"Oğuz Çelikkol" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Oğuz Çelikkol" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Oğuz Çelikkol

Ege ve Doğu Akdeniz’de gelişmeler

Eylül ayı sonunda Ankara ile Atina arasındaki ilişkileri ciddi şekilde etkileyebilecek bazı gelişmeler meydana geldi. Türkiye, Doğu Akdeniz’de sismik araştırmaları tamamladıktan sonra Antalya Körfezinin hemen güneyinde sondaj yapmaya başladı. Türkiye bu atılımlarıyla Doğu Akdeniz’de petrol ve doğal gaz arama ve çıkartma konusunda önemli ve gerekli adımları atmış oldu.   

Doğu Akdeniz’deki sismik araştırmalar bir süre önce Barbaros Hayrettin gemisiyle yapıldı. Türkiye kısa bir süre sonra 2. sismik araştırma gemisini (Piri Reis)  de kullanmaya başlayacak. Böylece, Türkiye’nin çevresindeki denizlerde petrol arama kapasitesi büyük ölçüde artacak. Türkiye’nin ilk sondaj gemisi Fatih de şu anda Doğu Akdeniz’de daha önce sismik araştırmaları tamamlanan bir bölgede doğal gaz bulmak ve çıkartmak amacıyla kuyular açıyor. Türkiye’nin kısa bir süre sonra 2. sondaj gemisini de hizmete sokacağı basında yer alan bilgiler arasında.

Konunun Türkiye-Yunanistan ilişkilerini ilgilendiren yanı ise Türkiye’nin sismik araştırma çalışmaları yaptığı Doğu Akdeniz’deki deniz alanlarının (en azından önemli bir bölümünün)  iki ülke arasında anlaşmazlık konusu olması. Her ne kadar Fatih gemisinin şu anda doğalgaz bulmak ve çıkartmak amacıyla sondaj çalışması yaptığı yer anlaşmazlık konusu olan bu bölgede olmasa da, Türkiye’nin bölgedeki tüm sismik ve sondaj çalışmalarının Yunanistan tarafından yakından izlendiğine şüphe bulunmuyor.   

Yunanistan Kaş açıklarındaki küçük Meis adasını gerekçe olarak göstererek Akdeniz’in bu bölümünde çok büyük bir bölgede Münhasır Ekonomik Bölge ve kıta sahanlığı iddiasında bulunuyor. Akdeniz’in bu bölgelerinin, Girit ve Rodos adalarının devamı olarak Kıbrıs adasının deniz yetki alanlarına kadar olan kısmının, kendisine ait olduğunu iddia ediyor ve (bu kez) Türkiye’yi Akdeniz’de Antalya ve Mersin körfezlerine sıkıştırmayı planlıyor.

Türkiye ise Yunanistan’ın Meis adasını kullanarak Doğu Akdeniz’in büyük bir bölümünde hak iddia etmesini kabul etmiyor, küçük Meis adasının Doğu Akdeniz’de hak iddiaları için gerekçe olarak kullanılamayacağını, bu bölgedeki deniz yetki alanlarının sahibinin Türkiye olduğunu savunuyor. Türkiye bu bölgeyi şimdiden kendi Münhasır Ekonomik Bölgesi olarak ilan etmiş durumda.

Ankara, Yunanistan’ı Fatih gemisinin Akdeniz’de şu anda (ve ilerde yapacağı diğer) sondaj çalışmalarını etkileyici davranışlar içine girmemesi konusunda uyarıyor. Daha çok kısa bir süre önce, Ekim ayı ortasında bölgede sismik araştırmalar yapan Barbaros Hayreddin Paşa gemisinin bir Yunan fırkateyninin tacizine uğradığı, Yunan savaş gemisinin Türk savaş gemilerinin olaya müdahale etmesi üzerine bölgeden ayrılmak zorunda kaldığı biliniyor. Bölgede Yunan savaş gemilerinin de bulunduğunu dikkate alan Ankara, Fatih gemisine de bir taciz olayı yaşanmaması için, bölgede yaptığı (ve yapacağı) sondaj çalışmalarını (aynen daha önceki sismik çalışmalardaki gibi) savaş gemileri eşliğinde sürdürüyor.

