"Oğuz Çelikkol" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Oğuz Çelikkol" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Oğuz Çelikkol

Dikkatler neler üzerine toplanıyor

Bu hafta bütün dikkatlerimiz 3 ve 4 Aralık günlerinde Londra’da yapılacak NATO Zirvesinde olacak. NATO kuruluşunun 70. yılını kutluyor. NATO’nun 1949 yılında kuruluşundan bu yana Dünya o kadar çok değişti ki NATO’nun da değişmemesi zaten imkansızdı.

Her şeyden önce 1949 yılında 12 olan NATO üye ülke sayısı bugün 29’a çıkmış durumda. NATO 1949-1990 yılları arasında 41 yıl boyunca yaşanan Soğuk Savaş’ın galibi. 1955 yılından itibaren NATO’nun rakibi ve “düşmanı” olan Varşova Paktı’nın 1991 yılında dağılması ve Varşova Paktı üyesi olan 6 Doğu Avrupa ülkesinin de “taraf değiştirerek” NATO’ya katılmış olması bile NATO’nun “zaferini” açıkça gösteriyor.

NATO’nun 2. Dünya Savaşı’ndan sonra (1945’te) Avrupa ortalarına kadar gelen Batı-Doğu sınırını yeniden (1990’lı yıllarda) Avrupa’nın doğusuna itmesi bile Soğuk Savaş’ın kazanılmasının bir “sonucu”. Bugün Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra bağımsızlığını kazanan 15 ülkeden 3’ü (Estonya, Letonya ve Litvanya) NATO üyesi, 2’si (Ukrayna ve Gürcistan) NATO üyesi olmak için büyük bir çaba harcıyor.

NATO ile Rusya arasındaki çekişme artık Avrupa ortalarında değil, eskiden Sovyetler Birliği içinde yer alan Ukrayna’da, Gürcistan’da, Moldova’da yaşanıyor. Buna rağmen Putin yönetiminde, büyük bir askeri güce sahip Rusya’nın yeniden ortaya çıkması Avrupa ülkelerinde “telaş” ve “tedirginlik” yaratıyor.

Bu nedenle Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un, Fransa’nın geleneksel NATO karşıtlığını ortaya koyan, NATO’nun “beyin ölümü gerçekleşmiştir” açıklaması diğer Avrupa başkentlerinde akis bulmuyor, paylaşılmıyor. Macron’un NATO “açıklamasına” ilk karşı çıkan ülkenin Almanya olması da şaşırtıcı değil.

Almanya güçlü bir NATO’yu kendi menfaatleri ve Avrupa’nın (Rusya’dan) savunulması (korunması) için “gerekli” görüyor. Fransa’nın Avrupa’nın kendi ordusunu “kurması” ve ABD’den biran önce “kurtulması” yönündeki görüşleri Berlin tarafından paylaşılmıyor. Berlin ile Paris arasındaki görüş ayrılıkları NATO’yla ilgili konularla da sınırlı değil.

Almanya, Cumhurbaşkanı Macron’un son Avrupa Birliği Zirvesi’nde Kuzey Makedonya ve Arnavutluk’la üyelik müzakerelerinin başlamasını veto etmesinden hiç de “memnun” değil. Berlin, özellikle Kuzey Makedonya ile üyelik müzakerelerinin başlaması gerektiği görüşünde ve Fransa’nın iç politika

saikleriyle AB’nin Balkanlar’daki genişlemesinin “önünü kesmesini” uygun bulmuyor.

İşte Londra NATO Zirvesi böyle bir ortamda yapılıyor ve NATO içi çekişmeler ve görüş ayrılıkları nedeniyle, dikkatler Zirve’ye ve Zirve marjında yapılacak ikili ve çok taraflı temaslara çevrilmiş durumda. Bu arada Fransa eski Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin İspanya’da yapılan bir toplantıda sarf ettiği sözler de NATO Londra Zirvesini takip edenlerin dikkatlerinden kaçmış değil.

