"Oğuz Çelikkol" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Oğuz Çelikkol" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Oğuz Çelikkol

Lübnan ve bölgesel önemi

Geçen hafta Lübnan-İsrail ilişkilerinde yine ciddi bir gerilim yaşandı. İsrail-Lübnan sınırında bir Hizbullah tüneli bulunması üzerine iki ülke ilişkilerinde tansiyon arttı. Lübnan Başbakanı Saad Hariri uluslararası toplumu duruma müdahaleye çağırdı.

İsrail’in kara sınırı paylaştığı 4 Arap komşusu var. Bunlar Mısır, Ürdün, Suriye ve Lübnan. İsrail’in uzun bir süreden beri Mısır ve Ürdün’le diplomatik ilişkileri var. Mısır 1979, Ürdün ise 1993 yılında İsrail’i tanımış ve diplomatik ilişki kurmuş. Mısır ve Ürdün’ün İsrail’le siyasi ve ekonomik ilişkileri bugün oldukça yoğun bir düzeye gelmiş durumda.

İsrail’in diğer 2 Arap ülkesiyle ilişkilerinde ise savaş durumu devam ediyor. Ne Suriye ne de Lübnan, İsrail’le ateşkese rağmen, bugüne kadar barış antlaşması imzalamamışlar. Suriye’nin bir bölümü, Golan Tepeleri ve Kuneytra, esasen İsrail işgali altında. İsrail’in işgali altındaki Şeba Çiftliklerinin Lübnan’a mı Suriye’ye mi ait olduğu konusunda ise farklı görüşler var. İsrail bu bölgeyi Suriye’den ele geçirdiğini ileri sürerken, Suriye ve Lübnan ise Şeba Çiftliklerinin Lübnan’a ait olduğunu belirtiyor.

Lübnan-İsrail sınırı 1948 Arap-İsrail savaşından sonra oluşmuş. Ancak o dönemde bu yana sınırda barış sağlandığını söylemek zor. Sınırda sürekli bir gerginlik var. Güney Lübnan’da iki ülke arasındaki ateşkesi izlemek amacıyla BM Barış Gücü de bulunuyor. Buna rağmen İsrail’in bi88ri 1982, diğeri 2006 yılında 2 kez Lübnan’ı işgal ettiği, Güney Lübnan’da (güvenliğiyle ilgili olduğunu ileri sürdüğü) düzenlemelere girişmeye çalıştığı hatırlarda.

İsrail’in 1982 yılında Lübnan’ı işgali o dönemde Lübnan’a yerleşmiş olan Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ), 2006 yılında Lübnan’ı işgali ise Hizbullah ile savaşı olarak biliniyor. İki işgal sırasında da İsrail Lübnan’da önemli kayıplar vermiş ve sonunda Lübnan’dan çekilmek zorunda kalmıştı.    

Orta Doğu’daki mevcut şartlar altında İsrail’in Lübnan’a yeni bir müdahalesi beklenmiyor. Ama İsrail-Lübnan ilişkilerinin geçmişine bakıldığında gerginliklerin hızlı bir şekilde tırmanabildiği de bir gerçek. Lübnan sınırındaki çatışmalar ve (kayıplara yol açan) Lübnan’ın işgali İsrail’de pek de popüler değil. Buna rağmen mevcut koalisyon hükümetini bir arada tutmakta zorlanan, hakkındaki usulsüzlük soruşturmalarından rahatsız olan ve Nisan ayında erken seçime gideceğini açıklayan Başbakan Netanyahu’nun Lübnan sınırında (dikkatleri bu yöne çevirmek için) yeni maceralara girmek istemesi çok da ihtimal dışı değil.

Lübnan bugün Orta Doğu bölgesindeki dengelerde önemli bir rol oynamaya devam ediyor. Nüfusu sadece 6 milyon. Buna rağmen Lübnan toplumundaki din ve mezhep çizgilerindeki bölünme ülke siyasi hayatını ve ülkenin dış bağlarını büyük ölçüde etkiliyor. Ülke nüfusu her şeyden önce Hıristiyan ve Müslüman olarak ikiye bölünmüş durumda. Hıristiyanlar Maronitler ve Ortodokslar olarak, Müslümanlar ise Şii ve Sünniler alarak ana gruplara ayrılmış. Lübnan toplumunun 18 etnik ve dini gruptan oluştuğu ifade ediliyor.

