"Oğuz Çelikkol" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Oğuz Çelikkol" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Oğuz Çelikkol

“Dost” ve “düşman”

Uluslararası ilişkilerde her ülke diğer devletleri “dost” ve “düşman” olarak görür. Dost ve düşman nitelendirmeleri yanında diğer ülkeler “müttefik”, “ortak” “hasım” ve “rakip” gibi gruplar içinde de sınıflandırılır. Bu sınıflandırmalar ülkeler arası ilişkilerde olduğu gibi halklar arası ilişkiler için de geçerlidir.

Konuya Türkiye açısından bakarsak örneğin Pakistan Türkiye için gerek devlet gerek halk düzeyinde daima “dost” olarak görülmüştür. ABD ile İngiltere arasında daima “özel ilişkiler” mevcut olmuş; ABD bağımsızlığını İngiltere’den kazanmasına rağmen, Amerikan ve İngiliz halkları arasındaki “kültürel yakınlık” daha sonra “müttefiklik” ve “ortaklık” ilişkisine dönüşmüştür.

İngiliz devlet adamı Winston Churchill’e atfedilen, uluslararası ilişkilerde “devamlı dostluklar ve düşmanlıklar yoktur, sadece devamlı menfaatler vardır” sözü büyük ölçüde sahadaki durumu yansıtmaktadır. Siyasi tarihe baktığımızda ülkelerin “dostları” ve “müttefikleri” sürekli olarak değişmekte, “dostlar ve müttefikler” “düşman ve hasıma” (veya tam tersine) dönüşebilmektedir.

ABD, 2. Dünya Savaşı sırasında Almanya ve Japonya ile savaşmış, ama bu iki ülke savaş sonrasında ABD’nin en yakın “müttefiki ve ortağı” durumuna gelmiştir. 2. Dünya Savaşı sırasında ABD’nin “müttefiki” olan Sovyetler Birliği ise savaştan sonra Vaşington için en büyük “düşman” durumuna girmiş; ABD ile Sovyetler Birliği arasında “Soğuk Savaş” başlamıştır.

Siyasi tarihe baktığımızda ülkelerin “dost” ve “düşman” gruplarına soktukları ülkelerin devamlı olarak değiştiği doğrudur. Osmanlı İmparatorluğu döneminde Rusya “hasım” ülke olarak Osmanlı dış politikasının “odak” noktasında olmuş; Osmanlı İmparatorluğu ve Osmanlı toprak bütünlüğü için en büyük “tehdit” Rusya’dan gelmiştir.

Buna karşılık Batı emperyalizmine karşı verilen Türk İstiklal Mücadelesi sırasında Sovyetler Birliği “dost” ve “ortak” statüsüne gelmiştir. Bu durum 2. Dünya Savaşı sonrasında yeniden değişmiş, Türkiye “Soğuk Savaş” döneminde Batı kampı içinde yer almış; Ankara için Sovyetler Birliği tekrar “düşman” ve “hasım” grubuna girmiştir.

Ülkelerin “dost” ve “düşman” ile “ortak” ve “rakip” gruplandırmalarında “milli menfaatlerinin” başta rol oynadığı açıktır. Bir ülkenin “milli menfaatlerinin” ne olduğu ise o ülkeyi yönetenler tarafından tespit edilmektedir. Serbest seçimlerin yapıldığı, yönetimlerin “gerçek” seçimlerle geldiği, çok partili “demokratik” ülkelerde “milli menfaatlerin” tespitinde, böylece son sözü o ülkenin halkı söylerken; totaliter rejimlerde son söz “elit bir grubun”, bir “partinin”, bir “ailenin” veya bir “kişinin” eline bırakılabilmektedir.

Soğuk Savaş sırasında iki kutuplu bir Dünya’da ülkelerin “dost” ve “düşmanları” oluşturmalarının çok daha kolay göründüğü, Dünya’nın sadece siyasi üstünlük değil ideolojik üstünlük mücadelesine de sahne olduğu bu dönemde ülkelerin Vaşington ve Moskova çevresinde gruplaştıkları izlenmektedir. Ancak, Soğuk Savaşın bitmesinden ve Dünya’nın tekrar (2. Dünya Savaşı öncesi benzeri) çok kutuplu bir sisteme doğru değişmesinden sonra ülkelerin dış politikalarında “dost” ve “düşman” gruplaştırmaları da daha zorlaşmış, “çelişkili” bir görünüm almıştır.

