Soçi zirvesi, Varşova toplantısı

Geçen hafta Orta Doğu’yla ilgili iki önemli toplantı yapıldı. Bir anlamda esasen birbirine rakip olarak bile değerlendirilebilecek bu toplantıların zamanlamaları da ilginçti. Soçi Zirvesi 14 Şubat günü toplantı, Trump Yönetiminin öncülüğünde yapılan Varşova Toplantısı ise 13-14 Şubat günleri gerçekleştirildi.

Haberin Devamı

Soçi’de yapılan Zirve’de Astana Süreci temelinde Rusya, İran ve Türkiye Devlet Başkanları bir araya geldiler ve Suriye’yi görüştüler. Varşova Toplantısı ise temelde Orta Doğu’da kurulmakta olan İran karşıtı cepheyi güçlendirmeyi amaçlıyordu. Varşova Toplantısı katılımı arttırmak ve katılım seviyesini yükseltmek amacıyla “Orta Doğu’da Barış ve Güvenliğin Geleceğini Desteklemek” adıyla yapıldı.

Varşova Toplantısı için hazırlıklar Trump Yönetimi’nce bir süreden beri sürdürülmekteydi. Toplantının yapılacağıyla ilgili haberler ABD Dışişleri Bakanı Pompeo’nun kısa bir süre önce Arap ülkeleri başkentlerine gerçekleştirdiği ziyaretler sırasında basına sızdırılmıştı. Pompeo’nun Arap ülkeleri turu gibi, Varşova Toplantısı’nın amacı da Orta Doğu’da İran “tehdidinin” ön plana çıkartılması, Körfez Arap ülkeleriyle İsrail arasında oluşmakta olan “bağların” güçlendirilmesiydi.

Haberin Devamı

Nitekim Varşova Toplantısına katılan ABD Dışişleri Bakanı Pompeo yaptığı konuşmada toplantının amacını açık bir şekilde ortaya koydu ve İran ile “yüzleşmeden”, İran’a karşı “cepheleşmeden” Orta Doğu’da “barış ve bölgesel istikrara” ulaşılamayacağını vurguladı. Varşova Toplantısına katılan İsrail Başbakanı Netanyahu Arap ülkelerini İran “tehdidine” karşı İsrail ile birlikte hareket etmeye ve “cepheleşmeye” çağırdı.

Trump Yönetimi Varşova Toplantısı’na üst düzey bir heyetle katıldı. ABD’yi toplantıda Başkan Yardımcısı Mike Pence ve Dışişleri Bakanı Pompeo temsil etti. Toplantıda Başkan Trump’ın damadı (ve Orta Doğu konularındaki danışmanı) Jared Kushner’in de bulunması, bir acıdan zaten toplantının amacını ortaya koymaktaydı. Kusher’in toplantıda bulunması Trump Yönetimi’nin (İsrail-Filistin sorununu çözmeyi amaçlayan) “Asrın Planını” kısa süre içinde açıklayabileceği yönündeki beklentileri de arttırdı.

Varşova Toplantısı’na (ABD yanında) üst düzeyde katılan diğer ülke de İsrail idi. İsrail’i Varşova’da (Dışişleri Bakanlığı görevini de üstünde bulunduran) Başbakan Netanyahu temsil etti. Netanyahu toplantı süresince “görünürlüğünü” ısrarla sürdürdü ve (aralarında Oman, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin de bulunduğu) Arap ülkeleriyle “ikili temaslar” gerçekleştirdiğinin İsrail basınında geniş bir şekilde yer alması sağlandı. Böylece Başbakan Netanyahu, Varşova Toplantısı’nı 9 Nisanda İsrail’de yapılacak genel seçimler için (iç politikada) kullanmayı da ihmal etmedi.

Haberin Devamı

Aralarında Oman, Suudi Arabistan, Bahreyn, Yemen, Ürdün, BAE, Mısır, Kuveyt, Fas ve Tunus’un bulunduğu Arap ülkeleri ise Varşova Toplantısı’nda “bakan” düzeyinde temsil edildiler. Suudi Arabistan’ı toplantıda (kısa bir süre önce Dışişleri Bakanlığı görevinden alınarak dış ilişkilerle görevli Devlet Bakanı makamına getirilen ve Türk kamuoyunca Kaşıkçı cinayetiyle ilgili demeçleriyle yakından tanınan) Adil el Cubeyr temsil etti.