Doğu Akdeniz’deki sismik ve sondaj çalışmaları esasen yeni değil. Kıbrıs Rum Yönetimi Kıbrıs adası etrafında kendisine ait olarak ilan ettiği deniz yetki alanlarında bu faaliyetleri, uluslararası şirketlerden kiraladığı gemilerle, bir süreden beri devam ettiriyor. Kıbrıs Rum Yönetimi’nin petrol ve doğal gaz aramaları için ruhsat verdiği bu bölgelerin bir bölümü Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin aynı amaçla ruhsat çıkarttığı bazı alanlarla çakışıyor.

Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti esasen Kıbrıs Rum Yönetimi’nin ada çevresinde Akdeniz’in hiçbir bölgesinde petrol ve doğalgaz aramasını istemiyor. Türk tarafı Rumların böyle bir çalışmayı başlatma konusunda yetkisi olmadığı, ada çevresindeki tüm Akdeniz üzerinde Kıbrıs Türk tarafının da eşit haklara sahip olduğu görüşünde. Ankara ve Lefkoşe, bu çerçevede, Türk tarafıyla eşit şartlarda işbirliği yapmadan (veya Kıbrıs sorunu bir şekilde çözülmeden)  Kıbrıs Rumlarının Kıbrıs çevresindeki deniz alanlarında hak iddia edemeyeceğini, petrol ve doğalgaz arama çalışmalarını başlatamayacağını savunuyor.

Kıbrıs Rum Kesimi ise konuyu “kaşımaktan” vazgeçmek niyetinde gözükmüyor, uluslararası petrol şirketleriyle petrol/doğalgaz arama ve çıkartma anlaşmaları yapmaya devam ediyor. Bu yılın Şubat ayında Kıbrıs Rum Yönetimi’nin bir İtalyan şirketine bölgede doğalgaz aratma çalışmalarının Türkiye’nin kararlılığıyla ve müdahalesiyle engellendiği hatırlarda. Yine Türkiye’nin Kıbrıs Rum Yönetiminin Exxon Mobil şirketiyle yapmaya çalıştığı doğalgaz arama çalışmalarını da engellemek için harekete geçtiği biliniyor. Fatih sondaj gemisinin önümüzdeki dönemde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin TPAO’ya ruhsat verdiği bölgelerde çalışacağı basın haberleri içinde yer alıyor.

Geçtiğimiz kısa dönem içinde deniz yetki alanları konusunda Türkiye-Yunanistan ilişkilerini doğrudan ilgilendiren bir gelişme de, Ege Denizi’nde karasularının genişliği konusunda Atina’da alınan (daha doğrusu alındığı Yunan basınında bildirilen ve akılları ciddi şekilde karıştıran) kararlardı. Yunanistan Dışişleri Bakanı Nikos Kotzias’ın istifa ettiğinin açıklandığı 17 Ekim gününden kısa bir süre sonra Atina’dan gelen Ege’deki bazı bölgelerde Yunan karasularını 6’dan 12 mile çıkartan bir kararnamenin Cumhurbaşkanlığına sevk edildiği, ancak Başbakan Çipras’ın bu kararnameyi (daha sonra Parlamento onayına sunmak üzere) engellediği yönündeki haberler ciddi bir durumu (ve bazı soru işaretlerini) ortaya çıkarttı.

