildiği, bu durumun Kongre ile Trump arasındaki dış politikadaki “anlaşmazlıkları” da arttırdığı izlenmektedir.   

X