Beklendiği gibi Varşova Toplantısı’na en “sesli” tepkiler Tahran’dan geldi. İran Dışişleri Bakanı Varşova Toplantısı’nı bir “sirk” olarak nitelendirdi. İran Dışişleri Bakanlığı sözcüsü toplantının “karar alıcılıktan uzak ve saygınlıktan yoksun olduğunu” ilan etti; “Türkiye, Irak, Lübnan, Filistin ve İran’ın bulunmadığı bir Orta Doğu toplantısının zaten “ciddi” olamayacağını vurguladı. Tahran, Trump Yönetimini “bir taraftan Orta Doğu’da barış ve güvenlik konferansı düzenlerken, diğer taraftan bölgede teröristleri destekleyerek bölge halkları arasında ümitsizlik, fakirlik ve savaşı arttırmakla”, bölgeyi “istikrarsızlaştırmakla” suçladı.

Haberin Devamı

Varşova Toplantısı’na İran gibi Lübnan, Irak ve Filistin Yönetimi de katılmadı. Rusya ve Çin gibi küresel oyuncular da Varşova’da yoktu. Türkiye toplantıyı sadece Varşova’daki Büyükelçiliğince izledi ve böylece toplantıya katılımını en alt düzeyde tuttu.

Varşova Toplantısı’nın en göze çarpıcı sonucu ise ABD ile Avrupa Birliği’nin güçlü ülkeleri arasındaki  (İran ve Orta Doğu konusunda) görüş ayrılıklarının bir kere daha açık bir şekilde gözler önüne serilmesiydi. Almanya ve Fransa Varşova Toplantısı’na bakan düzeyinde katılmadı. AB’nin Dış ilişkilerden sorumlu komiseri Federica Mogherini de Varşova’da yoktu. ABD’nin son anda İran’a odaklanan toplantının kapsamını “tüm Orta Doğu sorunlarını” içine alacak şekilde genişletmesi de fazla işe yaramadı. ABD’nin (geleneksel müttefik ve ortağı) İngiltere bile Dışişleri Bakanı’nı sadece Yemen’le ilgili bir panele katılmak üzere Varşova’ya gönderdi ve İngiltere Dışişleri Bakanı Jeremy Hunt (Pompeo, Netanyahu ve Cubeyr’in aksine) Varşova’ya “görünür” olmaktan dikkatle kaçındı.

Haberin Devamı

Vaşington’un, İsrail-Körfez Arap ülkeleri işbirliğini İran karşıtlığı temelinde genişletmek için düzenlediği bu toplantının yeri olarak AB üyesi bir ülkenin (Polonya’nın) başkentini seçmesi de dikkat çekti, Trump Yönetimi’nin AB karşıtı politikalarının bir devamı ve AB’yi bölme girişimi olarak nitelendirildi. Varşova Toplantısı sonrasında Trump Yönetimi ile AB’nin (Almanya ve Fransa’nın) İran politikaları arasındaki farklılıklar, Filistin sorununun çözümüne farklı yaklaşımları daha açık bir şekilde ortaya çıkmış oldu.

Vaşington’un Berlin ve Paris’in İran’a yaklaşımlarından bir süreden beri rahatsız olduğu zaten biliniyordu. Trump Yönetimi’nin Almanya ve Fransa’nın İran’la ticareti devam ettirebilmek için “özel amaçlı bir ticaret mekanizması (INSTEX)” oluşturmasından ciddi rahatsızlık duyduğu açık. Vaşington’un AB’nin İran’la dolar dışında ticareti sürdürmek için kurduğu bu mekanizmanın (sonraki aşamalarda) genişlemesinden, Trump Yönetimi’nin Tahran’ı izole etmek ve cezalandırmak amacıyla uygulamaya koyduğu yaptırımların etkisini kaybetmesinden çekindiği görülüyor.