Cumhurbaşkanlığına gönderilen ve daha sonra geri çekildiği (Yunan basınında) bildirilen kararnamenin Ege Denizi’nin batısında Girit ile Mora Yarımadası arasındaki bölgeyi ve buradaki adaları ilgilendirdiği anlaşılıyor. Başbakan Çipras’ın kararnameyi geri çekmesinin şu anda Ege Denizi’nde bir krizi engellediğini söylemek mümkün. Yunanistan ana muhalefet partisi de 12 mil çıkışının ne anlama geldiğini sorguluyor. Kararnamenin şu veya bu şekilde (Yunanistan) Parlamentosuna gönderilmesinin Ege Denizi’nde Türkiye ile Yunanistan arasında yeni büyük bir krizin çıkmasına sebep olacağı ise açık.

Nitekim Ankara’dan olayla ilgili beklenen tepkinin gelmesi de gecikmedi. Ankara, Yunanistan’ın “karasularını kademeli olarak genişletmesini” kabul etmeyeceğini, “ikili bir mutabakat olmadan” Ege’de tek taraflı adımlar atılmasına müsamaha göstermeyeceğini açıkladı. Ankara, Yunanistan’ı tek taraflı girişimlere kalkışmaması konusunda uyarırken, aynı zamanda 1995 tarihli Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin aldığı kararı Atina’ya hatırlattı. Bu Meclis kararı bilindiği gibi Yunanistan’ın Ege Denizi’nde karasularını 6’dan 12’e mile çıkartmasının “savaş sebebi” sayılacağını ve Türkiye’nin gereğini yapacağını bildiriyor.

Türkiye’nin bu tepkisi Ankara’nın Ege Denizi’nin hiçbir bölümünde Yunanistan’ın karasularını, Türkiye ile görüşülmeden ve Ege Denizi’nde yaşanan tüm sorunlar konusunda ikili bir anlaşmaya varılmadan, 12 mile çıkartmasına razı olmayacağını açıkça gösteriyor. Ankara, Yunanistan’ın hiçbir konuda Ege Denizi’nde tek yanlı kararlar alamayacağını savunuyor ve Yunanistan’ın tek taraflı olarak alacağı kararlarla Ege Denizi’nde dengeleri (daha da) kendi lehine çevirmesine izin vermeyeceğini belirtiyor.

Daha önce 1970’li yıllarda Ege Denizi’nde yaşanan krizler sırasında Türkiye ile Yunanistan arasında varılan (doğrudan Ege kıta sahanlığı konusuyla ilgili) Bern Mutabakatı da, iki ülkenin Ege Denizi’nde tek yanlı girişimlerde bulunmamasını ve sorunları görüşmeler yoluyla çözmesini öngörüyor. Yunanistan’ın Ege Denizi’nin herhangi bir bölgesinde karasularını 12 mile çıkartması (karasuları ile kıta sahanlığı arasındaki doğrudan bağ nedeniyle) Bern Mutabakatının ruhuna aykırı olacak ve Türkiye’nin karşı önlem ve eylemlerine yol açacak.

Yunanistan’ın 1987 yılında Bern Mutabakatına uymayacağını açıklamasının iki ülke ilişkilerinde nasıl bir sonuç yarattığını, sonuçta iki ülke Başbakanlarının (Özal ve Papandreou) Davos’ta bir araya gelerek, Bern Mutabakatının geçerli olduğunu teyit etmelerinin Atina’da gayet iyi hatırlanması lazım. Bern Mutabakatı bugün de geçerli ve Atina’nın buna (Mutabakatın iki tarafın da Ege Denizi’nde tek taraflı girişimlerle tansiyonu yükseltmemesi esasına dayanan temel anlayışına) uymamasının yeni krizlere ve tırmanmalara sebep olacağı çok açık.

