"Nil Karaibrahimgil" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Nil Karaibrahimgil" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Nil Karaibrahimgil

Kusura bakmayın...

Yaşadığım yeri ve insanları anlamaya çalışıyorum sürekli. Herkes gibi.

Bunu anlamanın en kolay yollarından biri, başka yerler ve başka insanlarla karşılaştırmak. İnsan beyni karşılaştırarak anlayabiliyor çünkü.
Ben de arada, gelen geçen yabancı misafirlere soruyorum: Türkiye’de tanıdığınız insanların sizin ülkeden ya da tanıdığınız başka kültürlerden farkı ne?
Bazı cevaplar karşısında şaşırmıyorum, bazılarındaysa çok şaşırıyorum. İçinde yaşadığımız şeye dışardan bakmayı becermek zor iş çünkü. Bir yabancının ayna tutması, her gün baktığın yüzünde başka gölgeler görmene sebebiyet verebiliyor.
“Mesela” diyeceksiniz. Mesela “sürekli bir suçluluk duygusu içinde gibisiniz” dedi biri. Evinize bir akşamüstü aniden gelen misafirlere, “kusura bakmayın pek toparlayamadık, etraf çok dağınık” diyorsunuz. Ya da yemeğe gelenlere çogu zaman “valla işte evde ne piştiyse, kusura bakmayın” diyorsunuz. Sizden bir şey istenildiğinde, yapmak istemeseniz bile, düpeduz “hayır” demek yerine başka şeyler, mazeretler söylüyorsunuz. Hayır demek çok kaba geliyor size.
Mesela “akşam yemeğe gideceğiz, çocuğumuzu iki üç saatliğine size bırakabilir miyiz?” sorusuna, işiniz varsa önce “hayır” deyip, beş dakika sonra geri arayıp “tamam tamam ayarladık, bırakabilirsiniz” diyorsunuz. Verdiğiniz cevaptan hızla pişman oluyorsunuz. “Ayıp ettiğinizi” düşünüyorsunuz. Bu ayıp etme meselesi samimiyetinizden çalıyor.
Düşününce, nispeten rahat bir insan olmama rağmen, kendimin de defalarca “valla evde ne varsa o” ve “ev çok dağınık” diyerek misafir ağırladığımı hatırladım. Binlerce kez söylemişimdir belki. Ve ikisi de özür cümlesi aslında. Yani eve gelenden ilk özür diliyoruz.
“E peki siz?” dedim, “siz hiç bu cümleleri söylemiyor musunuz?” “Hayır” dedi. “Biz hayırsa hayır deriz. Evimiz ve yemekler için de böyle cümleler kurmayız.”
Bunlar belki o kadar önemli değilmiş gibi duruyor. Yani nolucak, iki çift laf edip kibarlık etmiş gibi oluyoruz. Ama altında serili olan duygu önemli. Suçluluk duygusu.
Toparlayamadım, hazırlayamadım. Daha iyisini yapamadim. Rezil oldum. Ayıp ettim. Bunlar. Bunlar incelik gibi duran kaba duygular aslında.
Bu cümlelere verilen cevap da manidar: “Ne olucak canım biz yabancı mıyız!” Demek başkalarını yabancılıyoruz.
Ben kendi adıma, şöyle insanların gözünün içine baka baka koca bir HAYIR patlatmayı çok isterdim. Yani düpedüz. Rahat rahat. Lak diye.
Çoğu zaman beni en çok yoran şey, hayır yerine başka şeyler aramak oluyor. Yani “hayır”a gideceğim ama, o kadar dolambaçlı yollardan gitmek zorunda kalıyorum ki, canım çıkıyor. Biraz evet, biraz belki, biraz yalan, biraz ertelemeden bir karışım yapmam gerekiyor. Ve düşünün, bu karışım öyle iyi olmalı ki, yiyince ağızda “hayır” tadı bırakmalı. Benim diyen şef pişiremez yani böylesini!
Bir de sevmediğimiz şeyleri söylemiyormuşuz. “Ben bunu sevmedim, bu hiç benlik değil” diyemiyormuşuz...
Acaba niye yapıyoruz bunları? Sevilmek için mi? O zaman gerçekten üzücü. Bir sosyolog incelemeli bizi o zaman. O zaman toplumca bir koltuğa uzanalım, çocukluğumuza dönelim, rüyalarımızı anlatalım, bir şeyler yapalım da bulalım. Niye böyleyiz? Ne oldu da böyle olduk?
Asıl önemlisi: Değişmek mümkün mü? “Kusura bakmayın”sız yaşamak, hayırsa hayır deyip sonrasındaki sessizliği de yutabilmek mümkün mü?
Ve en önemlisi, sevilmek için sahte kibarlıklara gerek olmadığını bilmek.

X