"Nihat Demirkol" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Nihat Demirkol" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Nihat Demirkol

31’inci Festival’in ‘Bolahenk’ haftasıydı

GECENİN aktörü hakkında program kitapçığında neonlanan ‘çok yönlü piyanist’ ifadesi başlangıçta “Acaba bu cümlenin kullanma kılavuzunda neler var?” kabilinden bir merak uyandırıyor.p

Önce satır aralarında, “Köln, Varşova ve Vancouver’daki piyano eğitimi, 4 kıta ve 40 ülkede performans sergilemiş olması, CD ve Avrupa’nın çeşitli yerlerinde gerçekleşen radyo - televizyon kayıtları, 6 farklı uluslararası piyano yarışmasının jüri üyeliğine davet edilmesi, piyano ve orkestra için bestelenmiş eserlerin yanı sıra oda müziği ve cazın seçkin örneklerini de icra etmesi, Uluslararası Chopin Piyano Yarışması için Polonya kamu televizyonuna yaptığı yorumların kazandırdığı popülerite” gibi ayrıntıları yakalıyorsunuz.

Daha sonra Pawel Kowalski için müzikteki kanaat önderlerinin seçerek kullandıkları, “Çok iyi bir icracı, çok yetenekli bir piyanist, son derece akıllı bir müzisyen, mükemmel bir tekniğe sahip, klavyede usta, hâfızası mükemmel, iletişim yeteneği zengin, çağımızın en iyi piyanistlerinden biri” şeklinde uçuşan sözcük, sıfat ve betimlemelerle zihninizde açılan parantezin içi dolmaya başlıyor. İster istemez daha iki gece önce dinlediğiniz “Doğaçlamanın Peygamberi”yle (mukayese olmasa da) yan yana getiriyorsunuz. Benim hesabıma, “Teknik mi, ruh mu?” sorusundan ‘ruh’ galip çıkıyor.

Bir makine düzeni içinde işleyen parmakların müziğin kozasını çatlatan dokunuşlarına şahit oldukça ‘çok yönlü’ ifadesine kafanızın içinde başka biçemler ekliyorsunuz. Derken, (17’nci Yüzyıl’da yaşamış) bir başka Polonyalı gelip oturuyor yanınızdaki koltuğa... Kim mi? Klâsik Türk Mûsikîmizin ünlü bestekârı, santûrî, müzikolog ve (kendi icat ettiği nota sistemi ile yazmış olduğu ve orijinali Londra’da British Library’de saklanan, Şark’ın en eski müzik mecmuası olarak bilinen) “Mecmua - i Sâz - ü Söz” adlı nota ve güfte mecmuasının müellifi, Kitâb - ı Mukaddes’i Türkçe’ye ilk çeviren mütercim... Biz onu Ali Ufkî Bey diye tanıyoruz ama asıl adı Wojciech Bobowski...

Ara verildiğinde, ‘çok yönlü’ ifadesini beğenmediğini imâ ediyor. “Böyle adamlara eskiden ‘Bolahenk’ denirdi” diye iç geçirip, “-Rönesans insanı- yani... Siz bugün ucuzlatıp ‘entelektüel’ diyorsunuz” diye de düzeltiyor. Kowalski, Chopin’in ünlü “Polonez”iyle teşekkür edip ayrılırken sahneden, Ali Ufkî Bey, “Yazınızı okudum” diyor, Hüseyin Sermet’i kast ederek... “-Taburesini yerine koyan piyanist görmemiştim- diye yazmışsınız. Böyle, ‘ikide bir cebinden taze bir mendil çıkartıp, itinâ ile katlarını açtıktan sonra, tuşların tozunu alan’ına rastlamış mıydınız?”

