"Oğuz Çelikkol" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Oğuz Çelikkol" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Oğuz Çelikkol

Suriye'den Keşmir'e...

Başkanı Trump’ın ABD askerlerinin Suriye’den çekileceğini açıklamasının üzerinden 2 ay kadar bir zaman geçti. Ancak ne bu çekilme başladı, ne de ABD’nin Doğu Suriye’den çekilmesinden sonra bölgenin geleceğinin ne olacağı açıklığa kavuştu. Ortaya çıkan tablo Vaşington’da kafaların oldukça karışık olduğunu ortaya koyuyor.

Bu kafa karışıklığının esas sebebini Vaşington’un birbiriyle uyuşmayan amaçlarının olmasına bağlayanlar çoğunlukta. Her şeyden önce Vaşington DEAŞ’ı Suriye’den tamamen temizlemek istiyor. ABD bu amacına hemen hemen ulaşmış gibi. Zaten 2 ay önce de Başkan Trump Suriye’den çekileceklerini açıkladığında DEAŞ’ın yenildiğini açıklamıştı. DEAŞ’ın elinde kalan bir iki köyün ve bölgenin alınmasından sonra Başkan Trump’ın DEAŞ’a karşı “zaferin” sağlandığını tekrar açıklaması da bekleniyor.

Ama Vaşington’un bir yandan NATO müttefiki Türkiye’yi “tatmin etmek” istemesi, öte yandan hala kısa bir süre önceye kadar “yerel ortağı” olarak nitelendirdiği PYD/YPG’yi korumak istemesi çok çelişkili bir durumu ortaya çıkartıyor. Vaşington’un bir yandan Türkiye’nin “güvenlik endişelerini” anladığını ve Ankara’ya hak verdiğini açıklarken, diğer yandan PYD/YPG’ye verdiği desteği devam ettirmeye çalışması, kendi çekildikten sonra da PYD/YPG’yi bir şekilde koruyacak bir yapıyı arkasında bırakmak istemesi Vaşington açısından Suriye’de ciddi bir çelişkiyi ortaya koyuyor.

Vaşington’da herhalde PYD/YPG’nin NATO müttefiki Türkiye’yi hedef alan terör örgütü PKK’nin Suriye’deki uzantısı olduğunu bilmeyen hiç bir yetkili yok. ABD’nin DEAŞ’la mücadele ederken başka bir terör örgütüyle işbirliği yapması kendi başına ciddi bir sorun. Şimdi DEAŞ Suriye sahnesinde önemli bir oyuncu olmaktan çıkarken, Vaşington’un hala PYD/YPG’yi koruma “içgüdüsüyle” hareket etmesi ise Türkiye ile ABD’nin Suriye’de işbirliğinin önünde duran en büyük engel.

Vaşington’un bugüne kadar Türkiye’ye verdiği sözleri tutmaması iki ülke arasındaki “güven” bunalımının bitmesini de engelliyor. Aradan bir sene kadar bir süre geçmesine rağmen Münbiç Mutabakatı hala uygulamaya geçirilmiş değil. PYD/YPG’nin Münbiç’teki varlığı devam ediyor. ABD’nin Türkiye’ye verdiği DEAŞ yenildikten sonra PYD/YPG’ye sağladığı ağır silahları geri alma sözünü yerine getirip getirmeyeceği de açık değil.

Diğer yandan, Vaşington’un artık Türkiye’nin Suriye’de, hemen sınırının güneyinde Suriye’nin toprak bütünlüğünü ve siyasi birliğini yıkmaya yönelik bir “oluşuma” (hiçbir şart altında) izin vermeyeceğini anladığı da açıkça görülüyor. Vaşington’un (veya daha doğrusu Vaşington’da kimlerin) Suriye’de PYD/YPG öncülüğünde bir yapılanmayı (bir Kürt devleti) kurmayı amaçladığı bugün için bile çok açık değil. Ama bütün işaretler (en azından) ABD’nin eski DEAŞ’la Mücadele Özel Temsilcisi Brett McGurk gibi bazı yetkililerin böyle bir planı uygulamak istediklerini (arzu ettiklerini) gösteriyor.