Ufak bir ülkenin nüfusunun bu şekilde bölünmesi kurulduğundan bu yana Lübnan’ı dış müdahalelere açık bir duruma getirmiş. Lübnan siyasi tarihi İsrail ve Suriye’nin ülke iç ve dış politikasına müdahaleleriyle dolu. Bağımsızlıktan bu yana (1946) Lübnan çeşitli kereler Suriye ve İsrail’in işgaline uğramış ve iki komşusu arasındaki mücadelenin yapıldığı bir alan haline gelmiş.

Lübnan’ı her şeyden önce ülkede yaşanan ve büyük yıkım getiren iç savaşla hatırlıyoruz. Lübnan iç savaşı 1975-1990 yılları arasında yaşanmış, ülkeye büyük bir yıkım getirdiği gibi, Lübnan nüfusunun tamamen kutuplaşmasına yol açmış. Lübnan nüfusu içindeki bu kutuplaşma bugün de devam ediyor. Ancak bütün bu olumsuz tabloya rağmen Lübnan hala Arap Dünyası içindeki ender serbest ve çoğulcu toplumlardan biri olma özelliğini koruyor. Belki de (Tunus’la birlikte) demokratik ve çoğulcu sayılabilecek 2 ülkeden birisi.

Lübnan’ın benim Dışişleri Bakanlığı’ndaki meslek hayatımda da önemli bir rolü var. Genç bir diplomatken 1982 ve 1983 yılları arasında Lübnan’da Beyrut Büyükelçiliği’nde görev yaptım. Bu dönemde uzun süreler Büyükelçilikte Geçici Maslahatgüzar olarak kaldım. Bu yıllar Lübnan iç savaşının çok şiddetlendiği dönemlerdi ve 1982 yılında İsrail Lübnan’ı işgal etti, Beyrut’a kadar geldi.

Genç bir Türk diplomatı olarak Lübnan’da görev gördüğüm dönemde, İsrail’in Beyrut’u işgali sırasında (Müslümanların kontrolündeki) Batı Beyrut’taki Büyükelçilik binamız büyük ölçüde tahrip oldu. Bu sırada İsrail kuvvetleri Batı Beyrut’u kontrol eden Filistin Kurtuluş Örgütü’yle çarpışıyor, Batı Beyrut ve çevresindeki FKÖ güçlerinin mevzilendiği bölgeleri havadan bombalıyordu. Ankara da, FKÖ’nün elindeki spor tesislerine çok yakın olan Büyükelçiliğin bombardımandan etkilenmemesi için İsrail nezdinde gerekli girişimleri yapıyordu. Büyükelçilik çevresindeki çarpışmaların çok hızlandığı yönündeki İsrail uyarısı üzerine Büyükelçiliği kısa sürede tahliye etmek zorunda kaldık ve o gece Büyükelçilik binalarına bombalar düştü. Binalarda ortaya çıkan büyük hasara rağmen tahliye nedeniyle can kaybı yaşamadık.

Lübnan halkı için çok zor geçen 1982 ve 1983 yıllarını Lübnan halkı ile birlikte yaşadım ve iç savaşın Lübnan’da doğurduğu büyük yıkımı, Suriye ve İsrail işgallerinin yarattığı sonuçları Lübnan’da yerinde gözlemledim. Batı Beyrut’ta Büyükelçilik binalarımızın yıkılmasından sonra bir süre Beyrut’un hemen kuzeyinde Junye’de bir otelde ikamet etmek ve Büyükelçilik görevlerini buradan sürdürmek zorunda kaldık. İç savaş içinde olan ve yabancı bir ülkenin işgaline uğrayan bir ülkede Büyükelçilik görevlerini sürdürmede doğal olarak büyük zorluklar yaşadık.

