"Oğuz Çelikkol" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Oğuz Çelikkol" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Oğuz Çelikkol

Sonuç ne?

Londra NATO Zirvesi bitti, Zirveye katılan liderler ülkelerine geri döndüler. Zirveden çıkan en önemli sonuç bence NATO’nun öneminin ve Avrupa’nın savunması için NATO’ya olan ihtiyacının devam ettiğinin vurgulanması oldu.

Bu çerçevede, yönetim düzeyinde geleneksel NATO karşıtlığı bilinen Fransa Londra’da açıkça yalnız kaldı. NATO’ya karşı 1960 ortalarındaki De Gaul yaklaşımını sürdüren ve NATO’nun “beyin ölümünün gerçekleştiğini” belirten Cumhurbaşkanı Macron’u Londra’da destekleyen hiç kimse çıkmadı.

Cumhurbaşkanı Macron NATO-Türkiye ilişkileri konusundaki yaklaşımında da yalnız kalmış görünüyor. Türkiye’nin önemli bir NATO üyesi olduğu ve Türkiyesiz bir NATO’nun ciddi ölçüde zayıflayacağı yönündeki görüşün, Fransa dışında, tüm NATO üyesi ülkeler tarafından paylaşıldığı izleniyor.

Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un NATO ve Türkiye karşıtı ifadelerine yanıtların ilk başta Almanya’dan, Başbakan Merkel’den gelmesi tabii ki çok ilginç. Merkel’in güçlü bir NATO’dan ve ABD’nin Avrupa’daki varlığının devamından yana olduğu çok açık. Başbakan Merkel’in NATO’nun Türkiye ile daha güçlü olduğunu gördüğü de ortada.

NATO Zirvesi öncesi Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un ABD Başkanı Trump ile gerçekleştirdiği görüşme sonrasında yapılan basın toplantısı da ilginç görüntüleri ortaya çıkarttı. Macron’un NATO ve Türkiye karşıtı ifadelerine cevaplar Başkan Trump’dan geldi. Esasen Başkan Trump tüm Zirve sırasında basına yaptığı açıklamalarda Türkiye’ye karşı yumuşak ve olumlu sayılabilecek tutumunu sürdürdü.

NATO’nun önemi Londra Zirvesi sonrasında yayınlanan ortak bildiriye de yansıdı. Kısa ortak bildiriye bakıldığında görünen NATO’nun artık Rusya yanında Çin’i de bir tehdit olarak önemsediği ve önümüzdeki yıllarda Pekin konusunun da NATO için öncelikli olacağı. Bu esasında Vaşington’un istediği bir husus. ABD’nin, özellikle Trump Yönetiminin Rusya’dan çok Çin tehdidini ön plana çıkarttığı biliniyor.

Birçok Avrupa ülkesi için ise Rusya hala en önemli tehdit. Almanya, Baltık ülkeleri, Polonya dahil eski Doğu Avrupa ülkeleri güvenlikleri için esas tehdidin daha çok doğudan (Rusya’dan) geldiğini düşünüyor. Bu çerçevede Türkiye’nin Polonya ve Baltık ülkeleri askeri tehdit planları üzerindeki çekincesini kaldırdığı yönündeki haberlerin, Brüksel’deki NATO yönetimi yanında, bu ülkelerde de memnuniyetle karşılandığı görülüyor.

NATO üyesi ülkelerin uluslararası terörizmle, terör örgütlerle mücadelesine verilen desteğin ve bu alandaki güvenlik ihtiyaçlarının Londra Zirvesi sonunda yayınlanan bildiriye girmesinin Ankara tarafından istenildiği ve yeterli görüldüğü anlaşılıyor. Esasen birçok NATO üyesi ülke için büyük bir tehdit uluslararası terörizmden kaynaklanıyor ve NATO’nun bu durumu tespit etmesi olumlu yönde atılmış bir adım.

Türkiye için NATO Zirvesi kadar, bu zirve marjında yapılan ikili ve çok taraflı temasların da önem taşıdığı izleniyor. Bu temaslar içinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ABD Başkanı Trump ile yaptığı görüşme de bulunuyor. Türkiye-ABD ilişkilerinde birçok sorun yaşanıyor. Suriye’de karşılaşılan sorunlar, Vaşington’un PYD/YPG terör örgütüne verdiği destek, S-400/F-35 krizi gibi konuların Erdoğan-Trump görüşmesinin gündeminde olduğu biliniyor. F-35 savaş uçakları krizinin çözülmesi gerekiyor ve bu krizin büyümesi Türkiye-ABD ilişkilerinde daha büyük kalıcı yaraların açılması potansiyelini taşıyor.

