"Oğuz Çelikkol" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Oğuz Çelikkol" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Oğuz Çelikkol

İsrail- İran ilişkileri ve Orta Doğu

İsrail ile İran arasında ilişkiler geçen hafta tırmandı ve iki ülkenin Suriye’de devam eden sıcak çatışmasını da hızlandırdı. İsrail’in Suriye’deki İran askeri varlığı olarak tanıttığı hedeflere karşı düzenlediği hava operasyonlarının, Suriye iç savaşı başladığından bu yana, İsrail’in Suriye’de gerçekleştirdiği en şiddetli saldırılar olduğu bildirildi. İsrail bu hava saldırılarını İran güçlerinin (veya İran yanlısı Hizbullah’ın) Suriye topraklarından İsrail’in kuzey bölgelerine çok sayıda füze gönderilmesine bir misilleme olduğunu açıkladı.

Son bir iki ay içinde meydana gelen (ve aralarında Suriye-İsrail sınırı bölgesinde bir İran insansız hava aracının ve bir İsrail savaş uçağının düşülmesi, İsrail uçaklarının Lübnan üzerinden Suriye’deki askeri bir üsse düzenlediği füze saldırıları gibi arka arkaya gelen olayların da bulunduğu) karşılıklı misillemelerle tırmanan çatışmaları hatırlayanlar Suriye’de (kontrollü) bir İsrail-İran “savaşının” esasen başladığını düşünüyor.

İsrail ile İran arasındaki askeri çatışmanın tırmanmasının, Lübnan’da (9 yıl aradan sonra) 6 Mayıs tarihinde yapılan ve Lübnan Meclisi’nde Hizbullah’ın (ve seçimlerde ortaklık yaptığı partilerin milletvekili sayılarını arttırarak) en büyük blok olmalarıyla sonuçlanan genel seçimlerden ve Başkan Trump’ın ABD’yi İran Nükleer Anlaşması’ndan çekmesinden hemen sonraya rastlaması dikkat çekicidir.

İsrail, Lübnanlı grup Hizbullah’ı güvenliği için büyük bir tehdit olarak görüyor, Lübnan’da tek milis gücü bulundurmasına izin verilen “parti” durumundaki Hizbullah’ın (İran desteğiyle) güçlenmesinden endişe duyuyor. Lübnan’daki iç dengelerde zaten önemli bir rolü olan Hizbullah 2013 yılından bu yana Suriye’de Esad rejiminin “ayakta kalmasının” sağlanması bakımından da (İran’ın isteği doğrultusunda) etkili oluyor.

İsrail Hizbullah’ı zayıflatmak amacıyla geçmişte Lübnan’a birkaç kere müdahale etmişti. İsrail’in Lübnan’a 2006 yılında (İsrail-Hizbullah savaşı olarak da bilinen) askeri müdahalesi hala hatırlarda. İsrail Hizbullah’ın hem Lübnan iç politikasında hem de Suriye İç Savaşı’nda oynadığı etkili rolden tedirgin. Şii kontrolündeki Irak ve Esad kontrolündeki Suriye yoluyla Hizbullah’ın İran’la doğrudan kara bağlantısı kurulması da İsrail’in güvenliğini doğrudan ilgilendiriyor.

İsrail-İran ilişkilerinin zaman içinde aldığı yön ve iki ülke arasındaki ilişkilerin gelişimi ilginçtir. İki ülke ilişkileri geçmişte her zaman “gergin” ve “kötü” olmamıştır. Gerçekten de İran, 1979’daki rejim değişikliğine kadar (Şah döneminde) İsrail’in bölgedeki en yakın “gayriresmi müttefiki ve ortağı” durumuna gelmiştir. İsrail’in kurulduğu 1948 yılından bu yana bakıldığında İsrail ile İran arasındaki ilişkiler oldukça ilginç bir gelişim göstermektedir.

İran, Birleşmiş Milletlerin 1947 Filistin Taksim plana 12 diğer ülkeyle birlikte (Mısır, Suriye, Suudi Arabistan, Irak, Lübnan, Pakistan, Afganistan, Hindistan, Küba, Yunanistan, Suriye ve Türkiye)  olumsuz oy kullanmıştır. Ancak İran’ın Vaşington’la hızla artan bağlarına paralel olarak, Tahran İsrail’le de (resmiyete dökmeden ve açıklama yapmadan) ilişki tesis etmiş, iki ülke (adını koymadan) 1950 yılında diplomatik münasebet tesis etmişlerdir.

Her ne kadar İran ülke içinde doğan tepki nedeniyle İsrail’de açtığı “diplomatik misyonu” kısa bir süre sonra kapatmak zorunda kalsa da, Tahran’daki İsrail “diplomatik misyonu” görev görmeye devam etmiş, (ABD ile çok yakın ilişkiler kuran) İran Şahı Rıza Pehlevi 1960 yılında İran’ın İsrail’i tanıdığını (kamuoyu) önünde açıklamış, İran-İsrail ilişkileri 1960 ve 70’lı yıllarda hızla gelişmiştir. Ancak bu dönemlerde de iki ülke arasındaki ilişkiler “gizli” olmamakla beraber, “resmi olmayan” ve “gayriresmi” kelimeleriyle tarif edilmeye başlanmış, (iki ülke “Büyükelçi” düzeyinde ilişki kurmamakla beraber) “diplomatik”, “siyasi” ve “ekonomik” bağlarını hızla arttırmışlardır.