ABD’nin çekilme kararıyla birlikte yeniden gündeme getirdiği “Güvenli Bölge” fikri de aradan geçen 2 aya rağmen açıklık kazanmış değil. Geçmişte ABD’nin Türkiye-Suriye sınırı boyunca “Gözlem Noktaları” gibi fikirleri Türkiye’nin “güvenlik ihtiyaçlarını” karşılamak amacıyla ortaya attığını açıkladığını, ancak bu fikirlerin arkasındaki esas amacın PYD/YPG’yi Türkiye’den korumak olduğunu hatırlayanların başından itibaren Vaşington’dan gelen önerilere zaten bir ölçüde şüpheyle yaklaştıkları açık. “Güvenli Bölge” fikrinin de Ankara ve Vaşington’da benzer şekilde anlaşılıp anlaşılmadığı henüz tam görülemiyor.

Türkiye “Güvenli Bölgenin” kendi kontrolünde olmasında ısrarlı davranıyor. Ankara için önemli olan Fırat Nehri’nden Irak sınırına kadar uzanacak 32-40 kilometre derinliğindeki bu “Güvenli Bölgenin” Türkiye’nin güvenlik ihtiyaçlarını karşılaması. Vaşington ise ABD askerlerinin çekilmesinden sonra Doğu Suriye’de uluslararası bir güç bırakma fikri üzerinde çalışıyor gibi görülüyor. Hatta Başkan Trump bunun bir NATO gücü olabileceğine de değindi ve ABD’nin de Suriye’de bir miktar asker bırakarak (200 ila 400 asker olacağı anlaşılıyor) bu uluslararası güç içinde temsil edilebileceğini belirtti.

Türkiye ile ABD arasında en üst düzeyde devam eden bir diyalog var. İki ülke Dışişleri ve Savunma Bakanları da sıklıkla görüşüyor ve Suriye konusunu ele alıyorlar. Türkiye Savunma Bakanı ve Genel Kurmay Başkanı daha geçen hafta Vaşington’daydı ve ABD’li karşıtlarıyla görüştüler. Bu diyalog ve temaslar önemli ve devam etmesi gerekiyor. Ankara için Vaşington’un Türkiye’nin Doğu Suriye’deki güvenlik ihtiyaçlarının karşılanması noktasına getirilmesi kadar, ABD’nin Suriye’den çekilmesinin düzenli ve Türkiye ile işbirliği içinde yapılasının sağlanması da önemli.

Türkiye ve ABD ilişkileri iki ülke için de önemli. Suriye’de işbirliğinin yeniden sağlanması kadar ilişkilerin diğer alanlarda da genişletilmesi gerekiyor. İki ülke Devlet Başkanları arasında yapılan son telefon görüşmesinde ticaret hacminin 75 milyar dolara çıkartılmasının telaffuz edilmesi, ekonomik ilişkiler alanında yeni fikirlerin ortaya çıkartılmasını gerektiriyor. Türkiye ile ABD arasındaki ticaret hacmi halen 20 milyar dolar civarında. Türkiye ile ABD’nin Serbest Ticaret Anlaşması imzalayabilmeleri halinde iki ülke arasındaki ekonomik ilişkilerde yeni bazı ufuklar açılması imkanı doğabileceği görülüyor.

Geçen hafta Pakistan-Hindistan ilişkilerindeki hızlı tırmanma, Türk kamuoyunun fazla dikkatini çekmese de önemliydi. Hindistan yönetimi altındaki Keşmir’de meydana gelen terörist bir saldırıda 60’ın üstünde askerin hayatını kaybetmesinden Pakistan’ı sorumlu tuttu ve iki ülke arasındaki ilişkiler (tekrar) hızlı bir şekilde bozuldu.