Dünya’mızda zamanımızda da ülkeler arasında “dost”, “düşman”, “ortak”, “hasım” ve “rakip” gruplaması sıklıkla değişmekte, farklılaşmaktadır. Bu durumun iyi örneklerinden biri 70’lı yıllardan sonra ABD-Vietnam-Çin arasında yaşanmıştır. Vietnam Savaşı ABD’de derin izler bırakmış, ABD için “düşman” statüsündeki Vietnam, 1990’lı yıllarda Çin’e karşı işbirliği içine girebilecek “ortak”  bir ülke durumuna gelmiştir.

Başkan Trump’ın Dünya’ya bakışının kendisinden önceki tüm ABD Başkanlarından çok farklı bir yaklaşım ortaya koyduğuna işaret edilmektedir. Trump’ın Almanya çevresinde oluşan AB’yi ABD’nin orta ve uzun dönemli menfaatleri için büyüyen bir tehdit olarak gördüğünü; Trump’ın gözlerinde NATO müttefikliğinin farklı bir anlam ifade ettiğini gösteren işaretler artmaktadır.

Bu çerçevede, Türk dış politikasına bakıldığında sürekli olarak gündeme getirilen “eksen kayması” görüşü de esasında bir anlam ifade etmemektedir. Türkiye’nin de diğer ülkeler gibi dış politikasını oluşmakta olan çok merkezli uluslararası sisteme uydurması, “dost ve ortak” “düşman, hasım ve rakip” seçiminde gerekli olan “ayarları” yapması zaten bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır.

Kaldı ki Türkiye dış politikasında “ayarlamalar” yapmaya Batılı “müttefikleri” tarafından zaten zorlanmaktadır. Türkiye, 2 NATO “müttefiki” ülke (Almanya ve Fransa) tarafından (çeşitli bahanelerle) Avrupa bütünleşmesi dışında tutulmaktadır. Artık bu 2 ülkenin Türkiye’yi “müttefik” ve “ortak” olarak mı yoksa (düşman olmasa da) ”hasım” veya “rakip” olarak mı gördükleri bile açık değildir.

1990 yılında Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra bağımsızlığını kazanan 3 ülke (Litvanya, Estonya ve Letonya)  ve Varşova Paktının yıkılmasından sonra Rusya’nın kontrolünden çıkan 6 ülke (Polonya, Çekya, Slovakya, Macaristan, Romanya, Bulgaristan) hazır olsunlar veya olmasınlar Avrupa Birliği üyesi yapılmışlardır.

AB’nin Balkanlar’daki genişlemesi de 1990’dan sonra hızlanmış; eski Yugoslavya’nın yıkılmasından çıkan 2 ülke (Slovenya ve Hırvatistan) üyeliğe alınırken; Arnavutluk, “Kuzey” Makedonya, Karadağ’ın AB’ye (anlaşmalarla) bağlanması sağlanmış, sorunlu Bosna-Hersek ve Sırbistan büyük ihtimalle en sona bırakılmıştır. Böylece Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un geçen yıl bir konuşmasında vurguladığı gibi Balkanların AB kontrolüne sokulması tamamlanmaktadır.

Türkiye’nin de eski Varşova Paktı üyesi ülkelerle AB üyeliğine “aday” ülke olduğu 2000’lı yıllarda Şam’da Büyükelçi idim. Bu dönemde bu ülkelerle birlikte AB-Aday ülkeler toplantıları düzenlenir, AB ile Aday ülkelerin dış politika alanında AB dışında “işbirliği ve eşgüdüm” yapmaları “amaçlanırdı”. Bugün bu toplantılara katılan ülkelerin (Türkiye dışında) tamamı AB üyesi olmuş; Türkiye’nin AB üyeliği ise (çeşitli bahanelerle) sürekli olarak engellenmiştir.