NATO Londra Zirvesi marjında gerçekleştirilen Türkiye, Almanya, Fransa ve İngiltere 4’lü Zirvesi önem taşıyor. Türkiye’nin Suriye’de Barış Pınarı Operasyonunu başlattığı sırada Almanya ve Fransa’nın İngiltere aracılığıyla Türkiye’ye böyle bir zirvenin düzenlenmesi arzusunu ilettikleri; Ankara’nın ilk yanıtının ise bu zirvenin Urfa ve Gaziantep gibi Türkiye’nin Suriye’ye yakın bir şehrinde yapılabileceği olduğu hatırlarda.

Londra’da gerçekleştirilen 4’lü Zirvenin Türkiye’ye Suriye politikasını, Suriye’den algıladığı tehditleri (Fransa dahil) 3 önemli NATO müttefikine en üst düzeyde anlatmak için iyi bir fırsat yarattığı ortada. 4’lü Zirvenin ikincisinin yine aynı formatta Şubat ayında bu kez İstanbul’da yapılacağının açıklanması toplantıya katılan 4 liderin görüşmelerden memnun olduğuna işaret ediyor.

Türkiye açısından Londra’da NATO Zirvesi marjında yapılan ikili toplantılardan bir önemlisinin de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Yunanistan Başbakanı Mitsotakis ile görüşmesi olduğunu düşünüyorum. Bu toplantıyı önemli yapan husus Londra Zirvesi’nden hemen önce Türkiye’nin Libya ile imzaladığı 2 Anlaşma ve bu Anlaşmaların Atina’da yarattığı “kızgınlık”.

Türkiye’nin Libya ile imzaladığı Güvenlik ve Askeri İşbirliği ile Deniz Yetki Alanlarını Sınırlayan Anlaşmalar Ankara ile Trablus arasındaki ilişkilerin daha da yakınlaştığına işaret etmektedir. Türkiye’nin Libya’da Trablus’taki uluslararası meşru hükümeti desteklediği ve bu hükümetin düşmemesi (Libya iç savaşını kaybetmemesi) için çalıştığı zaten bilinmektedir.

Türkiye-Libya Deniz Yetki Alanlarını Sınırlama Anlaşması Doğu Akdeniz’deki dengeleri değiştirecek bir nitelik taşımaktadır. Bu Anlaşma ile Türkiye ile Libya aralarındaki deniz sınırı çizilmekte, böylece Libya Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de kendisine ait olduğunu düşündüğü deniz alanını (münhasır ekonomik bölge ve kıta sahanlığını) kabul etmektedir.

Bu Yunanistan için önemli bir darbe anlamına gelmektedir. Çünkü Yunanistan, önemli bir bölümü Türkiye tarafından kendi deniz bölgesi sayılan alanlarla üst üste örtüşen, deniz yetki sınırları iddiasında bulunmaktadır. Libya’nın şimdi Türkiye’nin yanında yer alması ve Türkiye ile Libya arasında deniz sınırını çizen bir Anlaşmanın imzalanması bu nedenle Atina’da ciddi bir “tedirginlik” yaratmıştır.

Basında Yunanistan’ın Libya’nın Atina Büyükelçisinden ilk önce Anlaşma ile ilgili bilgi istediği ve daha sonra Büyükelçiyi “istenmeyen kişi” ilan ettiği bildirilmektedir. Yunanistan’ın tepkisini bu şekilde ortaya koyması Atina’nın zaman zaman ne ölçülerde aşırılıklara kaçabileceğinin iyi bir örneğidir. Halbuki Yunanistan’ın kendisi bir süreden beri Doğu Akdeniz’de, Türkiye’nin görüşlerini tamamen yok sayarak (Türkiye’yi karşısına alarak) ve Kıbrıs Rum Kesimi ile birlikte diğer bölge ülkeleri Mısır ve İsrail’i kullanarak, çeşitli oyunların peşine düşmüştür.

