"Nihat Demirkol" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Nihat Demirkol" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Nihat Demirkol

Amerika, “keşfedilemediği” gibi...

DAHA önce de yazmıştım; ünlü Kızılderili Reisi Geronimo’nun torunlarından biri, yıllar önce, şöyle demişti kızıma:

 

“Üzerinde insan yaşayan bir kıta, keşfedilmiş olabilir mi, sence?
Ancak seni yeni ayak basmış ve yeni fark etmiş olabilirsin...
‘Amerika’nın keşfi’ ifadesi, büyük bir aldatmacadır !”

“Türk Beşleri”nden, Ulvi Cemal Bey’in “Köçekçe Dans Süiti” de bütün görkemi ve müzikal kalitesine rağmen, anlatım ve tanıtımındaki “özensizlik” sebebiyle, hep “aldatmaca” olarak yer etmiştir benim zihnimde...

Çarşamba gecesi, AASSM’de sahne alan OLTEN Filarmoni’yi kutluyorum!
Bu yaşıma geldim, “ilk kez” bir program kitapçığında,
“...Besteci, köçeklerin dans ettikleri eğlencelerde çalınan müziklerden Karcığar ve Hicaz makamındaki bazı örnekleri ‘derleyerek’, ‘Dans Rapsodisi’ başlığı altında, ‘Köçekçe Süiti’ni oluşturmuştur...” cümlesine rast geldim.

Bu aslında şu demektir;
“önceden bestelenmiş bir şey,
bestelenmiş olabilir mi, sence?
Ancak sen yeni ulaşmış ve yeni fark etmiş olabilirsin...”

Ulvi Cemal Bey ile bir alıp veremediğim yok elbette.
Ama konser programında, eserin “derleme” olduğu ayrıntısının altının çizilmesi, müzik tarihimiz açısından “şık” olmuştur...

Ana tema olarak aksak usûlündeki Karcığar Köçekçe’nin kullanıldığı eser,
“...1942’de, CHP’nin açtığı ulusal kompozisyon yarışmasında birincilik kazanmış
ve ilk kez,1 Şubat 1943’te E. Praetorius yönetimindeki
Riyaseticumhur Filarmoni Orkestrası tarafından,
Ankara Radyosu stüdyosunda seslendirilmiş, ‘seçkin bir senfonik çalışma’dır”.

Musikî geleneğimizde, çoğunlukla, “Gerdaniye, Gülizar, Hicaz ve Karcığar makamlarındaki örneklerine rastladığımız köçekçelerin büyük bir bölümünün “anonim” olduğu doğrudur. Bugüne kadar gözden kaçırılan ayrıntı, “Süit” içinde kullanılan baskın motiflerin önemli bir kısmının da,
“Dede Efendi’nin Karcığar’ı, Sultan Abdülaziz’in Hicaz’ı” gibi, “önceden sahibi olan” topraklar niteliğini taşımasıydı.
Malûmun, “ıskalanmadan” ilânı, kuşkusuz “zarif” olmuştur.

Uygarlık, “ayrıntılar”dan ibaret değil mi, zaten?

X