"Nil Karaibrahimgil" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Nil Karaibrahimgil" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Nil Karaibrahimgil

İstanbul’un batı yakasına kocaman bir park lazım!

Matkap sesleri, gri uzun gökdelenler, trafik, araba, korna, inşaat ve egzoz mu yoksa ağaçlar, kuş sesleri, göl, çimen, yeşil, ördekler ve banklar mı?

İstanbul’a park lazım. Özellikle batı yakasına.
İstanbul’un ciğerleri yok. Nasıl nefes alıyor İstanbul? Denizinden mi? Denizinden nefes alamaz. Deniz onun gözleri, ciğerleri değil.
Havayı temizleyen, güneşe kollarını açmış bir sürü ağaca ihtiyacımız var. Bebeğiniz olunca doktorlar diyor ki “AVM’lere sokmayın, açık havada gezsin”. Gezsin de, nerede gezsin? Şehirde bebeklerin ihtiyacı olan sessiz, yeşil, kuş sesli, temiz havalı o yer nerede? Ben bulamıyorum.
Batı yakasında, boğaz kıyısında birkaç korulu tepe var ama bebekle yokuş... Belgrad’a da ha deyince gidilmiyor.
Her büyük şehrin, “Off yeter sıkıldım bu şehirden ve keşmekeşinden! İnsan olduğumu, doğaya ait bir canlı olduğumu, nefes aldığımı hatırlamak istiyorum” diyenlere açacak bir kapısı olmalı.
New York’taki Central Park gibi. Londra’daki Hyde Park gibi. Berlin’deki Tiersgarten gibi.
Buralar bize, ‘her şey koşturma değil, her şey acele değil, hiçbir şey o kadar da önemli değil’i hatırlatır. Bugün sıfırdan bir şehir yap deseler, önce ortasına kocaman bir park koyar, sonra gerisine bakarım. Binalar insanları hapseder, parklar serbest bırakır. Ve ne yazık ki, İstanbul’un böyle parkları yok.
Herkesin günün ortasında, sırtını çimlere bırakıp, sadece gökyüzüne ve bulutlara bakabilme hakkı olmalı. Dünyada olduğunu ona fısıldayan bir harikalar diyarı. Şöyle kitabıyla kıvrılıp koynunda uyuyabileceği ağaçlar. Topunu havaya dikip de, çocukların onu koşup yakalayacağı bir vaha.
Günün ortasında kelimesinin altını çiziyorum. Şehirden uzaklaşınca böyle yerlere ulaşılabiliyor olabilir, ama onlar bizim günlük hayatımızın ve vaktimizin dışında kalır. İnsanların çoğu, şehirlerde iç içe dip dibe yaşar. Ve birilerine söyleyeceklerini kafasında toparlayacağı güzel bir manzara arar.
Günün teneffüslerinde, eline bir sandviç alıp bir bankta herkesin sustuğu bir yerde kafa dinlemek ister. İstanbul’da böyle bir yer yok.
Olan birkaç yere bebek arabasıyla gitme gafletinde bulundum. Takdir edersiniz ki, yedi tepe üzerinde kurulmuş bu şehirdeki, ufak tefek parkımsı yerlerin hepsi, dik yokuşlu. Meyilli. Bebek arabası sürmek, tekerlekli sandalyeyle girmek, bisiklete binmek imkansız. Bu insanlar yaşamıyor mu bu şehirde? Hepsi şehir dışındaki ormanlara mı gidiyor? Gitmek zorunda?
Rio’nun, kocaman kumsalına ve botanik bahçelerine hayran kalmıştım. İnsanlar bankadaki işlerinden dönüp, kumsala gidip bir denize giriyordu. Güneşin batışını kumsalda sevdiklerine sarılarak izliyorlardı. Günlük hayhuyun içine dev parklar ve koca bir okyanus sığdırmışlardı. Ne güzel kaçış yerleri bol şehirler.
İstanbul’un gökyüzünü delen gökdelenlerden, git gide artan inşaatlarından, trafiğinden bıkıp İstanbul’dan vazgeçmek istemeyenlere gidecek yer yok mu? Bulunamaz mı? Şehrin ortasına binalar, futbol sahaları ve bir tane daha AVM dikeceğimize koskoca bir park yapsak, çocuklar daha mutlu olmaz mı?

X