David Ben-Gurion 1961 yılında Tahran’ı ziyaret eden ilk İsrail Başbakanı olmuş, İran’la ilişkiler o zaman İsrail’in izlediği “Çevre Uygulaması” politikasında önemli bir başarı olarak ortaya çıkmış, İsrail Havayolları (El Al) Tel Aviv-Tahran arasında doğrudan uçuşlara başlamış, bu dönemde İsrail petrol ihtiyacının tamamını İran’dan sağlamıştır. İsrail sadece İran petrolünü (iç tüketimi için) almakla kalmamış, (Süveyş Kanalını devre dışı bırakmak amacıyla) Eylat-Aşkelon petrol boru hattını inşa etmiş ve İran petrolünü Kızıldeniz’den Akdeniz’e taşıyarak (boru hattından) gelir elde etmiştir.

İsrail-İran ilişkilerinin “gayriresmi stratejik ittifak” olarak tanımlandığı bu dönemde İsrail ve İran’ın birbirlerini “doğal müttefik” olarak gördükleri, İsrail’in İran Şahı’nın bölgesel politikalarını ve bölgede siyasi ve askeri bir güç olma yönündeki ihtirasını desteklediği izlenmektedir. Nasır’ın ölümü ve 1973 Savaşı’ndan sonra, bu resmi olmayan “ittifaka” Enver Sedat yönetimindeki Mısır da katılmıştır. Nasır döneminde Mısır’ın hem İsrail hem de İran’la ilişkileri son derece kötüdür. Enver Sedat’ın Mısır’ın İsrail politikasını değiştirmesinden (ve iktidarda kalabilmek için Vaşington’a dayanmasından) sonra İran Şahı’yla Sedat arasında da çok yakın ilişkiler kurulmuştur. Nitekim 1979’da devrilmesinden sonra (ülkesinden ayrılan) İran Şahı’nın ilk gittiği ülke Mısır’dır.

Bu dönemler İsrail ile İran’ın Orta Doğu’da birçok alanda işbirliği yaptığı zamanlar olmuştur. 1970’ler de İran ile (Baas yönetimi altındaki) Irak arasında Şattül Arap kaynaklı olarak çıkan çatışmada, İsrail İran’ın yanında yer almıştır. Irak’daki Kürtleri Bağdad’a karşı ayaklanmaya teşvik eden operasyonlar da bu dönemde İran-ABD (CIA) ve İsrail (Mossad) tarafından birlikte hazırlanmış ve uygulanmıştır. İsrail’in Kuzey Irak’daki Kürtlerle ilişkileri bu zamana Şah dönemi İran’ına kadar uzanmaktadır. İran-Irak ilişkilerinin (Şattül Arap sorununu halleden)1975 Cezayir Anlaşması’yla (geçici olarak)  düzelmesine rağmen İsrail’in İran’a desteği (Şah döneminde) devam etmiştir.

İsrail-İran ilişkilerinde dönüm noktası 1979 yılında Tahran’daki rejim değişikliği, İran Şahı’nın düşmesi ve İran’da İslam Cumhuriyeti kurulmasıdır. Humeyni yönetimi altındaki İran, Tahran’daki İsrail “diplomatik misyonunu” kapatmış, İsrail’in (bu amaçla) kullandığı bina Filistin Kurtuluş Örgütü’ne teslim edilmiş, İsrail’le siyasi ve ekonomik bütün ilişkileri kesmiştir. İran, İsrail’e petrol sağlamayı durdurmuş, 1968 yılında inşa edilen Eylat-Aşkelon petrol boru hattı da kapanmıştır. İsrail’in İran’a boru hattı ve petrol ithalatı nedeniyle olan borçları  sonradan iki ülke arasında bir sorun haline dönüşmüş, (Avrupa Mahkeme kararlarına rağmen) İsrail İran’a olan borcunu ödememiştir.

Humeyni’den başlayarak İran’lı liderlerin İsrail hakkında sarf ettiği sözlerin İsrail’de (ve Amerikan Yahudi Lobisi’nde) büyük bir tedirginlik yarattığı bilinmektedir. İran dini lideri Humeyni İsrail’i “İslam’ın Düşmanı” olarak nitelendirmiş, Humeyni’nin ABD’yi “büyük”, İsrail’i ise “küçük” şeytan olarak isimlendirmesi o dönemde Batı Dünyası’nda büyük bir tepki yaratmıştır. İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’ın İsrail’i “haritadan silme” gibi ifadelerinin de İsrail (ve ABD’deki) İran aleyhtarı kesimleri harekete geçirdiği izlenmiştir.