Sarkozy’nin, Avrupa’nın artık Dünya politikasının odak noktasında olmadığı, Dünya’nın eksen değiştirdiği yönündeki sözleri gerçeği yansıtıyor. Bu durum öyle çok yeni bir gelişme de değil. Avrupa’yı merkezine alan Dünya haritaları yerine Pasifik Okyanusunu merkez alan haritalara geçilmekte olduğu yönünde işaretler zaten oldukça uzun bir zamandan beri mevcut.

Bunda Çin’in siyasi, askeri ve ekonomik bir süper güç olarak ortaya çıkışının doğal olarak önemli bir rolü var. Obama döneminden beri ABD’nin Pasifik Okyanusu’ndaki çıkarlarını ön plana çıkarttığı izleniyor. Ancak Dünya’daki eksen kaymasında Avrupa’nın yaptığı hatalar da önemli bir rol oynuyor. Burada aralarında Sarkozy ve Macron’un da bulunduğu siyaset adamlarının popülist politikaları ön planda görülüyor.

Avrupa dinamizmini kaybediyor; yabancı düşmanlığı, İslam karşıtlığı, ırkçılık Avrupa’da bu kıtanın Dünya’daki etkinliğini sınırlayan iç hastalıklar olarak yayılıyor. Türkiye kasti olarak Avrupa Birliği dışına itilerek Avrupa dinamizmine büyük bir darbe indiriliyor. Merkel gibi Avrupa’ya göçmen akımının sonuçta Avrupa için yararlı olacağını gören, Suriye göçmen krizini doğru yönetmeye çalışan politikacılar yalnız bırakılıyor ve seçmen tarafından “cezalandırılıyor”.

Sarkozy, Dünya’daki eksen kayması gerçeğini ve bunun Avrupa’ya yaptığı etkileri görüyor; ama bu duruma içlerinde kendisinin de bulunduğu Avrupalı politikacıların, iç politika kaygılarıyla, sebep oldukları gerçeğini “her nedense” görmezden geliyor, “rahatlıkla” bir tarafa bırakıyor. Kendisi gibi Fransız politikacıları ırkçı Fransız sağını, Fransa’daki aşırı uçları ve grupları memnun edebilmek için, Avrupa’nın dinamizm ve etki kaybetmesine sebep olan her türlü politikayı desteklemeye devam ediyor.

Tam Londra’daki NATO Zirvesi’nden önce Fransız Cumhurbaşkanı Macron’un Türkiye’nin NATO üyeliği ve Ankara’nın NATO’dan işbirliği beklememesi gerektiği yönündeki sözlerinin de bu çerçevede değerlendirilmesi gerekiyor. Fransa gibi, terörizmle mücadele gerekçesi altında, Afrika’da eski sömürgelerinde binlerce

asker bulunduran bir ülkenin, Türkiye’nin hemen güney sınırlarında oluşan terör kuşağından endişe duymasını ve harekete geçme sebeplerini anlamaması (veya anlamazlıktan gelmesi) bu ülkenin Türkiye karşıtlığını ne ölçülere taşıyabileceğini gösteriyor.

Geçen hafta hızlı bir şekilde değişen gelişmelerin yaşandığı bir ülke de Irak oldu. Türkiye’de dikkatler 2 sebepten dolayı Irak üzerine çevrildi. Bu gelişmelerden birincisi Kuzey Irak’tan Türkiye’ye gelen misafirdi. Irak Kürt Bölgesi Yönetimi (IKBY) Başbakanı Mesrur Barzani geçen hafta Ankara’yı ziyaret etti ve Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu ile görüşmeler gerçekleştirdi.

IKBY, Türkiye için PKK ile Kuzey Irak’ta gerçekleştirilen mücadelede gerekli. PKK’nin Kuzey Irak’ta bulunmaması ve Irak’tan temizlenmesi konusunda IKBY Ankara’ya destek sağlıyor. Diğer yandan Türkiye’nin Irak’la gerçekleştirdiği ekonomik işbirliğinin, ticaretin büyük bir kısmı da IKBY ile yapılıyor. IKBY’den (IKBY Başkanı Neçirvan Barzani ve Başbakanı Mesrur Barzani’den) Türkiye’nin Suriye’de PKK’ya karşı yürüttüğü operasyonlara gelen tepkiler de olumlu.