İşte Atina tarafından bir süreden beri atılan bu yanlış adımlar Doğu Akdeniz’de suları zaten ısıtmıştır. Yunanistan’ın, 1970’lerde Ege Denizi’nde yaptığı gibi, şimdi “Dünya’yı ayağa kaldırmak istemesi” Atina’nın Doğu Akdeniz’de de yine yanlış bir yolda olduğunu ortaya koymaktadır. Yunanistan, bir süreden beri (Kıbrıs Rum Kesimi gibi) Mısır’la Doğu Akdeniz’i bölüşen bir mutabakata varmaya çalışmakta, Mısır-Yunanistan görüşmelerinin uzun bir süreden beri devam etmesine karşı, Kahire şimdiye kadar buna yanaşmamış görünmektedir.

Atina, Türkiye-Libya Anlaşmalarının imzalandığının açıklanmasından hemen sonra Dışişleri Bakanı’nı Kahire’ye göndermiş, muhtemelen Yunanistan-Mısır Deniz Yetki Alanları Anlaşmasının imzalanması için Kahire üzerindeki baskısını arttırmıştır. Kahire’nin kendi aleyhine olacağını bilmesine rağmen Yunanistan ile Doğu Akdeniz’i paylaşan bir anlaşma imzalayıp imzalamayacağı şu aşamada açık değildir. Türkiye için böyle bir anlaşma uluslararası hukukun ciddi bir ihlali olacaktır.

Yunanistan-Mısır Anlaşmasının imzalanması halinde, Kahire’nin Doğu Akdeniz’de kendisi aleyhine Yunanistan’a denizalanı vereceğine de işaret edilmektedir. Türkiye de Mısır’a Doğu Akdeniz’de deniz yetki alanlarını sınırlayan ikili bir

anlaşma yapma önerisini 2000’lı yılların başından götürmüştür. Esasen Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanlarını, Kıbrıs Rum Kesimi dışında, Doğu Akdeniz’e kıyıdaş bütün ülkelerle görüşmeye hazır olduğu yönündeki Türkiye pozisyonunda başlangıçtan bu yana bir değişme olmamıştır.

Yunanistan’ın yapmak istediği bütün baskıya rağmen Libya tutumunu değiştirmemiş, Deniz Yetki Alanları Sınırlandırma Anlaşması hem Türkiye hem de Libya Meclis’leri tarafından onaylanmış ve yürürlüğe girmiştir. Şimdi bu Anlaşma iki tarafça, uluslararası kurallar gereği, Birleşmiş Milletlere kaydettirilecek ve uluslararası bir statü kazanacaktır.

Türkiye ve Yunanistan’ın Doğu Akdeniz’de deniz yetki alanlarını sınırlamada karşılaştıkları sorun, iki ülke arasında Ege Denizi’ndeki mevcut sorunların bu kez Akdeniz’e uzaması olarak ortaya çıkmaktadır. Yunanistan, Ege Denizi’nde yaptığı gibi Akdeniz’de de adaların deniz yetki alanları olduğu iddiasında bulunmaktadır. Türkiye ise Ege gibi Akdeniz’in de “yarı kapalı bir deniz” olduğu görüşünden hareket etmekte ve Akdeniz’de de adaların deniz yetki alanlarının sadece karasuları ile sınırlı olduğunu, açık denizlerdeki deniz yetki alanlarının ise kıtaya, kıta devletine ait olduğunu savunmaktadır.

Yunanistan’ın Dünya’yı ikna gayretlerinin tam aksine “yarı kapalı denizler” konusundaki Türkiye tutumu uluslararası hukuka uygun olup, deniz hukuku bu yönde gelişmektedir. Kaldı ki Yunanistan’ın taraf ve Türkiye’nin ise taraf olmadığı Uluslararası Deniz Hukuku Sözleşmesi de, sözleşmedeki tüm hakların “hakkaniyet” sınırları içinde kullanılması kuralını getirmiştir.