Keşmir, Hindistan ve Pakistan’ın bağımsızlıklarını kazandıkları 1947 yılından bu yana devam eden zor bir sorun. Keşmir bugün Pakistan, Hindistan ve Çin arasında bölünmüş bir durumda. Keşmir 340 km2’ye yaklaşan çok dağlık (Himalaya Dağları) ve güzel vadilerden oluşan bir büyük bir bölgeyi kapsıyor. Keşmir’in % 45’ı Hindistan, % 35’ı Pakistan ve % 20 kadarı da Çin’in yönetimi altında. Keşmir nüfusunun önemli bir bölümü (12,5 milyon) Hindistan, 6 milyona yakını ise Pakistan, çok ufak bir bölümü ise Çin yönetimi altındaki bölgelerde yaşıyor.

Hindistan ile Pakistan, Keşmir sorunu nedeniyle bugüne kadar 3 kere (1947, 1965 ve 1999 yıllarında) savaşmışlar. Pakistan ile Hindistan arasında Keşmir’deki ateşkes hattında küçük çaplı çatışmalar olağan. Pakistan ile Hindistan’ın Doğu Pakistan’ın Pakistan’dan koparak Bangladeş adıyla bağımsızlık kazandığı 1971 yılında da savaştıkları, Hindistan’ın Bangladeş’in Pakistan’dan ayrılarak bağımsızlık kazanma mücadelesini aktif bir şekilde desteklediği de biliniyor.

1947 yılında Keşmir nüfusunun  %80’e yakınının Müslüman, %20 kadarının ise Hindu olduğu, buna rağmen Hindistan’ın tarihi sebeplerle Keşmir’in tümü üzerinde hat iddia ettiği hatırlarda. Bugün de Hindistan Keşmir’in tümü üzerinde hak iddia ediyor ve ülkenin Kuzeydoğusunun Pakistan “işgalinde” olduğunu savunuyor. Pakistan ise Keşmir’in önemli bir bölümünün (Jammu Keşmir) Hindistan işgali altında olduğunu, Keşmir’in tümünün Pakistan’a katılması gerektiğini, Keşmir halkının tüm Keşmir’de yapılacak bir referandumla kendi kaderini tayin etmesinin sağlanmasının en doğru yol olacağını savunuyor.

1947 yılında Keşmir sorununun çıkmasına neden olan durum ise Keşmir’in nüfusunun büyük bölümünün Müslüman olmasına rağmen, (İngiliz idaresi altında) Keşmir’in Hindu bir “maharaja” tarafından yönetilmesi. İngilizler Güneydoğu Asya’daki yönetimlerine son verirken (Hindistan ve Pakistan bağımsızlığını kazanırken) Keşmir’in nüfusu ve yönetimi arasında çıkan çatışmanın sonuçta ülkenin Pakistan ile Hindistan arasında bölünmesi. Çin’in Keşmir sorununa katılmasının nedeni ise 1965 yılında Hindistan ile Çin arasında çıkan savaşta (Himalayalar nedeniyle çok dağlık olan bölgenin bir bölümünün-Aksai Çin) Çin tarafından işgal etmesi ve Keşmir’in bu bölümünün Çin yönetimi altında kalması.

Keşmir bugün de Hindistan ve Pakistan arasında önemli bir sorun ve iki komşu ülkenin ilişkilerini olumsuz bir şekilde etkiliyor. Hindistan Keşmir’deki (Hindistan yönetimine karşı) direnişin arkasında Pakistan’ın olduğunu ileri sürüyor ve Keşmir’deki saldırılardan İslamabad’ı sorumlu tutuyor.  Esasen bakıldığında Yeni Delhi’nin Hindistan’da meydana gelen terörist saldırıların önemli bir bölümünün arkasında İslamabad’ın olduğunu düşündüğü görülüyor. Hindistan’ın Mumbai şehrinde son yıllarda meydana gelen otel saldırılarında çok sayıda kişinin hayatını kaybettiği hatırlanıyor.