Türkiye, her zaman, Irak ve Suriye’de Kürtlere karşı bir tutum içinde bulunmadığını; Türkiye’nin bölgedeki probleminin PKK terör örgütüyle olduğunu ve PKK ile mücadele ettiğini zaten söylüyor. Ankara’nın IKBY ile yürüttüğü iyi ilişkiler ve işbirliği bu durumun çarpıcı bir örneği. IKBY, Irak Anayasasının sınırları içinde kaldığı sürece, Ankara için IKBY ile yakın ilişkiler kurmak hususunda bir sorun bulunmadığı da anlaşılıyor.

Türkiye’de dikkatlerin Irak’a çevrilmesinin diğer sebebi ise Irak’taki karmaşanın daha da büyümesi ve halkın sokaktaki tepkisinin İran’a yönelmesi olarak ortaya çıkıyor. Irak’ta sokak gösterileri bir süreden beri devam ediyor, şiddete dönüşen olaylardaki can kaybı da büyüyor. Irak’ta halk kamu hizmetlerinin yetersizliği, ekonominin bozukluğu ve işsizlik, ülkede yaygın olan yolsuzluklar nedeniyle sokaklara dökülmüş vaziyette.

Irak’taki olayların ilginç bir yanı sokak gösterilerinin ve çatışmalarının ülkede Şii nüfusun yoğun olduğu güney bölgelerine yayılmış olması. Irak Şii toplumunun Irak’ı yöneten Şii politikacılardan memnun olmadığı; halk tepkisinin Şii yöneticilerden, ülkedeki yönetimi ve egemen çevreleri destekleyen İran’a doğru yayıldığı izleniyor.

Geçen hafta Irak’ın Şii bölgelerinde hükümet karşıtı gösterilerin Necef’teki İran Başkonsolosluğunu hedef alması, Başkonsolosluğun yakılması ilgi çekici bir tabloyu ortaya çıkartıyor. Esasında bu Iraklı Şii göstericilerin İran’ı ilk defa hedef

almaları da değil. Ama Necef, Irak Şiiliğinin merkezi niteliğinde ve Irak Şii dini lideri Ali Sistani de Necef’te yaşıyor. Durum Irak’ın Şii kesimlerinde İran’ın mezhepçi ve yayılmacı politikalarının destek bulmadığını; Şii toplum içinde İran’ın Irak’a karışan politikalarına karşı tepkinin arttığını gösteriyor.

İran, beklenebileceği gibi, Irak’taki durumdan ve Irak’ta kendisine karşı artan tepkiden ABD’yi ve dış unsurları sorumlu tutuyor. Esasında hem Tahran’dan hem de Vaşington’dan gelen açıklamalar bu iki ülkenin Irak’ta büyüyen huzursuzluktan diğer tarafı sorumlu tuttuğunu gösteriyor. Irak’ta bu ülke üzerinde büyük etkisi olan ABD ve İran’ın yaygın bir güç mücadelesi içine girdikleri doğru; ama dış müdahalelere Irak halkının tepkisi de giderek büyüyor.

ABD kadar İran’ın da Irak’ta askeri varlığı bulunuyor. Halen ABD’nin Irak’ta 5 bin askeri, üsleri bulunduğu, Kuzey Irak’taki ABD askeri varlığının Vaşington tarafından “kalıcı” olarak nitelendiği biliniyor. İran ise Irak’taki askeri varlığını bu ülkedeki Şii milis güçleri, Haşdi Şabi üzerinden yürütüyor. İran Devrim Muhafızları Irak’ta oldukça aktifler. İran’ın Irak’la 13 milyar doları bulan bir dış ticareti olduğu, Irak’ta kullanılan elektriğin üçte birinin İran’dan alındığı biliniyor.

ABD ile İran’ın DEAŞ ile mücadele bağlamında kısa bir süre önceye kadar fazla bir sorunla karşılaşmadan bir arada “yaşayabildikleri” izlenmişti. DEAŞ ile mücadele bittikten sonra Irak’ta dengelerin ne olacağı, ABD ile İran arasında nüfuz ve güç mücadelesinin nasıl yürütüleceği ise büyük bir merak konusuydu. İşaretler Irak üzerindeki Vaşington ile Tahran arasındaki mücadelenin artacağını göstermektedir.

