Kalırsan gitme, gidersen de kalma

Hiç unutmam. Aziz Arif yeni doğmuştu. Doktora kontrole gittiğimizde bendeki bebeği her şeyin merkezine koyma ihtimalini görüp, kapıdan çıkarken şöyle demişti:

Haberin Devamı

“Evet, bebek önemli ama aile daha önemli.”
Kapıdan çıkarken söylenen şeylere dikkat etmeli.
Onlar yolluk.
Ben de bunu aldım cebime koydum.
Sonra bir süre unuttum.
Cepteki fişler, saç bantları, bozuk paralar gibi bekledi benim onu çıkarmamı.
Biz kadınlar, çocuğumuz olunca dünyayı unutuyoruz.
Hayat bir küçük oğlanın etrafında dönüyor.
Onun yemeği, onun oyunu, onun hayatı. Onun küçük çorapları, üflenen çorbaları, itfaiye arabaları.
Hatta uyuduktan sonra bile, bugün ne dedi ne yaptı ne alem ne tatlı.
Ben de işte bunun içinde lavabo deliğinde dönen su misali dönüyordum.
Onunla ilgilenmeyi, aileyle ilgilenmek sanıyordum.
Halbuki evin içinde bir kalp daha var.
Onu senin kadar seven, ama seni de seven.
Sen biraz da gözünü şu küçük oğlandan yukarı kaldır da onu da gör isteyen.
Eve geldiğinde, okuldan dönen çocuğuna koştuğun gibi ona da koşmanı bekleyen.
Boynu kollar, koynu saçlar bekleyen.
İşte onu biraz da unutmuştum ben.
Sonra tesadüfler birbirinin üzerine devrildi ve ailece gidip, arkadaşlarımızı göreceğimiz tatile, hiç gitmemekle çocuksuz gitmek arasında kaldık.
Anneannesi ona pekala bakardı. Canım her şeyi de pedagoğa sormaya ne gerek var, dendi.
(Yine de sordum tabii.)
Sonra aslında gidemeyenin ben olduğumu, kalamayanın o olmadığını itiraf etmek zorunda kaldım kendime.
E, onu itiraf edince gitmemek korkaklık ve Nil’le Serdar’a da haksızlık olacaktı.
Akşam topladım bavulu. Sabaha kadar uyumadım.
Ona buna endişelendim.
Sabah oldu, giyindim, herkes uyurken çıktık evden.
Tabii ki habersiz değil. Çocuğunuza her şeyi büyükmüş gibi anlatmalısınız.
Hiç kaçıp gitmemelisiniz ki, o da size her şeyi anlatsın, o da hiç kaçıp gitmesin.
Hayat karşılıklı oynanan bir oyun.
Sonra işte buraya geldim. İngiltere’de okyanus kenarında Kent diye bir yerdeki bu eve. Arkadaşlarımızla, birbirimizle, Nil’imle muhabbete.
“1 yaşı 1 gün, 2 yaşı 2 gün, 3 yaşı 3 gün bırakın” diyorlar, ben de 3 gün bırakmış olacağım.
O kadar güzeldi ki, kalkar kalkmaz buz gibi havada koşup okyanusa günaydın demek.
Soğuğu atkıyla kovalayıp, yeter artık yanağımı ısırmayı bırak demek.
İkide bir Serdar’ıma kafamı devirmek.
Arkadaşlarımın bugünkü halini dinlemek onlardan.
Beraber sofralar kurup toplamak.
Beraber bir şarkı tutturup bağırmak.
Beraber bir şaka bulup tekrarlamak. Bu 3 güne ait laflar, anılar, fotoğraflar biriktirmek. 
Kışı ben bu yüzden yazdan daha çok seviyorum.
Dışarıda insanın kafasını açan bir soğuk, içeride de yüreğini açan bir ateş oluyor.
Ne bileyim, kazağını giymiş birine daha yakın hissediyorsun kendini.
En güzeli de, oğlunun sensiz de mutlu olduğunu bilmek ve sevgilinle
meyve vermeden önce yemyeşil koskoca bir meşe ağacı olduğunuz zamanlara dönmek. Başka şeylere de bakmak.
Hayatı seven, kendini seven, sevdiğini seven, arkadaşlarını seven, çocuğunu da daha güzel sever gibi geldi bana.
Kendime bir söz vermiştim yola çıkarken.
“Ya evde kal” dedim; “ya da git.
Ama kalırsan oraya gitme, gidersen de burada kalma.” 
Evet dönmeyi, koşup sarılmayı iple çekiyorum ama burada olmaktan dolayı da damarlarımda ılık bal gibi bir his dolaşıyor.
Gidip, orada kalmamayı başardım desenize.

Yazarın Tüm Yazıları