"Oğuz Çelikkol" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Oğuz Çelikkol" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Oğuz Çelikkol

Avrupa’da ve dış politikada önemli gelişmeler

Geçen hafta Almanya Başbakanı Merkel ile Fransa Cumhurbaşkanı Macron Almanya’nın Aachen kentinde bir “Dostluk”  Anlaşması imzaladılar. Bu anlaşma Avrupa’nın geleceği için önemli ve dikkat çekici.

Esasında yeni Almanya-Fransa Dostluk Anlaşmasının imzalanması iki ülke arasındaki Elysee Anlaşmasının 65. yıldönümüne rastlıyor. Almanya ile Fransa arasındaki “dostluk” ve işbirliği Avrupa Birliği’nin (AB) de temelini oluşturuyor. AB’nin itici gücü Almanya ile Fransa arasındaki işbirliği ve AB’nin gelişimi ve geleceği iki ülke arasındaki bu “dostluğun” devamına bağlı.

Almanya ile Fransa arasındaki ilişkilerin tarihine bakıldığında iki ülke arasındaki bugünkü “dostluğun” kurulmasının öyle çok kolay olmadığı da apaçık ortada. İki ülke arasında Almanya’nın birliğini sağlamasından sonra (1701-1871 yılları arasında) 7 savaş yaşandığı görülüyor. Daha sonra patlak veren 2 büyük Dünya savaşının arka planında da (büyük ölçüde) Almanya-Fransa çatışmasının bulunduğu biliniyor.

Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarının Almanya ve Fransa için çok yıkıcı olması, iki ülkenin aralarındaki sorunları ve toprak çekişmelerini savaşarak, savaşla halledemeyeceklerini anlamaları hem bugünkü Almanya-Fransa “dostluğunun” hem de Avrupa birleşme projesinin temelinde yatıyor.

Almanya ve Fransa’nın 2. Dünya Savaşı’ndan sonra bir araya gelmeleri ve 22 Ocak 1963 tarihinde Elysee “Dostluk” Anlaşmasını imzalamalarının hem iki ülke arasındaki ilişkilerin hem de Avrupa’nın kaderini değiştirdi sıklıkla işaret edilen bir husustur. Almanya ve Fransa, 1963 Dostluk Anlaşmasıyla hem ikili ilişkilerinin temelini oluşturmuşlar, hem de AB’nin üzerinde inşa edildiği temelin ortaya çıkmasını sağlamışlardır.

Geçen hafta imzalanan Aachen Dostluk Anlaşması Elysee Anlaşmasını teyit etmekte ve Almanya ile Fransa’nın aralarındaki işbirliğini (her alanda) arttırmaları için bir yol haritasını ortaya koymaktadır. İki ülkenin önümüzdeki dönemde aralarındaki siyasi ve ekonomik işbirliğini arttırmada kararlı oldukları, bu işbirliğinin savunma ve güvenlik alanlarında daha yakın ilişkilerle güçlendirileceği görülmektedir.

Almanya ve Fransa’nın ortak silah sanayi kurma, silah ihracatında ortak politikalar üretme kararlılığı önemlidir ve bu alanda atılacak adımlar Berlin ve Paris’in, 2018 yılında Fransa Cumhurbaşkanı tarafında ortaya atılan, AB ordusu kurma fikrinin uygulamaya koyulması hususundaki kararlılığını da göstermektedir.

Macron’un, Avrupa’nın (AB’yi kastediyor) artık savunması için ABD’ye güvenemeyeceği, Avrupa’nın kendi ordusunu kurması lazım geldiği, bunun için biran önce harekete geçilmesi gerektiği yönündeki ifadelerinin Almanya Başbakanı Merkel tarafından da desteklendiği zaten bilinmektedir. Bu nedenle Aachen “Dostluk” Anlaşmasının imzalanmasının Moskova kadar Vaşington’da da dikkatle izlendiğine şüphe bulunmamaktadır.

