"Oğuz Çelikkol" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Oğuz Çelikkol" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Oğuz Çelikkol

11 Eylül

ABD’de 11 Eylül 2001 tarihinde 19 terörist tarafından koordineli bir şekilde düzenlenen saldırıların üzerinden uzun bir zaman geçti. Ama bu saldırının ABD ve Amerikan dış politikası üzerinde yaptığı büyük etki hala devam ediyor. 11 Eylül saldırılarından bu yana ABD’de hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığına işaret ediliyor.

Geçen hafta ABD’de 11 Eylül terörist saldırılarının 18. yıldönümüydü. Anma törenlerinin merkezleri de saldırıların hedefi olan New York ve Vaşington şehirleriydi. Anma törenleri New York’da her zamanki gibi saldırılarda yıkılan Dünya Ticaret Merkezi’nin ikiz binalarının bulunduğu alanda olaylarda hayatlarını kaybedenler için yapılan anıt çevresinde, Vaşington’da ise ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) ve Beyaz Saray’da yapıldı.

ABD’nin 11 Eylül saldırılarını unutamaması ve bu saldırıların Amerikan toplum psikolojisinde bu ölçülerde etki yapması ve iz bırakmasının sebebi ABD tarihinde bir ilki teşkil etmesidir. Kıta Amerikası bütün Dünya’yı sarsan 2. Dünya Savaşı sırasında bile “dokunulmazlığını” korumuş, savaş sırasında savaşa giren tüm ülkelerin toprakları büyük yıkıma uğrarken, ABD toprakları (Büyük Okyanus’daki Hawaii dışında) savaştan fiziken hiç etkilenmeden (yıkıma uğramadan) çıkmıştır.

11 Eylül 2001’de, 2. Dünya Savaşı’nda Almanya ve Japonya tarafından yapılamayanın çok daha fazlası 19 terörist tarafından gerçekleştirilmiş; ABD kendi topraklarında saldırıya uğramış; büyük kayıplar vermiştir. 11 Eylül saldırılarında 2. 996 kişi hayatını kaybetmiş, 3 binden fazla kişi yaralanmıştır. Teröristlerin New York ve Vaşington’daki sembolik hedefleri seçmeleri saldırıların ABD’de yarattığı “şoku” daha da fazla arttırmıştır.

15’i Suudi Arabistan vatandaşı olan 19 terörist 11 Eylül 2001 tarihinde 4 uçak kaçırmışlar ve bu uçaklarla New York ve Vaşington’daki hedeflere saldırmışlardır. Kaçırılan 2 uçak New York’ta Dünya Ticaret Merkezi’nin iki dev binasına çarptırılmış; ikiz kulelerin çarpmanın etkisiyle yıkılması görüntüleri ABD’de olduğu gibi bütün Dünya’da da kalıcı etkiler bırakmıştır.

Teröristlerin kaçırdığı 3. uçak Vaşington’da ABD Savunma Bakanlığı’na (Pentagon) çarptırılmış; bu saldırıda Pentagon’un bir bölümü yıkılmış ve binada yangın çıkmıştır. Kaçırılan ve Vaşington’a gitmekte olan 4. uçak ise Pennsylvania’da düşmüştür. Uçağın içinde yolcularla teröristler arasında mücadele çıkmış; uçağın nasıl düştüğü konusunda sonradan çeşitli görüşler ortaya atılmıştır.

Düşen 4. uçağın hedefi konusunda da çeşitli görüşler ileri sürülmektedir. Teröristlerin, eğer düşmeseydi bu uçakla Beyaz Saray, ABD Kongre binası veya Camp David’deki ABD Başkanı’na ait binalardan birini hedef alacakları tahmin edilmektedir.

11 Eylül’de meydana gelenlerin tarihin en büyük terör saldırılarından biri olduğuna şüphe bulunmamaktadır. 11 Eylül’den hemen sonra ABD terör saldırılarının arkasındakilerin peşine düşmüş; teröristlerin El Kaide terör örgütü ile ilişkileri ve Afganistan bağlantısı ortaya çıkartılmıştır. ABD’nin hedefine ilk önce Taliban tarafından yönetilen Afganistan girmiştir. ABD, Taliban Yönetiminden 11 Eylül saldırılarından sorumlu tuttuğu Osama Bin Ladin’i istemiş; Taliban bu isteği kabul etmemiştir. 