Unutulmaması gereken diğer bir husus da Yunanistan’ı Bern Mutabakatını kabul etmeye mecbur bırakan gelişmeler. Türkiye’nin 1974 yılında Ege Denizi’ndeki kıta sahanlığıyla ilgili haklarını kullanmak üzere harekete geçmesi üzerine Yunanistan’ın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi ve Uluslararası Adalet Divanı’na yaptığı başvuruların kabul edilmemesi ve Yunanistan’ın Ege sorunlarını halletmek amacıyla Türkiye ile ikili görüşmelere başlamak zorunda kalması. Yunanistan’ın, BM Güvenlik Konseyi’nden ve Uluslararası Adalet Divanı’ndan istediğini alamayınca, Ege Denizi’ndeki sorunları Türkiye ile görüşmek durumunda kaldığı biliniyor. Esasen iç içe ve bağlantılı Ege sorunlarını birlikte ele almak, görüşmek ve çözüm yolları üretmekten başka iki ülke önünde ayrı bir seçenek bulunmadığı da açık. Türkiye ile Yunanistan arasındaki (istikşafi adı verilen) görüşmeler uzun bir zamandan beri devam ediyor. Ege sorunlarının çözümü de (uluslararası toplumun da işaret ettiği şekilde) tek taraflı kararlar ve zorlamalarla değil, ancak bu ikili görüşmelerle mümkün.

Atina’nın iki ülke arasındaki “istikşafi” görüşmelere ve Ege Denizi’ndeki sorunların birbirleriyle olan açık bağlantılarına rağmen, karasularının genişliği konusunu Yunanistan’ın tek taraflı karar verebileceği bir konu ve egemenlik hakkı olarak görmeye (ve takdim etmeye) çalıştığı da biliniyor. Halbuki Ege yarı kapalı bir deniz ve çok sayıdaki adadan doğan özel şartları var. Bu sebeple Ege’deki iki kıyı ülkesinin de (bu denizle ilgili) tek taraflı kararlar almaması, oldubittiler yaratmaması ve Ege’deki şartları daha da zorlaştırmaması gerekiyor.

Yunanistan’ın (istikşafi görüşmeler sonuçlanmadan ve Türkiye’nin onayı alınmadan) Ege Denizi’nin herhangi bir bölgesinde karasularını 12 mile çıkartma girişiminin Türkiye tarafından kabul edilmeyeceği açık. Ankara’dan gelen 1995 Meclis kararına da atıfta bulunan açıklamaların anlamı ortada. Yunanistan’ın böyle tek taraflı bir karar alması halinde Türkiye’nin misillemede bulunabileceği bir yol daha var. Türkiye Yunanistan’ın tahrik edici (ve Ege’deki dengeleri daha da kendi lehine çevirmeyi amaçlayan) böyle bir adımına 1936 yılında Yunanistan’ın Ege’deki karasularını 3 milden 6 mile çıkartan kararnamesini de tanımadığını (ve Lozan Barış Anlaşmasında belirtildiği gibi) Ege Denizi’nde karasularını genişliğini 3 mil olarak kabul ettiğini açıklayabilir.

Türkiye bugün zaten Yunanistan’ın Ege Denizi’nde hava sahasını 3 milden 10 mile çıkartan 1931 tarihli kararnamesini de tanımıyor ve Yunanistan hava sahasını karasularının genişliği kadar kabul ediyor. Yunanistan’ın 1936 yılında çıkarttığı ve Ege Denizi’nde dengeleri Yunanistan lehine çeviren kararnamenin de tek yanlı ve Türkiye ile istişare edilmeden alındığı biliniyor. Osmanlı İmparatorluğu tarafından İtalya’ya bırakılan 12 Ada’nın daha sonra (2. Dünya Savaşı’nın bitiminde) Yunanistan’a geçmesiyle Ege’de Türkiye ile Yunanistan arasında kurulan dengenin daha da fazla Atina lehine çevrildiği açık. Türkiye’nin Ege Denizi’ndeki dengelerle tek taraflı (daha da fazla) oynanmasına izin vermeyeceğini (bu husus Atina tarafından tam olarak anlaşılıncaya kadar) Ege Denizi’ndeki haklarını korunmak için gereken ne ise yapacağını göstermeye devam etmesi gerekiyor.        

X