Yunanistan’ın Doğu Akdeniz’in büyük bir bölümüne, küçücük (7,3 km2) üzerinde sadece 492 kişinin zorlukla yaşatılmaya çalışıldığı, Meis adasını gerekçe göstererek sahip çıkmaya çalışmasının hiçbir “haklı” ve “iyi niyetli” tarafı olmadığı çok açıktır. Yunanistan haksız bir şekilde, aynen Ege’de yapmayı istediği şekilde, şimdi Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi kendi karasularına sıkıştırmaya çalışmakta, kıtaya (Türkiye’ye) ait olması gereken deniz yetki alanlarına küçük (hatta aidiyeti bile tartışmalı) adaları ve adacıkları gerekçe göstererek sahip çıkmaya gayret göstermektedir.

Ege Denizi’nde Türkiye ile Yunanistan birbirleriyle bağlantılı birçok sorunla karşı karşıyadır. Hem Türkiye hem Yunanistan Ege’de ve Akdeniz’de uluslararası hukukun kendisinden yana olduğu görüşündedir. Ege Denizi’nde bugün birbirleriyle bağlantılı bütün sorunları bir bütün halinde, Türkiye ile Yunanistan’ın

üzerinde anlaşacağı bir müracaat metniyle, Uluslararası Adalet Divanına götürmeye karşı olan taraf ise Yunanistan’dır.

Türkiye ile Yunanistan arasında Ege Denizi’ndeki sorunları çözmek için devam eden “istikşafi görüşmeler” de sonuç vermeden çok uzun bir zamandan beri devam etmiştir. Yunanistan bir süreden beri, petrol ve doğal gaz bulunduğu haberlerinin de etkisinde kalarak, Ege’deki uzlaşmaz ve haksız, iyi niyetten uzak tutumunu şimdi Doğu Akdeniz’e kaydırmış bulunmaktadır.

Konunun bir de Kıbrıs adasını ilgilendiren ve Kıbrıs Rum Kesimi’nin Kıbrıs Türk Toplumunun haklarını dikkate almadan giriştiği eylem ve tutumları içeren bir yönü bulunmaktadır. Atina’nın Doğu Akdeniz’de Kıbrıs Rum Kesimi ile işbirliği içinde Türkiye’yi kendi karasularına ve Antalya Körfezinin açıklarına sıkıştırma politikası izlemesi bir süreden beri bu bölgede hızlı bir şekilde tırmanma tehlikesi gösteren ciddi sorunlara neden olmaktadır.

Türkiye’nin Ege’de olduğu gibi Doğu Akdeniz’de de kendi haklarını savunacağı açıktır. Libya ile yapılan son Anlaşma bunun sadece son bir örneğidir. Türkiye Doğu Akdeniz’de kendi hakları yanında Kıbrıs Türk Toplumunun haklarını da korumada kararlı olduğunu birçok kez açıklamış, bunun gereklerini yapmaya başlamıştır. Atina’nın kısa bir süre içinde, Ege Denizi’nde olduğu gibi, Doğu Akdeniz’de de esas muhatabının Türkiye olduğunu görmesi ve sorunu Türkiye ile görüşerek çözmesi gerektiğini anlaması bütün bölgenin yararına olacaktır.

Yunanistan’ın bölge ülkeleri kadar Avrupa Birliğini de işin içine çekme gayretleri konunun daha zor ve karmaşık bir hale gelmesine neden olmaktadır. Çıkış yolu Doğu Akdeniz sorunlarının Türkiye ve Yunanistan ile Kıbrıs Türkleri ve Kıbrıs Rumları arasında görüşülmesi ve çözümün bu şekilde bulunmasıdır. AB’nin de Yunanistan ve Kıbrıs Rumlarını daha fazla uzlaşmaz bir tutuma sevk etmekten vazgeçmesi ve Türk tarafı ile görüşmeye yönlendirmesi gerekmektedir.

Londra’da yapılan Zirveden sonra ülkelerine dönen NATO üyesi ülke liderlerden bazıları ülkelerinin karşılaştığı ciddi sorunlarla yüzleşmek durumunda kalmışlardır. Cumhurbaşkanı Macron Fransa’da şiddetlenen sokak gösterileriyle uğraşmak durumunda kalırken, Londra Zirvesinin ev sahibi Başbakan Johnson 12 Aralıkta bütün Avrupa’nın geleceğini etkileyecek bir seçimle karşı karşıyadır. Başkan Trump ise 2020 seçimlerinin çok zor ve çekişmeli geçeceğinin bir işareti olan azil süreciyle uğraşmaktadır.

X