11 Eylül saldırılarının dış politikadaki ilk sonucu ABD’nin Afganistan’ı işgali ve Kabil’deki Taliban yönetimine son vermesi olmuştur. ABD’nin Taliban’a karşı askeri operasyonu çok uzun sürmemiş, Ekim ayı ilk haftasında Kabil alınarak Afganistan’ın işgali tamamlanmıştır. Her ne kadar Taliban Kabil’de iktidardan uzaklaştırıldıysa da, aradan 18 yıl geçmesine rağmen ABD, Taliban’ı ortadan kaldıramamış, Afganistan’daki savaş bitmemiş, ABD desteğiyle kurulan Afganistan yönetimi Afganistan’ın tümünü kontrolü altına alamamıştır.

Taliban-El Kaide ilişkisi nedeniyle ABD’nin dikkatlerini Afganistan’a çevirmesi ve Taliban’a açtığı “savaş” uluslararası toplumca desteklense de, ABD’nin El Kaide’nin başı Osama Bin Ladin’le geçmişe (Afganistan’ın Sovyetler Birliği’nce işgaline kadar) giden ilişkileri daima sorgulanmıştır. El Kaide’nin Suudi Arabistan kökenli bir terör örgütü olması da ABD’nin terörizmle mücadele için “yanlış hedefler” seçtiği eleştirisini daima gündemde tutmuştur.

ABD, 11 Eylül sonrası dış politikasında en büyük hatayı, 2003 yılın Mart ayında Irak’ı işgaliyle yapmıştır. O dönemki Bush Yönetimi’nin 11 Eylül saldırılarından “mesul” birini arayışı sonuçta ABD için Saddam Hüseyin’i “görünür” bir hedef haline getirmiş; baba Bush’un (1991 yılında) başlattığı Irak savaşını oğul Bush bitirmiş, ABD (Afganistan’dan sonra) bu kez Irak’ı işgal etmiştir.

ABD’nin Irak’ı niye işgal ettiği, işgalin sebepleri bugün bile tartışılmaktadır. Irak’ın kitle imha silahları programı ve ABD’nin Irak petrollerini kontrol isteği bu işgal için sebep olarak gösterilmiştir. Bugün ABD’nin Saddam Hüseyin rejiminin kitle imha silahları üretme için “geçerli” bir programı olmadığını bildiği zaten ortaya çıkmış, Irak’ın nükleer ve kimyasal silah üretmeye çalıştığı yönünde (İngiltere’nin desteğiyle) hazırlanan raporların gerçekle bir ilgisi olmadığı, sadece Amerikan halkının Irak’ın işgalini desteklemesini sağlamaya yönelik olduğu ortaya çıkmıştır.

Baba Bush dönemindeki ilk Körfez Savaşı’ndan sonra Irak’ın bütün petrol ihracatı kontrol altına alınmış ve petrol satımından elde ettiği gelirler BM kontrolüne sokulmuştur. ABD’nin Dünya petrol piyasasını kontrol altında tuttuğu da göz önüne alındığında petrolün de Irak’ın işgali için tek bir sebep olması uzak bir ihtimal olarak ortaya çıkmaktadır.

ABD’nin Irak’ı işgalinin sebepleri karmaşıktır ve daha çok ABD’deki bazı çevrelerin 11 Eylül’ün “intikamını” alma isteklerine bağlı gözükmektedir. Ancak ABD’nin Irak’ı işgalinin olumsuz sonuçları bugün çok açık olarak görülmektedir. Her şeyden önce işgal ve işgalden sonra yapılan hatalar bölgede radikalizmin güçlenmesine neden olmuş, El Kaide ve benzeri aşırı örgütleri güçlendirmiş, Irak ve bütün bölgede faaliyetlerini artmıştır.

