"Nihat Demirkol" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Nihat Demirkol" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Nihat Demirkol

Asma ise defne arasında bir ömür...

HÜRRİYET’in Ege Bölge Temsilcisi Deniz Sipahi, (kendi tabiriyle), “iflâh olmaz iyimser”liği ile ünlüdür.

Her şeye rağmen formdan düşmediğini göstermek için olsa gerek, “Biz krizleri iyi yönetiriz...” başlıklı son yazısında, yine “döktürmüş”. “Benim Gözlüğümden” isimli köşemin de isim babası olan “kadîm dost”un yazdıkları, beni, bu sefer “okuyucu gözlüğümle” bir durum muhasebesi yapmaya itti. “Asma ile defne arasında geçti şu ömür” diye iç geçirdim! Mülkiye’nin geleneksel mirası, bu tercihimizin kilometre taşlarından biriydi hiç kuşkusuz. “Kriz” denince, “memleket” deninde, “muharrir” denince, önce “Hasan Şevket” düşer bizim aklımıza hâlâ... Nâzım’ın, “Memleketimden İnsan Manzaraları”nda, 2. cildin hemen başında tasvir ettiği büyük resmin zeminidir aslında, hiç aklımızdan çıkmayan...

Hani, “...Gülden güzel kokan Arnavutköy çileği / ve asma yaprağına sarılı barbunya ızgarasıyla gelir Haydarpaşa Garı’nın büfesinde bahar. / Buna rağmen Hasan Şevket rakıyı bir tek dilim beyaz peynirle içiyordu ve saat on sekizi otuz sekiz geçiyordu...” diye başlar da, “...Tanınmış ediplerimizden oldu olalı Türkçe’de kendi yazılarından başkasını okumadığından...” diye devam eder; “...Hasan Şevket düşünüyor gözleri kadehinde: ‘Baş parmak boyundaki adam vicdanımız’ .../...Hasan Şevket, sen mahvolmuş bir insansın. Nasıl bu hale düştün? Seni kimler bu hale soktu? Ne zamandan beri bu haldesin? Halbuki nasıl yol aldı bazıları...” diye toz kaldırıp, “... Elbet onlar çoktan unuttular, Hasan Şevket, yanmış zeytinyağıyla sidik kokusunu Beyaz Rus ve Ermeni pansiyonlarının.../... Onlar çoktan unuttular kahredici hicabını yamalı donlarının. Bütün nimetleriyle dünya onların artık...” diye alevlenir; “... Bahar geldi, Hasan Şevket, dallara su yürüdü. Kuş bile yuva yaptı, kuş kadar olamadın...” diye noktalı virgül koyar... Sonra, “...Nuri Cemil’i gördü: camekânı tekerlekli seyyar kitapçının önünde durmuş, bir şeyler okuyor... / ...Kazancı beş yüzden aşağı değil. Belki Alaman sefaretinden de alıyor...” diye üsteler; “...Yataklı vagona binmekte olan Tahsin’e baktı. Birdenbire pislik görmüş gibi buruşturdu yüzünü, bilhassa, nümayişle... /...Farkında mısın, baş parmak boyundaki adamım, Nuri Cemil çatlayacak, Tahsin’i kıskanıyor... / ...Gözü mebuslukta, vekillikte belki, Hem de ne yollardan bu işi kuruyor, biliyorum. Fıkralarını okuduğumdan değil, onları okumaktan münezzehim çok şükür...” diye hamd eder. “...Baş parmak boyundaki adamım, açık konuşalım seninle: Satılabilir misin? Hayır. Ayda beş yüz verseler? İmkânı yok. Yedi yüz? Tehlikesiz, kırmadan haysiyetini? Küçük, âlimane fıkralar, tarafsız makaleler için? Evet...” diyerek finale yaklaşır ve “...Böylelikle Hasan Şevket yavaş yavaş farkına varmadan kandırırken baş parmak boyundaki adamını, baş parmak boyundaki adam dikildi birdenbire kenarına kadehin, bağırdı avazı çıktığı kadar ‘Sen Nuri Cemil’den betersin deyyus, fâsıkı mahrum…’ Hasan Şevket kıpkırmızı oldu. Kadehten içti bir yudum. / Sarsıldı kadeh. / Baş parmak boyundaki adam düştü kadehe. Ve dişleri olağanüstü çürük, sesi olağanüstü kalın, boğuldu içinde rakının. / Hasan Şevket’in canı yandı, basılmış gibi nasırına. Ve bir damla yaş aktı sol yanağından…” dizeleriyle sonlanır meşhur şiir... Ve belki de, bizde bıraktığı bu izle, “Haydarpaşa Tangosu” diye, bestelemişizdir “Nihavend“ aşkına...

Buradan, Melih Cevdet’e kayar fikrimiz! “...Köle sahipleri ekmek kaygusu çekmedikleri için felsefe yapıyorlardı, çünkü / Ekmeklerini köleler veriyordu onlara; / Köleler ekmek kaygusu çekmedikleri için / Felsefe yapmıyorlardı, çünkü ekmeklerini /Köle sahipleri veriyordu onlara. / Ve yıkıldı gitti Likya... / Köleler felsefe kaygusu çekmedikleri için ekmek yapıyorlardı, çünkü / Felsefelerini köle sahipleri veriyordu onlara; / Felsefe sahipleri köle kaygusu çekmedikleri için ekmek yapmıyorlardı, çünkü kölelerini Felsefe veriyordu onlara. / Ve yıkıldı gitti Likya... / Felsefenin ekmeği yoktu, ekmeğin Felsefesi. / Ve sahipsiz felsefenin Ekmeğini, sahipsiz ekmeğin felsefesi yedi. / Ekmeğin sahipsiz felsefesini, Felsefenin sahipsiz ekmeği. / Ve yıkıldı gitti Likya... / Hala yeşil bir defne ormanı altında...”
Özetle; “iyimser kaleminin mürekkebi” bu sefer bir başka karıştırdı beni arkadaşım... Teşekkürlerimle!

X