İran-İsrail ilişkilerinin 1979 sonrası dönemde hızla bozulduğu, karşılıklı sert retorikle dünya kamuoyunun ilgisini toplayan ilişkilerin hızla çatışma noktasına taşındığı görülmektedir. İsrail, Tahran’ı İsrail menfaatlerini hedef alan terör olaylarının arkasında olmakla suçlamakta, İran’ın (kendisinin terör örgütü olarak saydığı) İslami Cihat, Hamas ve Hizbullah’a verdiği desteği İran’ın uluslararası terörizmle işbirliğinin bir delili olarak saymaktadır. İsrail, Buenos Aires’deki İsrail Büyükelçiliğine (1992 yılı) ve Yahudi Derneği binasına (1994 yılı) yapılan saldırılar gibi terörist olaydan da doğrudan İran’ı sorumlu tutmaktadır.

İsrail 2010,11 ve 12 yıllarında aralarında Türkiye, Azerbeycan, Gürcistan, Hindistan, Bulgaristan ve Kıbrıs’ın da bulunduğu bazı ülkelerde İsrail’li diplomatlara yönelik gerçekleşen veya (gerçekleşmesi) önlenen bazı terörist saldırılardan da İran’ı sorumlu tutmuştur. 2011’de Tayland’ın başkenti Bangkok’da İsrail Büyükelçiliği’ne yönelik bir saldırı hazırlığında olduğu iddiasıyla üç İranlı ajanın yakalanması Tayland-İran ilişkilerinde de gerginliğe neden olmuş, Tayland (bu olaydan sonra) İran vatandaşlarına vize uygulamaya başlamıştır. 

İran’ın da İsrail’le yönelik benzer suçlamaları bulunmaktadır. Tahran, 2007 yılından başlayarak İsrail’in İran nükleer programında çalışan İranlı bilim adamlarını hedef aldığını, 7 İranlı bilim adamını hedef alan suikastlarda bunlardan 5’inin hayatını kaybettiğini ileri sürerek, İsrail’i suçlamaktadır. Tahran’ın İran’da meydana gelen bazı bombalama olaylarından ve rejim karşıtı şiddete dönüşen gösterilerden de ABD ve İsrail’i sorumlu tuttuğu bilinmektedir.

İran-İsrail ilişkilerinin 1979’dan sonra hızla bozulmasından İran’daki Yahudi toplumu da olumsuz bir şekilde etkilenmiştir. İran Yahudi toplumunun 1979’da 100 bin civarında olan nüfusu bugün 9 binin altına düşmüş, İran’dan (çoğunlukla Türkiye üzerinden) ayrılan Yahudilerin (büyük çoğunluğu) ABD’ye, İsrail’e ve Avrupa ülkelerine gitmiştir.

Şah’ın devrilmesinden sonra İran-İsrail ilişkileri sürekli bir çatışma ortamında olmamıştır. 1980-1988 İran-Irak savaşı sırasında (iki ülke liderleri arasında süren bütün retoriğe rağmen) İsrail’in İran’a önemli ölçüde silah sattığı, 1981-83 yılları arasında bu silah satışlarının 500 milyar dolar seviyesine kadar ulaştığı, İran’ın İsrail’den aldığı silahların karşılığını petrolle ödediği bilinmektedir. 1984 yılında İran’dan kaçarak Suudi Arabistan’a sığınan bir pilotun kullandığı (Şah döneminde İran’ın ABD’den satın aldığı) F-4 savaş uçağının bütün önemli parçalarının İsrail tarafından İran’a sağladığı müşahede edilmiştir.

ABD Başkanı Trump’ın (bölge gerçeklerini ve özelliklerini ya bilmeden veya dikkate almadan) uygulamaya koyduğu (İsrail Başbakanı Netanyahu’yu tamamen destekler nitelikteki) politikalar bölgeyi ciddi sorunlara ve çatışmalara sürükleme riski taşımaktadır. İsrail zaten kolaylıkla şiddete başvurabilen bir ülkedir. Başkan Trump (sınırsız gibi görünen desteğiyle) şimdi Başbakan Netanyahu’nun şiddete başvurma içgüdülerini adeta teşvik etmektedir. Diğer yandan İran’ın bölgede mezhep bölünmeleri temelinde yürüttüğü (mezhep farklılıklarını istismar eden ve İslam Dünya’sını bölen) bölgesel politikalarının İsrail tarafından kendi amaçları doğrultusunda kullanıldığı da açıktır. İslam Dünyası’nın (bölgesel sorunların çözümünde) bir bütün halinde hareket edebilmeleri (ve işbirliği yapabilmeleri) çok önemlidir. Ayrıca Suriye’deki (ve Lübnan’daki) İsrail-İran çatışmasının genişlemesi, İsrail’in İran’ın nükleer tesislerine karşı askeri bir saldırısı Orta Doğu bölgesini çok daha zor şartlara sürükleyecektir.  

 

 

  

 

X