"Oğuz Çelikkol" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Oğuz Çelikkol" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Oğuz Çelikkol

Balkanlar ve Orta Doğu'da iki gelişme

Bu hafta içinde Türkiye’yi yakından ilgilendiren iki bölgede, Balkanlar ve Orta Doğu’da, iki ilginç ve dikkat çeken gelişme meydana geldi.

Balkanlar’da Sırbistan ile Kosova arasında toprak değişimi görüşmeleri yapıldığı ve iki ülke Başbakanlarının Brüksel’de bir araya geldikleri haberleri basında yer aldı. Görüşmeyi daha ilginç yapan husus Sırbistan Başbakanı Aleksandar Vucic ile Kosova Başbakanı İsa Mustafa’nın Avrupa Birliği gözetiminde bir araya gelmeleriydi. Vucic-Mustafa görüşmesine AB Dış İlişkiler Yüksek Komiseri Federica Mogherini de katıldı.

Sırbistan ile Kosova arasındaki ilişkilerin “yoluna sokulabilmesi” için Kosova’nın ülkenin kuzeyindeki Sırpların çoğunlukta olduğu bir bölgeyi (Mitrovica şehri ve kuzeyi) Sırbistan’a bırakacağı, buna karşılık Sırbistan’ın ülkenin güneyindeki (Kosova’nın doğusundaki) Arnavutların nüfusun çoğunluğunu teşkil ettiği bir bölgeyi (Presevo Vadisini) Kosova’ya vereceği yönündeki haberler basında yer aldı.

Sırbistan-Kosova Başbakanlarının görüşmesinden iki ülke arasında toprak değişimi yapılması yönünde henüz kesin bir karar çıkmamasına rağmen, Vucic-Mustafa görüşmesinin olumlu geçtiği ve Sırbistan-Kosova ilişkilerinin “normale” döndürülebilmesi için “mesafe alındığı” anlaşılıyor.

Belgrad-Priştine ilişkileri, Kosova’nın 2008 yılında tek taraflı bağımsızlık ilanına giden, iç savaştan bu yana kötü. Kosova’nın bağımsızlığı artık uluslararası bir “gerçek” olmakla beraber, Sırbistan Kosova’yı bağımsız bir devlet olarak tanımış, Büyükelçilik düzeyinde diplomatik ilişki kurmuş değil. Sırbistan, Rusya’nın yardımıyla, Kosova’nın Birleşmiş Milletler üyeliğini de engelliyor.

Kosova, 1990-2008 yılları arasında eski Yugoslavya’nın parçalanması ve Yugoslavya Savaşlarının en son parçası. Kosova 1999 yılında patlayan iç savaşa dış güçlerinde katılması ve NATO’nun doğrudan askeri müdahalesi sonucu eski Yugoslavya’da bağımsızlık kazanan son ülke. Bugün eski Yugoslavya’nın yerinde 7 ülke (Sırbistan, Hırvatistan, Slovenya, Bosna, Makedonya, Karadağ ve Kosova) bulunuyor.

Yugoslavya’nın dağılması Soğuk Savaş’ın hemen bitiminde meydana gelen ve uluslararası ilişkileri büyük ölçüde etkileyen 2 gelişmeden biridir. Sovyetler Birliğinin çökmesi ve dağılması bütün uluslararası ilişkileri etkilemiş, bugünkü uluslararası sistemin şekillenmesinde en etkin ve önemli rolü oynamıştır. Yugoslavya’nın sona ermesi ve parçalanmasının da bugünkü uluslararası sistemin oluşumunda ve özellikle Avrupa ve Akdeniz’de uluslararası dengelerin şekillenmesinde oynadığı rol çok büyüktür.

Sovyetler Birliğinin parçalanmasının aksine Yugoslavya’nın bölünmesi çok sancılı olmuş, eski Yugoslavya’dan 7 yeni devlet çıkışı sırasında patlak veren savaşlarda 100 binin üzerinde insan hayatını kaybetmiş, milyonlarca insan evlerini terk ederek yeni kurulan devletler arasında sınır ve ülke değiştirmek zorunda kalmıştır. Özellikle Bosna Savaşı sırasında soykırımı ve savaş suçları işlendiği bugün uluslararası mahkeme kararlarıyla tespit edilmiş durumdadır.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti’nin Soğuk Savaş döneminde uluslararası ilişkilerdeki etkisi de önemlidir. Yugoslavya Devlet Başkanı Tito küçük bir alanda çok etnikli ve dinli bir nüfusa sahip olan ülkede birleştirici bir rol oynamıştır. Karizmatik bir lider olan Tito Yugoslavya’yı bir arada tuttuğu gibi, (Nehru, Nasır, Sukarno ve Nkrumah gibi zamanının liderleriyle birlikte) Bağlantısızlık Hareketini oluşturarak, Vaşington (ABD) ve Moskova (Sovyetler Birliği) odaklı iki kutuplu uluslararası bir sistemde, Yugoslavya’yı ön plana çıkartabilmiştir.