Şiddetli iç savaş ve yaşanan işgale (Lübnan’daki çok zor şartlara) rağmen, Türkiye Beyrut’taki Büyükelçiliğini kapatmayan çok az sayıdaki ülkeden biriydi. Bu dönemde FKÖ (İsrail ve yerel Lübnanlı müttefiklerinin isteği doğrultusunda) Lübnan’dan ayrıldı ve FKÖ liderliği Tunus’a taşındı. Ülkede FKÖ’nün ayrılmasıyla artan Suriye etkisi çok açık bir şekilde görülmeye başlandı. ABD ve Fransa başta olmak üzere Batılı ülkeler Lübnan’a müdahale ettiler.

Türkiye, Beyrut Büyükelçiliğini açık tutma kararı verdiği için Lübnan Cumhurbaşkanı sarayının bulunduğu Baabda’da bir bina kiralıyarak, Büyükelçiliği buraya taşıdık. Baabda semti kısa bir süre sonra (bu kez) Maronitler ile Durziler arasında çıkan çatışmalardan etkilenmeye başladı ve Büyükelçilik binası bir ölçüde bu çatışmaların ortasında kaldı.

Lübnan’da görev gördüğüm dönemde ülkede Dünya’da da ses getiren acı olaylar yaşandı. Bu olaylar arasında ABD Büyükelçiliğinin bombalı araba saldırısına uğraması ve bir bölümünün yıkılması, FKÖ’nün çekilmesini sağlamak amacıyla Lübnan’a gelen Amerikan ve Fransız askerlerine düzenlenen bombalı saldırılar da bulunuyordu. Amerikan askerlerinin yerleştiği binaya yapılan saldırı da 241, Fransız askerlerinin bulunduğu binaya yapılan saldırıda ise 58 kişi hayatını kaybetti.  ABD bu saldırılardan Suriye’yi sorumlu tuttu ve Suriye’nin Bekaa Vadisindeki askeri mevzilerini Lübnan açıklarında Akdeniz’de bulunan gemilerinden yoğun bir bombardımana tuttu.

Bu dönemde Lübnan’da Lübnanlı grupların birbirlerine yönelik iç terör olayları da ciddi boyutlara ulaşmıştı. Lübnan’daki görevime başladığım ilk günlerde Cumhurbaşkanı seçilen Beşir Cemayel’e yönelik bombalı bir saldırı gerçekleştirildi ve Beşir Cemayel Cumhurbaşkanlığı görevine başlamadan partisinin binasına yapılan bu bombalı saldırıda hayatını kaybetti.  Maronit Lübnan Kuvvetlerinin başında olan Beşir Cemayel İsrail tarafından destekleniyordu ve kendisine karşı bombalı saldırıyı Suriye’nin düzenlediği biliniyordu.

Beyrut’ta görev gördüğüm dönemde Ermeni terör örgütlerinin Türkiye menfaatlerine karşı saldırıları da yoğunlaşmıştı. Beyrut’ta önemli bir Ermeni nüfusu yaşıyordu ve ASALA gibi terörist örgütlerin merkezi Beyrut’taydı. ASALA’nın gerçekleştirdiği 1982 Esenboğa Havaalanı saldırısından sonra Türkiye’nin diaspora Ermenileriyle ilişkilerinde de ciddi sorunlar ortaya çıktı. ASALA terörü Türkiye’ye sempatiyle bakan diaspora Ermenilerine karşı da yönelmeye başladı. Beyrut’ta Ermenilerin yoğun olarak yaşadığı Burj Hammud semtinde Türk filmi oynatan sinemalar bombalandı.

İç savaş yanında artan Ermeni terörizm tehlikesi de Büyükelçiliğimiz ve çevresinde olağanüstü güvenlik tedbirlerini gerekli kılıyordu. 1983 Yılında Cumhuriyet Bayramını kutlayacağımız 29 Ekim günü Ermeni teröristler Baabda’daki Büyükelçilik binamıza bir saldırı düzenledi ve Büyükelçilik binasını ele geçirmeye çalıştı. Aldığımız güvenlik tedbirleri nedeniyle bu saldırı başarısız oldu ve can kaybı da önlendi. Ermeni teröristlerden biri güvenlik görevlilerimiz tarafından yakalandı ve daha sonra Lübnan güvenlik güçlerine teslim edildi.