AB’yi yönlendiren ülkelerin Türkiye’yi (Türkiye ne yaparsa yapsın) AB üyeliğine almayacağına inanlar herhalde bugün artık büyük çoğunluktadır. Türkiye çok önce AB üyelik sürecine başlamasına rağmen, bütün Baltık, tüm Doğu Avrupa ve (Yunanistan dahil) Balkan ülkelerinin bir kısmının (Almanya ve Fransa’nın isteği doğrultusunda) AB üyeliğine sokulmasını izlemek durumunda bırakılmıştır.

Daha da kötüsü, Türkiye, AB’nin Kıbrıs Rum Yönetimi’ni üyeliğe kabul ederek Kıbrıs sorununda açıkça taraf almasını ve Kıbrıs’ta tek devletli federal bir çözümü tamamen engellemesini de görmüştür. AB’nin bölünmüş bir Kıbrıs’ı, kendi kurallarını da çiğneyerek, AB üyeliğine kabulünün Yunanistan ve Kıbrıs Rum Yönetiminde “enosisin” AB üyeli içinde gerçekleştiği fikrini ortaya çıkarttığına şüphe yoktur. AB’nin bu yanlış tutumu nedeniyle Kıbrıs’ta artık tek kalıcı çözüm “iki devletli” olarak ortaya çıkmaktadır.

Kıbrıs Rum Yönetimi dahil bütün eski Varşova Paktı ve Balkan ülkelerinin çoğunluğu AB üyeliğine alınırken, AB kasti olarak Türkiye’nin üyelik sürecini ve Türkiye ile ilişkileri dondurmuştur. Avrupa’da artan yabancı düşmanlığı, ırkçılık ve İslamafobya’nın vardığı seviye ile birlikte, AB-Türkiye ilişkileri Gümrük Birliğinin yenilenmesi ve genişletilmesi gibi iki tarafın da yararına olacak gelişmeleri bile gerçekleştiremeyecek bir seviyeye getirilmiş bulunulmaktadır.

Türkiye’nin mevcut “müttefikleri” ile yaşadığı tek sorun AB ile sınırlı değildir. Türkiye’nin ABD ile ilişkilerinde son beş-altı yıldır ciddi sorunlar yaşanmaktadır. ABD’nin Suriye’de izlediği politika son 5 yıldır değişim göstermekte, ABD’nin PKK’nın Suriye uzantısı PYD-YPG ile Suriye’de kurduğu “ortaklık” Türkiye’nin güvenliğini ciddi şekilde tehlikeye düşürmektedir.

Artık ABD’nin Suriye’de rejim değişikliği istemediği, Suriye’yi bölmeyi hedeflediği daha açık olarak görülmekte, Suriye’deki ABD varlığının (Başkan Trump’ın bütün söylem ve vaatlerine karşılık) devam ettirilmek istendiği ortaya çıkmaktadır. ABD’nin bölgede Kürt “kartını” ne seviyelere kadar oynamaya devam edeceği bazı başkentlerde endişe ile izlenmekte, ABD’nin Orta Doğu politikası her geçen gün biraz daha İsrail Başbakanı Netanyahu’nun istekleri doğrultusuna çekilmektedir.

Ankara-Vaşington birbirlerini hala “stratejik ortak”, “müttefik” olarak görme isteğini (ve söylemini) ortaya koysalar da, sorunlar büyüme eğilimindedir. Kendisine karşı verdiği sözleri tutmayan, “oyalama taktiklerine” girişen Vaşington’a karşı Ankara’nın güveni artık kaybolmuş gibi gözükmektedir. Türkiye-AB ilişkileri kadar Türkiye-ABD ilişkilerinin de geleceği konusunda ciddi soru işaretleri ortaya çıkmış olup; bunu düzeltmenin yolu Berlin ve Vaşington’dan geçmektedir.

Başkan Trump kısa bir süre önce Ankara ile Vaşington hattında yaşanan S-400’ler krizinden kendisinden önceki Obama Yönetimini sorumlu tutmuştur. Gerçekten de Obama Yönetimi Türkiye’nin ihtiyacı bulunduğunu gayet iyi bilmesine rağmen Türkiye’ye Patriot Hava Savunma Sistemini satmamış, Türkiye’yi alternatifler aramaya ve bu konuda Rusya’ya yönelmeye zorlamıştır.