Haberin Devamı

İran’la ilgili olarak ABD ile AB’nin önde gelen ülkeleri arasındaki görüş ayrılıklarının ve farklı uygulamaların önümüzdeki dönemde artarak devam edeceğini tahmin etmek zor değil. Bunun işaretleri Varşova Toplantısı’ndan sonra (her yıl geleneksel olarak yapılan) Münih Güvenlik Konferansı’nda da izlendi. Konferansa katılan ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence ile Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas (İran konusunda) birbirinden çok farklı yaklaşımları Münih’te savunmaya devam ettiler.

Mike Pence’in İran konusunda AB üyesi ülkelere yönelttiği suçlamalar Almanya Başbakanı Merkel tarafından yanıtlandı. Merkel, Pence’in AB üyesi 3 ülkeye (Almanya, Fransa ve İngiltere) yaptığı İran Nükleer Anlaşmasından çekilme ve İran karşıtı “cepheye” katılma çağrısını (yine) reddetti. Pence ve Merkel’in konuşmalarında İran’a yaklaşım konusundaki farklılık (ve karşılıklı suçlamalar) çok açık ve dikkat çekiciydi.

Artık açık olarak ortaya çıkan bir husus da Trump Yönetimi’nin İran’ı bazı konularda politika değişikliğine zorlamaktan çok, Tahran’da rejim değişikliğini hedef aldığıdır.  Varşova Toplantısı sırasında (ülke dışındaki) İran muhalefetinin (Varşova sokaklarında) yaptığı gösterilerin Vaşington tarafından finanse edildiği açıkça konuşulmaktadır. Varşova Toplantısı sırasında İran’da meydana gelen ve çok sayıda kişinin hayatını kaybettiği saldırılardan Tahran’ın doğrudan Suudi Arabistan’ı sorumlu tutması ve Vaşington ile Riyad’ı İran’a karşı terörizmi desteklemekle suçlaması da Orta Doğu’da “körüklenen” cepheleşmenin aldığı boyutları açıkça gözler önüne koymaktadır.  

Türkiye’den Münih Güvenlik Konferansı’na Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar katıldı. Akar’ın Münih’te gerçekleştirdiği bir seri görüşme içinde ABD Savunma Bakan Vekili Shanahan ve ABD Suriye Özel temsilcisi Jeffrey ile bir araya gelmesi, Türkiye ile ABD arasında Suriye görüşmelerinin devam etmesi bakımından önemliydi.

Vaşington,  DEAŞ’ın elinde kalan son bir iki köyün de alınması ve DEAŞ’ın Suriye’den tamamen “temizlenmesi” için harekete geçmiş görünüyor. Bundan sonra ABD’nin 2 bin kişilik askeri gücünün Suriye’den “çekileceği” ifade ediliyor. Münih’te konuşan ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Büyükelçi Jeffrey bu çekilmenin yavaş ve düzenli olacağını yineledi. Ancak Vaşington’daki “çekilme” karmaşası hala devam ediyor. Bu çerçevede Türkiye’nin ABD ile diyalogu; Münbiç dahil Doğu Suriye’nin geleceğini konuşması önemini devam ettiriyor.

Ankara ile Vaşington arasındaki “Güvenli Bölge” görüşmeleri de sürdürülüyor. Milli Savunma Bakanı Akar bu konuda Münih’te yeni bazı açıklamalar da yaptı. Akar, Güvenli Bölge’nin 450 km’lik bir uzunluğu olacağını, yani Fırat’tan Irak sınırına kadar Türkiye’nin Suriye sınırını kapsayacağı açıkladı. Ankara, “Güvenli Bölge’nin” Türkiye’nin kontrolünde olmasını ve bu bölgede PYD/YPG’nin olmaması konusunda ısrarlı. Güvenli Bölge’nin nasıl kurulacağı konusunda ise bir anlaşma henüz yok. Güvenli bölge ile ilgili ayrıntılar henüz ortaya çıkmış değil. Ankara ile Vaşington’un kafalarındaki “Güvenli Bölge” anlayışındaki farklılıkların devam ettiği izleniyor.