Aachen Anlaşması terörizmden çevre sorunlarına kadar hemen her alanda Almanya ile Fransa arasındaki işbirliğinin arttırılmasını öngörmekte, ilginç bir şekilde iki ülkenin Birleşmiş Milletler (BM) içinde ortak davranması yönünde bir madde de içermektedir. Bu maddeyi Almanya’nın BM Güvenlik Konseyi’nin devamlı üyeleri içine girmek isteğinin bir yansıması olarak yorumlayanlar da bulunmaktadır.

Aachen Anlaşmasının AB’nin önemli sorunlarla yüz yüze olduğu bir döneme rastlaması da dikkat çekicidir. AB üyesi Avrupa ülkeleri içinde milliyetçilik, hatta bazılarına göre ırkçılık, artmakta ve popülist politikacılar bu eğilimleri körüklemektedir. AB üyesi ülkelerde artan milliyetçilik, Berlin ve Paris’in Avrupa’yı kendi işbirlikleri çevresinde birleştirme vizyonlarıyla ters düşmekte, Berlin-Paris eksenli bir Avrupa fikrini tehlikeye düşürmektedir.  

Avrupa’daki ekonomik sorunların ve sığınmacılar “krizinin” AB üyesi ülkeler arasındaki sürtüşmeleri arttırdığı, AB üyesi ülkelerde ortaya çıkan Brüksel’deki AB bürokrasisine “başkaldırmaların” Berlin ve Paris’i ciddi bir şekilde rahatsız ettiği izlenmektedir. AB üyesi Doğu ve Güney Avrupa ülkelerinin sığınmacılar, bütçe disiplini gibi konularda Brüksel’deki (Almanya ve Fransa etkisindeki) AB bürokrasisi ile basına da yansıyan çekişmeleri giderek büyüme ve başka alanlara yayılma eğilimi göstermektedir.

AB üyesi ülkeler arasında ciddi bir çatlak geçen hafta içinde İtalya ile Fransa arasında yaşanmıştır. Roma ile Paris arasındaki ilişkilerde gerginlik İtalya’da aşırı milliyetçi bir hükümetin geçen sene iş başına gelmesinden bu yana artmaktadır. Geçen hafta iki İtalya Başbakan Yardımcısının Fransa ve Macron’a yönelik ağır ifadeleri Roma ile Paris arasındaki ilişkileri iyice germiş gözükmektedir.

İtalya Başbakan Yardımcısı Luigi di Maio Avrupa’nın yaşadığı sığınmacılar krizinin arka planında Fransa’nın Afrika’ya yönelik hala devam eden kolonyalist politikalarının bulunduğunu, Fransa’nın hala Afrika ülkelerini sömürdüğünü ifade etmiş; Fransa’nın Afrika’yı fakirleştiren ve istikrarsızlaştıran politikaları nedeniyle Afrika’dan Avrupa’ya göçün engellenemediğini savunmuştur. Luigi di Maio, Fransa’nın Libya gibi ülkelerde istikrar istemediğini, Fransa siyasi ve ekonomik müdahalelerinin Afrika ülkelerini yönetilemez bir hale getirdiğini de dile getirmiştir.

Luigi di Maio’nun Fransa’ya yönelik ağır ifadelerinin arkasından, diğer bir İtalyan Başbakan Yardımcısı Matteo Salvini de İtalya’nın Fransa’dan “insan hakları ve insanlık” konusunda öğreneceği hiçbir şey bulunmadığını belirtmiş, İtalya ile Fransa arasındaki sorunlar basın-yayın organları önünde ağır suçlamalarla tartışılmaya başlanmıştır. Fransa, İtalyan yetkililerinden gelen bu suçlamalar karşısında Paris’teki İtalyan Büyükelçisini Dışişleri Bakanlığına çağırarak, bilgi istemiş ve protestoda bulunmuştur. İtalyan yetkililerin Fransa’ya yönelik tepkileri ise kesilmeden devam etmektedir.