ABD’nin Irak’ı işgalinin en ciddi ve etkileri günümüzde de artarak hissedilen sonucu Arap Orta Doğusu ile İran arasındaki dengelerin tamamen bozulması, Irak’ın ikinci Şii bir devlet olarak ortaya çıkması ve dengelerin İran lehine bozulması olmuştur. Bu durumun Orta Doğu’da yarattığı sonuçlar bugün çok daha iyi görünmekte, Orta Doğu’da dengeler bir türlü yerine oturtulamamaktadır.

Bu seneki 11 Eylül anma törenlerinin ilginç bir yanı törenlerden bir gün önce Başkan Trump’ın Milli Güvenlik Danışmanı John Bolton’un görevine son vermesi olmuştur. Konuyu ilginç yapan, Bolton’un görevinden alınmasına yol açan gelişmeleri Taliban’la yapılan müzakerelerin vardığı aşamanın ve Camp David’te Taliban’la yapılacak bir toplantının son anda iptal edilmesinin tetiklemesidir.

ABD ile Taliban arasında görüşmeler 9 aydan beri sürmektedir. ABD-Taliban temasları Büyükelçi Zalmay Halilzad’ın Trump Yönetimine katılmasından sonra hızlanmıştır. Başkan Trump geçen sene Eylül ayında Halilzad’ı Afganistan Özel Temsilcisi olarak atamış, kendisi Afgan asıllı olan Halilzad’ın bu göre gelmesinden sonra ABD’nin Taliban’la temas ve görüşmeleri ivme kazanmıştır.

Daha önceki bir yazımda (28 Şubat 2019) ABD-Taliban görüşmelerine ayrıntılı olarak değinmiştim. Bu görüşmelere Afganistan Barış Süreci adını verenler de bulunmaktadır. Büyükelçi Halilzad başkanlığında Katar’ın başkenti Doha’da sürdürülen görüşmelerin geçen ay içinde bir ara anlaşma ile sonuçlandığı anlaşılmakta; bu ara anlaşmanın üzerine Başkan Trump’ın devreye girerek Camp David’te yazlık evinde Taliban ve Afganistan Cumhurbaşkanı Eşref Gani ile bir toplantı yapmayı planladığı ortaya çıkmaktadır.

Ancak Taliban’ın ABD’ye Camp David’e daveti Trump Yönetimi içindeki dış politika alanındaki “görüş ayrılıklarını” ve Dışişleri Bakanı Pompeo ile Beyaz Saray Güvenlik Danışmanı John Bolton arasındaki “mücadeleyi” tam olarak ortaya çıkartmış; gelişmeler Bolton’un görevinden ayrılmasıyla sonuçlanmıştır.

Başkan Trump iktidara geldiği üç sene içindeki 3. Milli Güvenlik Danışmanı Bolton’un da işine bir “twitle” son vermiş; Trump’ın daha sonra Bolton’un “akıllı olmadığı” yönündeki sözleri ABD’de dış politika alanında “arka plandaki” mücadeleyi gözler önüne sermiştir. Bolton kendi attığı “twitte” ise Trump’la olan görüş ayrılıkları nedeniyle görevinden kendisinin ayrıldığını ve istifa ettiğini duyurmuştur.

Ortaya çıkan durum Bolton’un Taliban’ın ABD’ye davetine ve Taliban’la varılan ara anlaşmaya karşı çıktığını göstermektedir. Taliban’ın özellikle 11 Eylül’ün yıldönümünden birkaç gün önce ABD’ye davetinin Bolton’un “kızgınlığını” ve Trump Yönetimi içindeki “bölünmeyi” arttırdığı izlenmektedir. Her ne kadar Başkan Trump son anda Camp David toplantısını iptal etse de Yönetimi içindeki “çekişme” bitmemiş ve Bolton’un görevden alınması ile sonuçlanmıştır.

ABD basınında konuyla ilgili olarak verilen haberler Başkan Trump’ın özellikle John Bolton’un Başkan Yardımcısı Pence’in de (Taliban konusunda) kendisi gibi düşündüğü yönündeki haberleri basına sızdırmasına sinirlendiğine işaret etmektedir. Başkan Trump ile Milli Güvenlik Danışmanı John Bolton’un Afganistan dışında Kuzey Kore, İran, Rusya ve Venezuela gibi ABD’nin gündeminde en ön sırada yer alan konularda “farklı” düşündükleri artık bilinmektedir.

