"Nihat Demirkol" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Nihat Demirkol" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Nihat Demirkol

Musikîmizde, “İnci Hanım” tavrı...

HAYIR, başlığı yanlış yazmadım! Asıl, “İnci Çayırlı tarzı” deseydim eksik kalırdı.

“Tarz, ekol, aidiyettir, mensubiyettir” çünkü... Büyük bir resmin parçası olmaktır. Ve her haliyle, tarzın yaratıcısı dışındaki herkes için, biraz “gibi...” sayılmayı kabullenmektir. “Tavır” sahibi olmak ise, büyük resme renk katmaktır; bazen renk olup resmin önüne geçmektir hattâ... Onun için, “tarzı var, ama tavrı yok” der eskiler. Sadece bu sebeple, bazı konserlerde, hangi makamın seçildiği, hangi eserin geçildiği filân, “yorumcunun varlığı” ile önemini kaybeder.

Geçen çarşamba akşamı da böyle oldu. “Dr. Ayhan Sökmen Türk Müziği Korosu” gibi, heveskâr, lâkin yetkin bir “marka”dan “vefâ”sını esirgeyen İzmir, koronun “vedâ”sını paylaşmak için, son konserinde buluştu... Hayati Çiftçi yönetimindeki topluluk sahnede, bizler, “bir avuç sanatsever”, salonun koltuklarında, elimizden geldiği kadar İnci Çayırlı Hanımefendi’den “nâsip almaya” çalıştık; tavrının “vurgun” demek olduğunu, peşinen kabullenerek... Konserin sabahına, bu “zevk-i mûsikînin estetiği” üstüne, gazeteme neler yazabilirim diye dertlenirken, Üstâd Münir Nureddin Selçuk’un, Sultânîyegâh şarkısı, “bütün geceye tercüman” oluverdi. Muhtemelen, Şair İsmet Bozdağ da yine böyle bir “tesirli gecenin hâtırına” kaleme almış olmalıydı, meşhur güfteyi...

“...Sen şarkı söylediğin zaman / Mevsimler değişir gibi kımıldardı içim / Dudaklarında doğardı şafaklar ve güneşler / Geçerdi gözlerimden öyle kızlar ki / Fecirden kadehlerle nağme içmişler...” tarifiyle yüzleşiverdik. Sahnede karşımızdaydı, söz timsâli değildi yani. An geldi, pembeler açtı, turuncu doğdu, eflâtun bûselendi ve mavi damladı şarkılardan...

“...Sen şarkı söylediğin zaman / Ne kadar gençti dünya ve ne güzeldi / Bahar sabahlarının rahatlığı içimizde / Bir ses ki sükûn ve sonsuzluk / Bir ses ki hayat olmuştu bizde...” ya; an geldi, “Hicaz” örtündük üstümüze; “...bir gün atlı da yaya da unutulur” diye başladık, “...gün gelir ki, o canân da unutulur, unutulur” diye bitirdik.

“...Sen şarkı söylediğin zaman / Bahar içinde âlem, bahtiyardı can / Bir hilkat sabahı ki her şey beyazdı / Bir vazgeçiş senden gayrı her şeyden / Öyle bir an ki hayata doyulmazdı / Sen şarkı söylediğin zaman / Öyle bir an ki hayata doyulmazdı...” ama, “kör kuyularda merdivensiz”, ‘Kürdîlihicazkâr’ bir denizde “yelkensiz bırakılmak” da vardı”, “ben sensiz, ben bensiz” kalıvermek de...

Ve bütün bunların müsebbibi, (biraz da) koronun “Şef”iydi muhakkak... Sahne üzerinde, hiçbir şeyi tesadüfe bırakmayan edâsı yanında, uçan kuşa olan hâkimiyeti ile de ünlü ve her konseri, icradan önce kafasında ve kalbinde yaşayan Hayati Çiftçi, gecenin tasarımını, “hatırşinâs tabiatı”yla süslemişti. Hoca’sının tâbiriyle, “o mükemmel mûsikîyi bugüne taşıyan” bir ciddiyetle, “dönüşten bahis açılmayan” bir yolculuğa çıkarttı hepimizi. Koroya ruh veren “mûsikî genetiği”, çok başarılı sololar ile hemhâl olan yakınlığı gözden kaçacak gibi değildi.

İnci Hanımefendi için, “aynı sahnede olmak onurunu ifade edecek kelime bulamıyorum” dedi ve ekledi, “böyle bir kelimenin içinde geçtiği cümle kurmaktan da âcizim...” Sonra, 89 yaşındaki Dr. Tâli Özgenç’i davet etti mikrofona. Dostların, sevgi ve saygı parıldayan âşinalığına can kattı, “asrın düeti” olmaya namzet bir icraya vesile oldu. Çayırlı ve Özgenç, “kûy–i dilârâya, hû diyerek...” birlikte vardılar, Hüseynî şarkıda...

Salondan ayrılırken kulaklarımızda, son seslendirilen bestelerden birinin hüznü rüzgârlanıyordu kuşkusuz: “Bir sabah bakacaksın ki, bir tanem ben yokum / Dünyayı sana bırakıyorum / Bir tanem...” “Usta”yı bir kez daha ağırlayan İzmir’in, şükran hisleriyle dolu olarak, sabaha kadar, repertuvarda olmayan bir şarkıyı, “terennüm” ettiğini düşünüyorum... “Benzemez kimse sana, tavrına hayrân olayım...”

X