İki İtalyan Başbakan Yardımcısının Fransa’ya yönelik “sömürgeci” ifadelerinden sonra Fransa’nın Afrika’daki uygulamaları daha fazla dikkat altına gelmiş, Fransa’nın özellikle 14 Afrika ülkesinin üye olduğu (Fransa’nın kontrolündeki) CFA para birimi uygulamasının bu ülkeler üzerinde yaptığı etki tartışılmaya başlamıştır. Fransa’nın terörizmle mücadele gerekçesiyle eski sömürgeleri olan Afrika ülkelerinde çok sayıda asker bulundurması, bu ülkelerdeki siyasi rekabetin içinde yer alması, bu ülkelerin iç işlerine müdahale etmesi de dikkat çeken hususlardır.

AB üyesi ülkeler arasındaki “sürtüşmeler” ve Brüksel’deki AB bürokrasisine “başkaldırmalar” devam edecek gibi görünmektedir. Ama Berlin ile Paris’in, Almanya-Fransa ekseninde birleşik bir Avrupa yaratma projesine en büyük darbenin İngiltere’den geldiği açıktır. AB yetkilileri İngiltere’nin AB’den ayrılmasını bir “felaket” olarak değerlendirmektedir. Brexit’in nasıl bir Avrupa yaratacağı, Avrupa ve AB üzerindeki orta ve uzun vadeli etkilerinin ne olacağı halen belirsizdir.

İngiltere’nin AB’den nasıl çıkacağı, Brexit’in beklendiği gibi Mart ayı sonunda gerçekleşip gerçekleşmeyeceği de henüz açıklık kazanmamıştır. Hatta (bir şekilde) Brexit’in gerçekleşmesinin engellenebileceğini, (İngiltere’de) yeni bir referandumun mümkün olduğunu düşünenler de bulunmaktadır. Şu anda tek açık olan gerçekleşirse Brexit’in Avrupa’nın siyasi ve ekonomik görünümünü büyük ölçüde değiştireceği hususudur.

Geçen hafta Berlin ve Paris için iyi bir haber Atina’dan gelmiş; beklendiği gibi Yunanistan Parlamentosu Makedonya “İsim” Anlaşmasını onaylamıştır. Şimdi Makedonya’nın Anayasasını değiştirerek “Kuzey Makedonya” ismini alması ve kullanmaya başlaması gerekmektedir. Böylece “Kuzey Makedonya’nın” NATO üyeliği ve AB ile “bağlayıcı” anlaşmalar yapması önündeki engel de kalmış olmaktadır. Yunanistan’ın “isim” sorunu sebebiyle artık “kuzey” komşusuna (NATO ve AB’de) veto uygulaması için sebep kalmamıştır.

Yunanistan’ın daha önce de gündeme gelen “Kuzey Makedonya” formülünü şimdi kabul etmesinin sebebinin, Berlin ve Paris’in (ekonomik kriz içinde olan) Atina üzerinde uyguladığı ağır baskı olduğu çok açıktır. Doğal olarak bu durum bölünmüş bir adayı AB üyeliğine alan Almanya ve Fransa’nın Kıbrıs sorununun çözümü için Kıbrıs Rum Yönetimi üzerindeki etkilerini niye kullanmadıkları sorusunu (cevabı herkes tarafından bilinmekle birlikte) akla getirmektedir.

“İsim” sorununu çözerek Berlin ve Paris, Balkanların Brüksel’e “bağlanması” yönünde önemli bir adım atmışlardır. Yugoslavya’nın çökmesinden sonra ortaya çıkan 7 yeni ülkeden 3’ü (Slovenya, Hırvatistan ve Karadağ) şimdiye kadar NATO üyesi yapılmışlardır. “Kuzey Makedonya” ile bu sayı 4’e çıkmış olacaktır. Bosna ve Kosova’da sorunlar bulunmaktadır. Bölge ülkeleri Romanya, Bulgaristan ve Arnavutluk da NATO üyesi yapılmışlardır. Böylece (Slav bağlantısı nedeniyle Rusya’ya yakın olan) Sırbistan bir ölçüde bölgede izole edilmiş olmaktadır.