Çıkışta merdivenlerden birlikte iniyoruz. Dili biraz ağdalı ama, Ali Ufkî Bey konuşkan: “Dün de aliyy - ül âlâ bir gece yaşadık” diyor yürürken... “Kâr, Beste, Ağır ve Yürük Semaî... Bu hazineyi bilmeyenlere işte böyle izâhat lâzım. ‘Klâsik Tören Besteciliği’ diye bir lâkırdı edildi, kim işitmiştir bu târifiyle derûnunu?” diye kocaman açıyor gözlerini... Sözü Dede Efendi ve III. Selim’e getirip, makam terkip edenlerin yâd edilmesi ne kadirşinaslık” derken ise heyecanlanıyor.

“Bizi, 14 ve 19’uncu Yüzyıl arasında dolaştırıp bugüne kavuşturan, yani Fasl - ı Atîk’ten Fasl - ı Cedîd’e taşıyan ders niteliğindeki bu emeğin AASSM ile kesişmesine ne dersiniz?” diye soruyorum. “Bu münakaşalar beni alâkadar etmez” diyor. “-Halil İbrahim Hoca- her şeyi fevkâlâde tanzim etmiş. Lâkin, ‘mûsıkîsimiz sazdan ziyade söz mûsıkîsi zannedilir. Esasında (insan) ses(i) mûsıkîsidir’ mütâlâasını uzun uzun fikretmek lâzım kanaatindeyim.” Bu sefer, (eser adedi ve uyum konusunda alaturkacıların zaafı olduğunu düşündüğüm için) ben cesaretleniyorum, “Efendim, -repertuvar hazırlamanın nasıl zor ve ustalık isteyen bir iş olduğunu da görmeyi umuyorum- demiştim” diye üsteliyorum. “Açıkçası, tadındaydı, kararındaydı, zarifti, üstelik (birilerine yaranalım diye) asaletinden de taviz verilmemişti” diyorum. Ali Ufkî Bey, “Taksimlerle de hemen bütün sazların tavrını teşhis etme fırsatı bulduk” diye ekliyor ve devam ediyor: “Lisâna hususî bir merakım var malûmunuz. Güftelerin hayâl perdesine akseden tercümeleri de mûsıkîşinaslara pek faydalı oldu.” Sırayla fikrimizi söylemeyi sürdürüyoruz. Ben, “Birlikte yay çekme konusunda sanki daha iyiye gidiyoruz” diyorum, “Kudüm velveleleri mest etti” diyor. “Rast Nakış Beste ile Münir Bey’in Kârçe’si arasındaki terennüm benzerliği kaç kişinin dikkatini çekti acaba?” diye soruyorum, “-e- harfini hayli açık telâffuz ettiler” diye derinleştiriyor konuyu. “Ben” diyor, “Fasl - ı Atîk’ten de zevk ettim, fâsılayı müteakip ‘Def’ ilâve edildi, fark ettiniz mi? Vasilâki ile başladı, Tatyos ile hitâma erdi, arada gazel müstesnâ... Serhânende’nin meydandan geri geri çekilmesini de görmezden gelmeyin! Alaturka edep ve nezaket budur işte... Mevlevî meşreb olmasın sakın?” Tam, “Benim için pek hoş bir tesadüf oldu” diyecekken, gözden kaybediyorum Ali Ufkî Bey’i... “Radyo günlerine ve oda müziği geleneğimize götürdüler bizi” diyemeden... “-Festival gösterisi- dediğin böyle olur! Acaba İzmir Devlet Tiyatrosu’ndan kimse var mıydı ibret almak için?” diye soramadan... “-Gazel-deki Fuzulî seçiminin, ‘geleneksel mûsikîmizin incelmiş halleri’ndeki nefâseti hatırlatıp, bazı ‘sağırlar’a, ‘tencerenin yuvarlanan kısmıyla iletilmiş bir mesaj olduğu’nu yazımın sonuna taşıyacağımı” müjdeleyemeden... “Derdime vâkıf değil, cânân beni handân bilir / Hakkı vardır, şâd olanlar herkesi şâdân bilir / Söylesem te’siri yok, sussam gönül razı değil... / Çektiğim âlâmı, bir ben bir de Allâh’ım bilir.”
İyi bayramlar...

X