"Oğuz Çelikkol" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Oğuz Çelikkol" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Oğuz Çelikkol

İran-Suudi Arabistan çatışması

İran’ın Kuzistan eyaletinin yönetim merkezi Ahvaz’da askeri bir tören sırasında meydana gelen saldırıda en az 25 kişinin hayatını kaybetmesi, dikkatlerin bir kez daha İran-Suudi Arabistan ilişkilerine ve iki ülke arasında tüm Orta-Doğu’ya yayılan çatışma ve mücadeleye çevrilmesine sebep oldu.

Aralarında Dini Lider Hamaney ve Cumhurbaşkanı Ruhani’nin de bulunduğu İranlı yetkililer Ahvaz’da meydana gelen saldırıdan Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, ABD ve İsrail’i sorumlu tutan açıklamalar yaptılar. Tahrandan gelen tepkilerde Ahvaz saldırısının “intikamının” alınacağı vurgusu da vardı. Beklenebileceği gibi en sert tepki “ölümcül ve unutulmaz bir intikam” alınacağı ifadelerini de içeren bir açıklama yapan İran Devrim Muhafızları’ndan geldi.

Ahvaz saldırısı DEAŞ ve “Ahvaz Ulusal Direniş Ordusu” tarafından üstlenildi. DEAŞ’in daha önce de İran’da terörist saldırılar düzenlediği biliniyor. Ahvaz Direniş Ordusu’nun adının tekrar ön plana çıkması ise akıllara 1980-1988 yılları arasında 8 yıl devam eden ve iki ülke için de olumsuz ve çok yıkıcı sonuçlar doğuran İran-Irak savaşını getirdi.

İran’ın ülkenin güneybatısında yer alan Kuzistan eyaleti Arapça konuşanların çoğunlukta olduğu bir bölge. Her ne kadar Arap asıllı İranlıların büyük çoğunluğu Şii mezhebine bağlı da olsa Ahvaz ve çevresinde kökleri eskilere kadar giden ayrılıkçı bir hareketten söz ediliyor. Ahvaz Direniş Ordusu da bu ayrılıkçı hareketle bağlantılı.

İran’ın Ahvaz saldırısından ABD ve “bölgesel müttefiklerini” sorumlu tuttuğu gün, Tahran’da Hollanda ve Danimarka Büyükelçileri ile İngiltere Maslahatgüzarının İran Dışişleri Bakanlığına çağrılarak,  bu ülkelerin İran aleyhine faaliyet gösteren örgütlere verdiği desteğin gündeme getirildiği yönünde basında verilen haberler de dikkat çekiciydi.

Ahvaz saldırısının İran-Irak savaşının başlamasının yıl dönümünü anmak için düzenlenen askeri bir tören sırasında meydana gelmesi de olayın dikkat çeken diğer bir yanı. İran-Irak savaşının bitiminin üzerinden 30 yıl geçmesine rağmen bu savaşın iki ülke üzerinde yaptığı ve bölgede bıraktığı etkiler hala devam ediyor.

Irak’ın o dönemki lideri Saddam Hüseyin’in 1980 yılında İran’a karşı 8 yıl süren savaşı başlatırken amaçlarından birinin İran’ın Kuzistan bölgesinde yaşayan Arap nüfusun bağımsızlığını desteklemek olduğu hala hatırlarda. Her ne kadar Saddam Hüseyin 1980-1988 Irak-İran savaşında İran’ı dize getirmede ve Tahran rejimini çökertmede başarılı olamadıysa da, savaşın İran ile (savaş sırasında) Saddam Hüseyin’i destekleyen Körfez Arap ülkeleri arasında ortaya çıkarttığı husumet ve kötü ilişkilerin etkileri bugün de devam ediyor.  

Geçmişte İran’ın bölgedeki etkisinin ve nüfusunun dengelenmesinde Sünni ağırlıklı yönetimler tarafından idare edilen Irak’ın çok önemli bir rol oynadığı biliniyor. ABD’nin Saddam Hüseyin ve rejimini yok etmesinden sonra, Irak’taki tüm dengelerin değiştiği ve Irak’ın artık bölgede İran’ı dengeleme “rolünü” oynayamadığı açık. Tam tersine artık Şii çoğunluk tarafından yönetilen Irak üzerinde İran’ın etki ve nüfuzu 2003’ten sonra büyük ölçüde artmış durumda.