Bu ülkeler arasında 4’ü (Slovenya, Hırvatistan, Romanya ve Bulgaristan) AB üyeliğine de alınmıştır. Arnavutluk ve Karadağ’dan sonra şimdi de “Kuzey Makedonya” anlaşmalarla AB’ye bağlanacaktır. AB, sorunlu Bosna ve Kosova üzerinde de çalışmaktadır.  Böylece Sırbistan’ın önünde fazla bir seçenek kalmamış olacaktır. Askeri bakımdan NATO üyeliği ile Batı’ya bağlanan Balkanların Brüksel’e bağımlılığı AB ile (ekonomik olarak da) tamamlanacaktır.

Bu hafta başında Birleşmiş Milletlerden iki önemli ziyaretçi Türkiye’ye gelmiştir. Bu ziyaretçilerden ilki 2018 yılı sonunda BM Genel Sekreterinin Suriye Özel Temsilciliğine atanan Geir Pederson olmuştur. Pederson, Norveçli bir diplomattır. Geçmişte Lübnan’la ilgili olarak BM içinde görevler üstlenmiştir, yani bölgeyi bilmektedir. Pederson, Ankara’da Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu tarafından kabul edilmiştir.

Geir Pederson, BM Genel Sekreteri tarafından Suriye Özel Temsilciliği görevine atanan 4üncü kişidir. Daha önce Kofi Annan, Lakdar İbrahimi, ve Steffan de Mistura bu görevi yürütmüştür. BM, Suriye sorununa Cenevre Süreci çerçevesinde çözüm bulmaya çalışmakta, BM Suriye Özel Temsilcisi bu süreçte önemli bir görev yürütmektedir. Özel Temsilci, Astana Süreci çerçevesinde kurulmasına çalışılan Anayasa Komitesi’nin oluşturulması için de önemli bir görev üstlenmiştir.

Suriye için yeni bir Anayasa yapacak olan Anayasa Komitesi’nin bir an önce kurulması ve çalışmalarını başlatarak, tamamlaması gerekmektedir. Anayasa Komitesi’nin 150 kişiden oluşacağı, Komite’nin 50’şer üyesini Şam rejimi ve Suriye muhalefetinin seçeceği, diğer 50 üyenin ise BM tarafından seçileceği bilinmektedir. Şam rejimi ve Muhalefet kendi üye listelerini oluşturmuşlardır. Ancak BM tarafından seçilecek 50 kişilik listenin oluşturulmasında zorluklarla karşılaşıldığı anlaşılmaktadır. Pederson’un Ankara temaslarında bu konunun görüşme gündeminin başında olduğunu tahmin etmek zor değildir.

Bu hafta başında Türkiye’ye gelen diğer BM yetkilisi Hukuk Dışı Cinayetlerle İlgili Özel Raportör Agnes Kallamar olmuştur. Kallamar, Türkiye’ye Kaşıkçı Cinayeti ile ilgili bilgi toplamak amacıyla gelmiştir. Kallamar’ın Kaşıkçı Cinayetiyle ilgili bir rapor hazırladığı ve bu raporu Haziran ayında yapılacak BM İnsan Hakları Konseyi toplantısına sunacağı anlaşılmaktadır.  Kallamar, Ankara’da Dışişleri ve Adalet Bakanları tarafından kabul edilmiş, İstanbul’da Kaşıkçı Cinayetini inceleyen Türk yetkilileriyle temaslarda bulunmuştur.

Kaşıkçı Cinayetinin üzerinden 4 ay kadar bir zaman geçmiştir. Cinayetle ilgili birçok husus hala aydınlığa kavuşmuş değildir. Kalamar’ın Kaşıkçı Cinayeti ile ilgili bir rapor hazırlaması ve bu raporun Haziran ayında BM İnsan Hakları Konseyi tarafından ele alınacak olmasının Riyad üzerindeki uluslararası baskıyı devam ettirmeyi amaçladığı açıktır. Türkiye’nin BM ile Kaşıkçı Cinayeti konusunda tam işbirliği yapmasına rağmen, işaretler Suudi Arabistan’ın Agnes Kallamar’ı ülkesine kabul etmeyeceğini ve BM’lerle işbirliği yapmayacağını göstermektedir.         

 

X

YAZARIN DİĞER YAZILARI