Rusya Devlet Başkanı Putin’in Adana Mutabakatını gündeme getirmesinden beri bu konu da gündemde kalmayı sürdürüyor. Adana Mutabakatı önemli ve ilerde Türkiye ile Suriye arasında terörizm konusunda yapılacak işbirliğinin temelini (yeniden) oluşturması mümkün. Adana Mutabakatı’nın terörizmle mücadele konusunda Suriye’ye yükümlülükler getirdiği ve Türkiye’ye Suriye’deki askeri operasyonları için hukuki bir zemin de sağladığı söylenebilir. Ancak Suriye’deki mevcut durumda bu mutabakatın Türkiye’nin güvenlik ihtiyaçlarını (bugün için) nasıl karşılayacağı açık olarak görülemiyor.    

Geçen hafta Rusya, İran ve Türkiye Devlet Başkanlarının katılımıyla yapılan Soçi Zirvesi bir yandan bu üç ülke arasındaki görüş ayrılıklarını (bir kez daha) ortaya koyarken, diğer yandan Ankara, Moskova ve Tahran’ın Suriye sorununu çözmek için birlikte çalışma kararlılığını da ortaya koyması bakımından önemliydi. Soçi Zirvesi Ankara ile Tahran’ın Suriye bakışlarındaki farklılıkların Ankara ile Moskova arasındaki farklılıklardan daha büyük olduğunu da ortaya koydu.

Ortaya çıkan tabloda ülkede siyasi çözüm olmadan Suriye üzerindeki küresel ve bölgesel güçlerin çıkarlarını birbirleriyle uyuşturmanın zorluğu açıkça görülüyor. Suriye’de siyasi çözümün anahtarı da ülkede yeni bir Anayasa yapılması ve siyasi reformların gerçekleştirilmesi olarak ortaya çıkıyor. Soçi Zirvesi’nde Anayasa Komitesi konusunun tekrar ele alındığı ve ilerleme sağlandığı anlaşıldı. Ancak Anayasa Komitesi toplandıktan sonra yeni bir Anayasa yoluyla Suriye’de siyasi reformların gerçekleştirilip gerçekleştirilemeyeceği, böylece Suriye’de siyasi çözümün mümkün olup olamayacağı ortaya çıkacak.

Soçi Zirvesi’nde konuşulan bir konunun da İdlib’deki durum olduğu izlendi. İdlib Çatışmasızlık Bölgesi’nin büyük bir bölümünün El Kaide bağlantılı terörist bir grup olan Heyeti Tahriri Şam’ın kontrolüne geçmesi Rusya kadar Türkiye’yi de rahatsız ediyor, endişelendiriyor. Soçi Zirvesinden çıkan en önemli sonuç da esasen Türkiye ve Rusya’nın İdlip’te ortak askeri devriyelere başlama kararı oldu. Gerçekleşirse bu İdlib’teki Türkiye ve Rusya işbirliğini de yeni bir boyuta çıkartacak gibi görülüyor.

Esasen İdlib’te “ortak askeri operasyonlar ve ortak askeri devriye” konusunun bir süreden beri Türkiye ile Rusya arasında konuşulduğunu tahmin etmek zor değil. Soçi Zirvesi’nden bir gün önce Rusya Savunma Bakanı’nın Ankara’yı ziyaretinin bu amaçla yapıldığı şimdi ortaya çıkıyor. Türkiye ile Rusya, İdlib Çatışmasızlık Bölgesi ile Ağır Silahlardan Arındırılmış Bölge’nin terör gruplarının kontrolünde kalmaması için birlikte çalışıyorlar. İki ülkenin bölge ve çevresinde zaten askeri gözlem noktaları var. Ancak ortak askeri devriye ve askeri operasyonların ne zaman başlayacağı, angajman kurallarının ne olacağı, ortak devriyeye katılacak askerlerin eğitimi gibi konuların hala görüşüldüğü izleniyor. 

     

     

Yazarın Tüm Yazıları