Bu yaz boyunca gelen ve İsrail’in Irak’ta bazı Haşdi Şabi üslerinde bulunan İran Devrim Muhafızları mensuplarına karşı hava saldırıları düzenlediği haberleri şüphesiz ki ilgi çekiciydi. Bu haberler petrol ve doğal gaz bakımından Dünya’nın en zengin ülkeleri arasında bulunan, bölge dengeleri bakımından çok önemli Irak üzerindeki mücadeleye bölgesel güçlerin de katıldıklarına işaret etmektedir.

Irak’ta ne açıklanan reform paketleri, ne de Başbakan Adil Abdülmehdi’nin istifasını Meclis’e sunması sokağın ateşini almış gibi görünmüyor. Irak’ta 2003 yılından bu yana, 16 senedir biriken siyasi, ekonomik, toplumsal sorunların sebep olduğu halk patlamasının önü kesilemiyor. Irak’ın ilk dil olarak Arapça konuşan Şii ve Sünni kesimlerindeki sorunların giderek büyümesi ve ortaya çıkan yıkım Irak’ı giderek yönetilmesi zor bir ülke durumuna getiriyor.

Bağdat’taki siyasi yapının Adil Abdülmehdi yerine yeni bir Başbakan adayı bulup bulamayacağı da bir soru işareti. Vaşington ve Tahran’ın Bağdat’ta Başbakan

olarak görmek istedikleri isimlerin başka olduğu, Irak’ta 2018 yılında yapılan Meclis seçimlerinden sonra Abdülmehdi’nin bir “uzlaşı” ismi olarak ortaya çıktığı hatırlanıyor.

Basında yer alan haberler İran’ın şimdiye kadar Abdülmehdi’nin Başbakanlıktan ayrılmasına karşı çıktığı yönünde. Basında, Tahran’ın Irak Şii kesimi üzerindeki baskısını bu yönde kullandığı, hatta İran Devrim Muhafızlarına bağlı Kudüs Güçleri Komutanı Kasım Süleyman’ın Irak’ta bu yönde temaslar yürüttüğü bildiriliyor. Ancak, aynen Lübnan’da olduğu gibi, Irak’ta da dışardan getirilen ve mezhep ve etnik bölünmeler üzerine kurulan siyasi yapıya tepkilerin giderek arttığı izleniyor.

Irak Şii toplumunun siyasi yapısı içindeki bölünmeler de kesin çizgilerle ortaya çıkmış durumda. Irak Meclisi’ndeki en geniş Şii oluşum olan Sairun Koalisyonunun başı Mukteda el Sadr diğer Şii dini/siyasi liderlerden oldukça farklı bir çizgide; Şii kimliğini değil de Arap kimliğini ön plana çıkartıyor. Geçmişte ABD’nin Irak’ı işgaline en fazla karşı çıkan Iraklı din adamı/siyasetçiler arasında yer alan Sadr, şimdi de İran’ın Irak üzerindeki etkisini arttırmasının yanlış olduğunu düşünüyor ve İran’ı Irak’ta istemiyor.

Irak’ın sorunlarına nasıl çözümler getirilebileceği, ülkedeki ABD ve İran varlığı ve etkisi gibi konularda bölünmüş olan Irak Şii kesiminin, Şii dini ve siyasi yapısının göstericileri tatmin edebilecek, sokakları yatıştırabilecek yeni bir Başbakan ortaya çıkartmasının pek de kolay olmayacağı düşünülüyor. Birçok Iraklı yeni Başbakanın siyasi değil teknokrat olması gerektiği görüşünde. Bağdat’ta yeni bir hükümet oluşmadan sokaklardaki kızgınlığın yatışması ise zor görünüyor. Bu arada Vaşington ve Tahran’ın Irak’a olan “ilgisi”, Irak iç içlerine karışmaları da azalmadan devam ediyor.

X
YAZARIN DİĞER YAZILARI