Hindistan’la Pakistan arasında (yine Keşmir sorunu temelinde) meydana gelen ve hızla tırmanan yeni gerginlik Güney Asya bölgesi kadar tüm Dünya’nın da endişeyle takip ettiği bir gelişme. Bunun temel sebebi Hindistan ile Pakistan’ın nükleer güç olmaları ve iki ülke arasındaki yeni bir savaşın nükleer bir tırmanmaya dönüşmesi tehlikesi. Bugün Dünya’da nükleer silahlara sahip 9 ülke bulunuyor ve bu ülkelerden ikisi Hindistan ve Pakistan. Hindistan ve Pakistan’ın nükleer silah programlarını 1970’li yılların başında başlattıkları ve 1990’lı yıllardan itibaren nükleer silah ürettikleri ve denedikleri biliniyor.

1968 yılında imzalanan ve yeterli üye sayısına erişmesiyle 1970 yılında yürürlüğe giren Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması 5 ülkeyi (ABD, Rusya, İngiltere, Fransa ve Çin) nükleer askeri güç olarak tanıyor. Yani bu 5 ülkenin nükleer silahlara sahip olması uluslararası hukuka uygun sayılıyor. İkinci Dünya Savaşı’ndan çok daha sonra nükleer silah üreten 3 ülkenin (İsrail, Hindistan ve Pakistan) ise uluslararası toplumdan hemen hemen hiçbir tepki görmedikleri ve bu 3 ülkenin de uluslararası toplum tarafından “nükleer güç” olarak kabul edildikleri izleniyor. Ancak nükleer silah üreten diğer bir ülkeye (Kuzey Kore) yönelik uluslararası tepki yoğun ve Kuzey Kore nükleer programı sebebiyle yoğun bir baskı ve Birleşmiş Milletler tarafından uygulanan ekonomik ve siyasi yaptırımlarla karşı karşıya bulunuyor.

Kendisi resmen kabul etmese de Dünya, İran’ın nükleer programının askeri bir yönü olduğunu ve Tahran’ın da nükleer silah üretmeye çalıştığını biliyor. Esasen İran Nükleer Anlaşması’nın 3 sene kadar önce imzalanmasının sebebi de İran’ın nükleer programını sınırlamak ve İran’ın nükleer silah üretmesini engellemek. İran da nükleer programı sebebiyle yoğun uluslararası bir baskı ile karşı karşıya, bu baskı Trump Yönetimi’nin ABD’yi İran Nükleer Anlaşmasından çekmesinden sonra daha da artmış bir durumda.

Nükleer silah üretmelerine ve Nükleer güç haline gelmelerine rağmen Hindistan ve Pakistan üzerinde uluslararası bir baskı ortaya çıkmamasının sebepleri bu iki ülkenin Dünya politikasında ve uluslararası sistemde oynadıkları önemli rolle açıklanıyor.

Dünya’da en fazla nüfusa sahip 2. büyük ülke olan Hindistan’ın güçlenmesi ve küresel bir güç olma yolunda gitmesi Çin’in gücünün dengelenmesini isteyen Batı tarafından destekleniyor. ABD ve Batı ülkeleri Hindistan’ı Çin’e karşı bir denge unsuru olarak görüyor ve destekliyorlar. Hindistan’ın bölgesel “rakibi” Pakistan’ın ise Çin’le özel ilişkileri ve “yakınlığı” bulunuyor. Çin’in İslamabad’ı Hindistan’a karşı desteklediği biliniyor. Pakistan, Afganistan sorununda ve El Kaide ile mücadelede oynadığı önemli rol nedeniyle ABD bakımından da önemli bir ülke.

Keşmir sorunu 1947 yılından bu yana çözümlenemiyor ve Yeni Delhi ile İslamabad arasındaki ilişkileri zaman zaman gerginleştiriyor. Bu çerçevede nükleer güç olan Hindistan’la Pakistan’ın yeniden savaşması ihtimali Dünya’yı ciddi şekilde endişelendiriyor. Hindistan-Pakistan arasındaki denge bugün Dünya’da (ABD-Çin-Rusya ve AB arasındaki) daha büyük bir mücadelenin önemli bir parçası haline gelmiş bulunuyor. 

X