Irak’ın ABD tarafından önemli ölçüde İran etkisi ve nüfuzu altına sokulmasından sonra şimdi Vaşington’un bölgede büyüyen İran ağırlığından “şikayet” etmesi bir çokları tarafından “ironik” olarak nitelendiriliyor. Hatta ABD’nin Irak (ve şimdi Suriye’de izlediği) “yanlış” ve “hatalarla” dolu politikaların esasında sadece Orta Doğu bölgesini “karıştırmak”, Arap ve İslam Dünyası içindeki bölünmeleri tahrik etmek, “fay hatlarını” harekete geçirmek ve dikkatleri Filistin sorunundan uzaklaştırmak isteyen İsrail’in işine yaradığını ve kastı olarak yapıldığını düşünenlerin sayısı da az değil.

Gelişmeler neden ve nasıl meydana geldiyse gelsin, artık İran’ın bölgedeki etkisini dengelemeye çalışacak bir Irak yok. Bu rolün Suudi Arabistan tarafından doldurulduğunu gösteren işaretler her geçen gün biraz daha artıyor. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirliklerinin İran’ın bölgesel politikalarından, Şii nüfusun yoğun olarak bulunduğu Arap ülkelerinde etkisini arttırmak istemesinden büyük ölçüde rahatsız olduğu görülüyor.

Suriye ve Yemen iç savaşlarında Suudi Arabistan ve İran tamamen farklı taraflarda bulunuyor. Suudi Arabistan ve müttefikleri Yemen iç savaşına doğrudan müdahale etmiş durumdalar. Riyad-Tahran çekişmesi Şii nüfusun yoğun olduğu Lübnan ve Bahreyn’de de kendisini gösteriyor. Suudi Arabistan ve müttefiklerinin Katar’la yaşadığı sorunlar da Körfez’deki Arap-İran dengesini etkileyecek boyutlarda.

Bütün Orta Doğu’ya yayılan Riyad-Tahran çekişmesinin küresel boyutları da var. Suudi Arabistan, İran karşıtı politikalarında Trump Yönetimi tarafından destekleniyor, hatta teşvik ediliyor. Rusya ile Çin’in ise İran üzerinde artan Trump Yönetimi baskısından hoşnut olmadıkları açık. Birçok kişi ABD’nin İran üzerindeki baskısının esas olarak Tahran’da rejim değişikliğini hedef aldığına da inanıyor. Tahran’ın ABD siyasi ve ekonomik baskısına karşı durabilmesi için Rusya ve Çin’in İran’a sağladıkları desteğin devam etmesinin “hayati” olduğu görülüyor.

Riyad-Tahran çekişmesinin bölgesel ilginç bir yönü de İsrail gerçeği. Trump Yönetiminin giderek etkisini arttıran İran karşıtı politikalarının esas “iticisinin” Başbakan Netanyahu olduğu yönünde yaygın bir kanaat zaten var. Başbakan Netanyahu’nun İran Nükleer Anlaşmasına şiddetle karşı çıktığı, Başkan Obama ile bu konuda sürtüştüğü, Başkan Obama’dan davet almadan Nükleer Anlaşma aleyhine lobi faaliyetlerinde bulunmak üzere ABD’ye gittiği hala hatırlarda. Başkan Trump’ın ABD’yi Nükleer Anlaşmadan çekmesine ve Vaşington’un İran’a karşı uyguladığı (önemli bir kısmı Kasım ayında yürürlüğe girecek) siyasi ve ekonomik yaptırımlara en büyük dış desteğin İsrail’den geldiği de biliniyor.

Ahvaz saldırısını, Suudi Arabistan ve ABD ile İran arasındaki gerginliğin ve çatışma ortamının önümüzdeki günlerde daha da büyüyeceğinin bir işareti olarak görmek doğru olacaktır. İran’ın ağır bir ekonomik baskı altında olduğuna, bu baskının Kasım ayında uygulamaya girecek yeni yaptırımlarla daha da artacağına işaret edilmektedir.

Trump Yönetiminin İran’ı (Kuzey Kore’ye örneğine olduğu şekilde) masaya çekme gayretleri şimdiye kadar başarısız olmuştur. İran ABD ile masaya oturması halinde yeni tavizler vermek zorunda kalacağının, füze programının ve bölgesel politikalarının Dünya kamuoyunun odak noktası haline geleceğinin farkındadır. Vaşington’dan gelen Başkan Trump ile Cumhurbaşkanı Ruhani arasında bir görüşme gerçekleştirilmesi istekleri şimdiye kadar İran tarafından reddedilmiş; Tahran böyle bir görüşme için her şeyden önce ABD’nin İran Nükleer anlaşmasına geri dönmesini şart koşmuştur.

Cumhurbaşkanı Ruhani BM Genel Kurul’u toplantısı için New York’tadır. Ancak Ruhani ile Trump arasında New York’da bir görüşme olmayacağı anlaşılmaktadır. Devlet Başkanı düzeyinde İran’la ABD arasında bir görüşme muhakkak ki birçok yeni gelişmeye yol açabilecektir. İran’daki rejim değişikliğinden (1979 yılından) bu yana iki ülke arasında devlet başkanı düzeyindeki tek temas yine BM Genel Kurulu toplantısı sırasında, 2013 yılında, Başkan Obama ile Cumhurbaşkanı Ruhani arasında yapılan telefon konuşmasıdır.