Tito’nun 1980 yılında ölümünden sonra Yugoslavya’da etnik ve dini gruplar arasında sorunlar ortaya çıkmaya başlamış, Soğuk Savaşın bitişi ve komünizmin çöküşü ise Yugoslavya Federasyonunun sonunu getirmiştir. İlk olarak Slovenya ve Hırvatistan ile Sırbistan arasında başlayan çatışmalar ve savaş daha sonra ülkenin diğer bölümlerine de yayılmış, Yugoslavya Federasyonunu oluşturan 6 federe devlet arka arkaya bağımsızlığını kazanmıştır.

Slovenya, Hırvatistan ve Makedonya Yugoslavya’da ilk bağımsızlığını kazanan ülkeler olmuşlardır. Yugoslavya Savaşı daha sonra Bosna’da odaklanmaya başlamış, Müslümanların Ortodoks Hıristiyan Sırplar ve Katolik Hıristiyan Hırvatlarla yoğun olarak bir arada yaşadığı Bosna’da savaş, dış müdahalelere ve NATO’nun doğrudan müdahalesine rağmen uzun sürmüş; Bosna, Müslümanlara karşı işlenen insanlığa karşı savaş suçlarıyla uluslararası kamuoyunun uzun süre dikkatini üzerinde toplamıştır. Bosna da Müslüman, Sırp ve Hırvat federasyonu olarak Dayton Anlaşmasıyla 1995 yılında bağımsızlığını kazanmıştır.

Sırbistan ve Karadağ’ın oluşturduğu federasyon da uzun süre yaşamamış, Karadağ düzenlenen bir referandumdan sonra, 2006 yılında bağımsız bir ülke durumuna gelmiştir. Son olarak Sırbistan içinde otonom bir bölge olan Kosova’da çatışmalar patlak vermiş, Yugoslavya’yı oluşturan 6 federe devlet arasında yer almamasına rağmen, Arnavutların çoğunlukta olduğu Kosova da 2008 yılında, Kosova Meclisi’nin aldığı bir kararla, tek taraflı olarak bağımsızlık ilan etmiştir.

Yugoslavya’nın 7 bağımsız devlete bölünmesi Avrupa’nın güneydoğusundaki dengeleri tamamen değiştirmiş gözükmektedir. Bugün oldukça küçük bir alanı kapsayan Balkan Yarımadası’nda (470 km2) 11 devlet bulunmaktadır. Avrupa’daki topraklarıyla bir Balkan devleti de olan Türkiye ile birlikte bu sayı 12’ye çıkmaktadır.

Yugoslavya’nın dağılmasıyla Balkanlar’da kökleri geçmişe kadar giden rekabet ve anlaşmazlıklar ortaya çıkmıştır. Bunlardan en ilginci, daha önce bir yazımda ele aldığım, Yunanistan ile Makedonya arasındaki “isim” sorunudur. Bugün Balkanlar Avrupa Birliği ile Rusya arasında bir rekabete de sebep olmaktadır. Fransa Cumhurbaşkanı Macron kısa bir süre önce Rusya ve Türkiye’nin Balkanlar’da çok aktif olduklarını, AB’nin Rusya ve Türkiye’nin Balkanlar’da önünü kesmek amacıyla biran önce harekete geçmesi gerektiğini vurgulamıştır. Macron’un Rusya’yı (önü kesilmesi gereken) bir rakip olarak görmesini anlayışla karşılamak belki mümkündür. Ancak Macron’un NATO üyesi (NATO içinde Fransa’nın müttefiki) ve AB içinde tam üyelik müzakerelerini yürüten Türkiye’yi de (en azında Balkanlar’da) bir ortak değil rakip olarak görmesi ilginçtir.

Bugün 12 Balkan ülkesinden 8’i NATO üyesidir. Bu ülkeler, Türkiye ve Yunanistan yanında, (eski Varşova Paktı üyesi) Bulgaristan ve Romanya ile (eski Yugoslavya içinde yer alan) Slovenya, Hırvatistan ile Karadağ ve Arnavutluk’tur. Avrupa Birliği de Balkanlar’da yayılmaktadır. Yunanistan yanında Bulgaristan ve Romanya ile Hırvatistan ve Slovenya AB üyeliğine alınmıştır.