Başkan Trump’ın bunun hata olmasını kabul etmesine rağmen, şimdi kendi Yönetimi’nin yeni nesil savaş uçakları konusunda aynı “hatayı” yapmakta olması dikkat çekici ve “ironidir”. ABD doğru olmadığını kendisinin de bildiği “gerekçelerle” Türkiye’yi F-35 savaş uçakları üretim programından çıkarmakta, Türkiye’ye F-35 savaş uçağı satmayı durdurmaktadır. Bu adımıyla Vaşington’un Türkiye’yi yeni nesil savaş uçağı ihtiyacını karşılamak amacıyla başka alternatifler aramaya ittiğini görmemesi imkanı bulunmamaktadır.

Türkiye’nin elinde bölgesinde hava hakimiyetini kurmasını sağlayan Amerikan F-16 ve F-4 savaş uçakları bulunmakta; hala uçabilenler de dahil F-4 savaş uçaklarının kısa sürede değiştirilmesi gerekmektedir. Türkiye bu amaçla çok uzun süre önce Amerikan (beşinci nesil) F-35 savaş uçakları ile ilgilenmiş, bu uçaklardan 100 adet satın aldığı gibi, Türkiye’de üretilen parçalarla proje ortakları arasında yer alarak, uçakların üretimine de katılmıştır.

Vaşington’un (parasını ödemeye başlamış olmasına rağmen) Türkiye’ye F-35 savaş uçaklarını satmaması halinde, Türkiye’nin hava savunma sistemi konusunda olduğu gibi, şimdi de savaş uçağı alımı için alternatifler aramaya zorlanacağı açıktır. Rusya bu konuda da, ABD’nin yarattığı boşluğu doldurmak için harekete geçmiş, Türkiye’ye en iyi şartlarla S-400 füzelerini sattığı gibi şimdi de, SU-57 uçaklarını satmaya hazır olduğunu ortaya koymuştur.

Her konuda olduğu gibi F-35 konusunda da Vaşington’dan farklı sesler, birbiriyle çelişkili açıklamalar gelmeye devam etmektedir. ABD’nin F-35 konusunda bugün atacağı yanlış adımların kısa bir süre içerisinde ABD-Türkiye ilişkilerinde (yeni) büyük bir sorun haline geleceği açıktır. Vaşington ve Berlin’in bugün atmakta oldukları yanlış adımların gelecekte Türkiye-Batı ilişkilerini daha da kötüye götürmemesi, olumsuz şekilde etkilememesi, bu ülkelerde “Türkiye’yi kim kaybetti” tartışmalarını açmaması imkanı bulunmamaktadır.

Batı Dünyasının önde gelen ülkelerinin bir an önce yeniden bir Türkiye değerlendirmesi yapmaları; Türkiye’nin güçlenmesini ve bölgesinde oynadığı rolü engellemelerinin imkanının bulunmadığını görmeleri gerekmektedir. Batının güçlü ülkelerinin ancak çok merkezli uluslararası bir sistemde de Türkiye’ye olan ihtiyaçlarının devam ettiğini anlamaları, Türkiye’nin büyümesini ve uluslararası sistemde oynadığı rolün artmasını engellemeye çalışmak yerine, Türkiye ile “işbirliğini” ve “ortaklığı” seçmeleri Türkiye-Batı ilişkilerinin yeni bir döneme girmesini sağlayabilecektir.   

Almanya’nın ülkede hızla büyüyen ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve İslamafobya nedeniyle Türkiye politikasını doğru yöne çekebilmesinin; ABD’nin Vaşington’da seslerini giderek arttıran ve sayıları artan Türkiye karşıtı lobilerin Türkiye-ABD ilişkilerini sabote etmesinin engellenmesinin giderek zorlaştığına inananların sayısı artmaktadır. Bu dönemde Türkiye’nin bölgedeki menfaatlerini korumaya ve dış politikasını değişen uluslararası şartlara uydurmaya devam ederken, zor şartlardan geçen Batı’ya karşı, mümkün olduğu ölçülerde, toleranslı olmaya devam etmesi en iyi yol olarak görünmektedir.       

 

X