John Bolton’un, Trump Yönetimi içindeki en “şahin” dış politika danışmanı olduğu, hemen her konuda “aşırı” görüşleri ve “kuvvet kullanımını” savunduğu zaten bilinen bir husustur. Bolton’un, Başkan Trump’ın Afganistan’dan ve Suriye’den asker çekme isteklerine karşı çıktığı, Kuzey Kore ve İran’la görüşülmesini pek istemediği ve İran’ın nükleer programının güç kullanılarak önlenmesini savunduğu zaten bilinmektedir.

John Bolton’un bilinen diğer bir yanı da İsrail Başbakanı Netanyahu’ya ve Netanyahu’nun Orta Doğu konusundaki görüşlerine olan yakınlığıdır. Orta Doğu’yu izleyenler şimdi Bolton’un ayrılmasından sonra ABD’nin İran politikasında önemli bir “değişim” olup olmayacağına bakmaya başlamışlardır. Gözler BM Genel Kurul toplantısı marjında New York’ta Başkan Trump ile İran Cumhurbaşkanı Ruhani arasında bir görüşme olup olmayacağına çevrilmiştir.

Bolton’un Taliban Anlaşması’na karşı çıkmasının nedeninin Taliban’dan hiçbir şey elde edilmeden ABD’nin Afganistan’dan büyük sayıda asker çekmesini istemediğinin yattığı belirtilmektedir. Halen ABD’nin Afganistan’da 14.000 askeri bulunmaktadır. Taliban’la Doha’da varılan mutabakatın ABD’nin ülkedeki 5 üsten 7 bin kadar askerini geri çekmesini kapsadığı; buna karşılık Taliban’ın Kabil’deki Hükümetle görüşmeyi ve ateşkesi bile kabul etmediğine işaret edilmektedir.

ABD-Taliban mutabakatına bu görüşmelerin dışında tutulan Kabil’deki Afgan Yönetimi de karşı çıkmaktadır. Taliban, (ABD kuklası saydığı) Kabil’deki Afgan Yönetimini tanımamakta, diyaloga girmemekte ve bu yönetimle ateşkese yanaşmamaktadır. 2019 son aylarında Afganistan’da Başkanlık seçimlerinin yapılacak olması durumu daha da karmaşık hale getirmektedir.

2020 Başkanlık seçimleri yaklaştıkça ABD Başkanı Trump’ın, 2016 seçimlerindeki vaatlerini yerine getirmek istediği; özellikle Afganistan’dan ABD askerlerini çekmeye çok “istekli” olduğu ortaya çıkmaktadır. Trump Yönetimi içinde başından beri ABD’nin Dünya’nın sorunlu bölgelerindeki askeri varlığını azaltmayı isteyen soyutlanma yandaşları (isolasyonistler) ile müdahaleciler (interventionistler) arasında bir mücadele yaşandığı sıklıkla üzerinde durulan bir husustur.

Son olarak Afganistan’dan asker çekme konusunda yaşananları daha önce Suriye’den asker çekme konusunda yaşananlara benzetmek mümkündür. Başkan Trump’ın 2016 seçimlerinde verdiği sözlere, daha sonra attığı “twitlere” rağmen ABD bugüne kadar ülke dışında bulunan asker sayısını, azaltmak bir yana, arttırmak durumunda kalmıştır.

Suriye’den sonra Trump Yönetimi şimdi de Afganistan’da atmaya çalıştığı (asker çekme) adımdan geri dönmektedir. Bolton’un ayrılmasının Trump Yönetimi içindeki soyutlanma yandaşları ile müdahaleciler arasındaki mücadeleyi nasıl etkileyeceği henüz açık değildir. Başkan Trump’ın Bolton’un yerine kimi Beyaz Saray Milli Güvenlik Danışmanı görevine getireceği bu konuda ilk işareti verebilecektir.                

 

X