Beyrut Büyükelçiliğindeki 2 yıllık görev döneminde Lübnan’da meydana gelen en kötü olay, FKÖ’nün çekilmesinden hemen sonra, Flanjist milislerin Sabra ve Şatila mülteci kamplarında meydana getirdikleri katliamlardı. Hıristiyanların kontrolündeki Doğu Beyrut’a giren İsrail kuvvetlerinin koruması altında Batı Beyrut’a sızan Flanjist milisler, Sabra ve Şatila Filistin mülteci kamplarında, aralarında kadın ve çocukların çoğunlukta olduğu, sayıları 3.500 ‘e kadar vardığı tahmin edilen sivil Filistinli ve Şii Müslümanı öldürdü. Sabra ve Şatila katliamı Dünya’da büyük bir tepki yarattı, İsrail’in bu katliamlardaki rolü ve sorumluluğu bugün bile tartışılıyor.

Beyrut Büyükelçiliği’ndeki görevim iç savaşın şiddetlenmesi ve ABD’nin Lübnan’daki Suriye askeri varlığına karşı misillemelerinin artması nedeniyle Büyükelçilik mensuplarının can güvenliğinin büyük ölçüde tehdit altına girmesi nedeniyle, Ankara’nın Büyükelçilik mensupları sayısını minimuma indirme kararı sonucu yapılan tahliye ile bitti. Gece yarısı Beyrut’tan kara yoluyla yaptığımız tahliye sonucu Ankara’ya döndüm ve Dışişleri Bakanlığında yeni bir göreve atandım. Lübnan, meslek hayatımda önemli bir dönüm noktasıydı ve Beyrut’ta çok zor şartlardaki görevim sırasında çok şeyler öğrendim.

Lübnan iç savaşı 1989 yılında imzanan Taif Anlaşmasının uygulanmaya konulması ile 1990 yılında bitmiştir. Ama Lübnan hiçbir zaman Orta Doğu’da 1950 ve 1960’lı yıllardaki “şaşalı” günlerine geri dönememiştir. Bugün de Lübnan, Suudi Arabistan (ve İsrail) ile İran arasındaki çekişmenin bir alanı haline gelmiş gibidir. Suudi Arabistan-İran çatışmasının Lübnan’ı (Lübnan iç savaşını) tekrar “alevlendirmesi” tehlikesi ortadadır.

Lübnan Başbakanı Saad Hariri’nin 2017 yılında Suudi Arabistan’dayken istifaya zorlanması ve ev hapsinde tutulması, daha sonra Fransa’ya giderek Lübnan’a geri dönmesi ve  (Hizbullah’a yakınlığı ile bilinen) Lübnan Cumhurbaşkanı Auoun ile yaptığı görüşmeden sonra istifasını geri alması olayı “muammasını” hala korumaktadır. Hariri ailesi Suudi Arabistan’a yakınlığıyla bilinmektedir. Suudi Arabistan’a yakınlığıyla bilinen Saad Hariri’nin Riyad tarafından niye istifaya zorlandığı hala üzerinde durulan bir sorudur.

Basında yer alan haber ve yorumlar Suudi Arabistan yönetiminin Hizbullah’la çatışmayı kabul etmeyen, Hizbullah’ı doğrudan karşısına almanın Lübnan’ı tekrar iç savaşa sürükleyebileceğini belirten Saad Hariri’nin Riyad’ı kızdırdığına, Suudi yönetiminin Saad Hariri yerine kardeşi Bahaa Hariri’yi getirmeye çalıştığına işaret etmektedir. Saad Hariri’nin istifaya zorlanması olayının arka planındaki Suudi gerekçeleri ne olursa olsun, bu olay bile Lübnan’daki hassas durumu (dengeleri) ve Lübnan iç politikasına dış karışmaları, Lübnan üzerindeki Suudi Arabistan, İsrail ve İran çekişmesinin boyutlarını ortaya koymaktadır.    

      

                               

 

X