AB’nin Arnavutluk ve Yugoslavya’nın dağılmasından sonra bağımsızlığını kazanan tüm ülkelerle (Karabağ, Makedonya, Sırbistan, Bosna ve Kosova) çeşitli düzeyde ilişki kurduğu izlenmektedir. Nihai amacın bu ülkelerin tümünün AB üyeliğine alınması olduğu anlaşılmaktadır. Almanya ve Fransa başta olmak üzere AB üyesi ülkeler AB -Balkan ilişkilerinin güçlendirilmesini, ancak bu Balkan ülkelerinin AB üyeliğine alınması konusunda acele edilmemesi gerektiğini savunmaktadır. Sırbistan ile Kosova ve (AB üyesi) Yunanistan ile Makedonya arasındaki gergin siyasi ilişkiler de AB’nin önünde bir engel olarak durmaktadır.

AB son olarak Yunanistan ile Makedonya arasında “isim” sorununa “çözüm” getiren bir anlaşma yapılmasını sağlamış, AB’nin Atina ve Üsküp üzerinde yaptığı baskıya rağmen bu anlaşma hem Yunanistan hem de Makedonya’da geniş bir muhalefetle karşılaşmıştır. Anlaşmanın iki ülkede de onay sürecini tamamlayıp tamamlayamayacağı ciddi bir soru işaretidir. Sırbistan ve Kosova Başbakanlarının Brüksel’de yaptıkları son görüşmeyi de AB’nin Belgrad ve Priştine üzerinde sürdürdüğü baskıyla değerlendirmek mümkündür. AB Balkan ülkeleriyle ekonomik ilişkilerini güçlendirmek yönünde harekete geçerken, Yugoslavya’nın dağılmasından sonra kurulan devletler arasındaki siyasi sorunları da halletmeye, bu devletlerin diğer Balkan ülkeleriyle (özellikle Yunanistan ve Arnavutluk’la) siyasi alanda olan sorunlarını da “yoluna sokmaya” çalışmaktadır.

Hafta başında önemli bir gelişme haberi de Orta Doğu’dan gelmiş; Trump Yönetimi Filistin Kurtuluş Örgütü’nün Vaşington’daki (1994 yılından beri açık olan) bürosunu kapatma kararını açıklamıştır. Bu Filistinliler için Trump Yönetimi’nden arka arkaya gelen olumsuz kararların sonuncusudur. İşaretler Trump Yönetimi’nin her geçen gün biraz daha İsrail Başbakanı Netanyahu’nun sert ve uzlaşmaz politikalarını benimsediğini ve Filistinliler aleyhine tutum aldığını göstermektedir.

Daha önce ABD Büyükelçiliğini Tel Aviv’den Kudüs’e taşıma, Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma kararlarını yürürlüğe koyan Trump Yönetimi bu ay içinde de Filistin Mültecilerine Yardım Ajansı’na (UNWRA) yaptığı mali katkıyı kesmiş, FKÖ’nün Vaşington Bürosunu da kapatmıştır. Artık Trump Yönetimi’nin (bütün Dünya’nın istediği) gerçek anlamda iki devletli bir çözümü desteklemediği, bundan da öteye giderek İsrail’in Yahudi yerleşim merkezleri kurarak Batı Şeria’yı kolonileştirme ve Batı Şeria’da toprak kazanma politikalarına da destek vermeye başladığını izlenmektedir.

Bu durum, şimdiye kadar hiçbir ABD Başkanının yapmadığı ölçüde, Başkan Trump’ın İsrail-Filistin sorununda İsrail aşırı sağının yanında yer almaya başladığı, Trump Yönetimi’nin İsrail Başbakanı Netanyahu’nun Filistinlilere karşı sertlik yanlısı ve uzlaşmaz tutumuna destek verdiğini anlamına gelmektedir.

Trump’ın Filistinlilerle ilgili kararlarının Filistin Yönetimi üzerindeki baskıyı arttırmak ve Filistinlilere Trump Yönetimi tarafından tamamen Başbakan Netanyahu’nun istekleri doğrultusunda hazırlandığı belirtilen siyasi bir çözümü kabul ettirmek amacını taşıdığı anlaşılmaktadır. Öte yandan Filistin Yönetimi’nin Uluslararası Ceza Mahkemesine İsrail aleyhine yaptığı ve İsrail’in işgali altındaki Batı Şeria ve Gazze’de işlediği “savaş ve insanlık suçlarının” araştırılması yönündeki son başvurunun Trump Yönetimini “kızdırdığı” da izlenmektedir. Trump Yönetimi, İsrail yanında Afganistan Savaşına da “bakmasını” istemediği, Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne yönelik “tehdit” ve “baskılarını” da arttırmakta ve Mahkemeye karşı hasmane bir tutum almaktadır.

 

 

X