Esasen Tahran’da Cumhurbaşkanı Ruhani’nin etkisinin azaldığı ve Dini Lider Hamaney’in etki ve kontrolün (daha da) büyüdüğü yönünde işaretlerin arttığı da konuşulmaktadır.   Cumhurbaşkanı Ruhani ile Dışişleri Bakanı Zarif’e pek güvenmeyen Hamaney’in dış politika alanında da, danışmanı Ali Ekber Velayeti yoluyla, temasları kendisinin yürüttüğüne işaret edilmektedir. Nükleer Anlaşmanın tehlikeye girmesinin Cumhurbaşkanı Ruhani’nin İran içinde durumunu sarstığı sıklıkla üzerinde durulan bir husustur.

İran konusunda AB ülkelerinin tutumunun en az Rusya ve Çin’in politikaları kadar önemli olduğuna şüphe bulunmamaktadır. Trump Yönetiminin ABD’yi İran Nükleer Anlaşmasından çekmesinin Brüksel ve Berlin ile Paris gibi önemli Avrupa başkentlerinde “tedirginlik” yarattığı üzerinde konuşulan diğer bir husustur. Almanya ve Fransa’nın Nükleer Anlaşmanın devamından yana olduğu ve Trump Yönetiminin İran’a uyguladığı siyasi ve ekonomik baskıya Avrupa’nın da katılmasını istemesinden rahatsızlık duyduğu bilinmektedir.

Ancak Avrupalı firmaların Trump Yönetiminin ağır baskısı altında olduğu ve İran’la iş yapmaktan çekindikleri de açıktır. İngiliz ve Fransız Hava Yollarının Tahran’a yaptıkları seferleri, yolcu sayısındaki azalmayı gerekçe göstererek,  durdurmaları dikkat çekicidir. AB’nin İran’la ekonomik ilişkileri devam ettirmek için yol bulma gayretine karşılık, Trump Yönetiminin baskısından tedirgin olan Avrupalı büyük şirketlerin İran’dan çekildikleri izlenmektedir.

Geçen hafta bölgedeki Riyad-Tahran çekişmesini etkileyebilecek bir olay da Suriye’de yaşanmıştır. İsrail savaş uçaklarının Lazkiye bölgesinde bir Suriye askeri hedefine karşı düzenledikleri saldırı sırasında, Suriye hava savunma sisteminin açtığı ateşle bir Rus askeri uçağı düşmüş, uçakta bulunan 15 kadar Rus hayatını kaybetmiştir. 17 Eylül tarihinde meydana gelen olay sırasında düşen İl-20 tipi uçağın Lazkiye civarında, Akdeniz üzerinde, elektronik bilgi toplama faaliyetinde bulunduğu anlaşılmaktadır.

Rusya Savunma Bakanlığı olaydan İl-20 uçağını “kalkan” olarak kullandığı ve uçağı Suriye hava savunma sisteminin hedefi haline getirerek, düşmesine sebep olduğu gerekçesiyle İsrail’i suçlamıştır. Her ne kadar Cumhurbaşkanı Putin olayı talihsiz bir tesadüf olarak nitelendirse de, Rusya Savunma Bakanlığı’nın İl-20 uçağının düşmesinden İsrail savaş uçaklarının havada yaptığı manevraları sorumlu görmeye devam ettiği görülmektedir.

İsrail’in yaptığı “üzüntü” açıklamaları ve İsrail Hava Kuvvetleri Komutanının Moskova’ya gitmesi olayın Rusya ile İsrail arasında hemen bir “çatışma” haline dönmesini önlediyse de, Rusya kısa bir süre içinde Suriye’ye yeni füze sistemleri vereceğini açıklamıştır. Rusya’nın Suriye’nin elindeki S-200 füzelerini S-300 füzeleriyle takviye edecek olması Suriye hava savunma sistemini büyük ölçüde modernleştirecek ve çok daha etkili hale getirecektir.

Basında İsrail’in Suriye hava sahasının uçakları için “daha tehlikeli” hale gelmesinden endişe duyduğu, İsrail’in bundan böyle Suriye içinde yerleşmiş İran ve Hizbullah hedeflerine havadan saldırmasının çok daha güçleşebileceği endişesini taşıdığı anlaşılmaktadır. ABD ve İsrail, Rusya’nın Suriye’ye S-300 füzeleri vermesini tehlikeli bir gelişme olarak niteleyerek, Moskova’dan kararını gözden geçirmesini istemişlerdir.

   

              

      

X