"Naci Cem Öncel" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Naci Cem Öncel" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Naci Cem Öncel

100 yıl sonra tam tersine

Geçtiğimiz hafta Suriyeli sığınmacılar Balkanlara geçebilmek umuduyla otobüslerle veya yürüyerek İstanbul’dan Edirne’ye ulaşmaya çalıştılar. Bir kısmıysa Ege’yi geçmeyi hedefledi. Oysa bundan yüzyıl kadar önce, yüzbinlerce kişi tam ters yönde gitmeye çabalıyordu.

Modern dönemde en fazla zorunlu göç alan ülkelerden birisi Türkiye’dir. 1864-65 yılında Büyük Çerkes Sürgünü’yle başlayan göç dalgaları, 1878 Rus-Osmanlı Savaşı’yla (93 Harbi) muazzam boyutlara ulaşıyordu. Yüzbinlerce Türk-Müslüman Anadolu’ya yerleştirilirken onları Boşnaklar (1882), Girit göçmenleri (1898’den itibaren) izlemişti. Bir sonraki büyük dalga ise 1912-13 Balkan Harbi döneminde yaşandı. Kesin sayılar olmamakla birlikte yaklaşık 400 bin kişi günümüz Türkiye’sine göç etmek zorunda kaldı. Savaşın yanı sıra, on binlerce insan göç yollarındaki açlık, soğuk ve çete saldırıları nedeniyle öldü. Bugün için bile çok büyük olan bu sayılar, o zamanki nüfusa göre sarsıcı düzeydedir.

BALKANLARDAN İSTANBUL SOKAKLARINA

“İlk kafileye İstanbul'un 20 kilometre ötesinde rastladım. Ondan sonra ardı arkası kesilmedi. Bazı fakirler, ihtiyarlar, kadınlar ve çocuklar ufuktan bize doğru; kendilerini kovalayan, o görünmeyen güçten korkarak, şaşkın ve telaşlı kaçıyor, kaçıyorlardı. Hepsinin iki üç parça ıvır zıvırı vardı. Kimi eşyasını omuzunda, kimi el arabasında taşıyordu... Hepsinin yüzünde korku izleri, hepsinin halinde şaşkınlık vardı. Köyler hemen hemen boştu. Halkalı’dan geçerken sokaklarda on kişi görmedim.” Fransız gazeteci Stephane Lauzanne, çamur deryasına dönmüş yollarda, soğuk ve açlıkla boğuşan göçmenleri bu satırlarla anlatıyordu. Bir Alman binbaşı ise gördüklerini şöyle özetliyordu: “Manzara tam sefalet ve perişanlık. Çocuklar yarı çıplak, kadınlar çamurda çıplak ayak.”

Sadece Batı ve Doğu Rumeli’nin değil, Trakya’nın yerli halkı da evlerini, köyleri terk etmişti. Dolayısıyla Balkanların uzak noktalarından İstanbul’a yaklaşanlar yeterince destek alamıyordu. Koşullar çok ağırdı. Kırklareli’nden manda arabalarıyla yola çıkan göçmenler ancak 17-18 gün sonra İstanbul’a varabiliyordu. Göçmenleri taşımak için ek tren seferleri düzenleniyorsa da yeterli olmuyordu. İstanbul’da tüm sokaklar sığınmacılarla dolmuştu. Halleri perişandı. Sağlık hizmetleri, beslenme ve barınma olanakları çok kısıtlıydı. Kolera salgını hızla yayılıyordu.

EGE’DE SON BULAN UMUTLAR

Kara ve demir yolunun yanı sıra pek çok göçmen de deniz yoluyla Ege’nin karşı tarafından Anadolu’ya ulaştırıldı. Özellikle Selanik ve çevresindekileri tahliye etmek için başka ülkelerden gemiler kiralandı. İzmir açıklarında bir torpile çarpan geminin batması sonucu 120 göçmen Ege’de hayatını kaybetmişti.

Denizden, karadan ve demiryolundan akan bu insan selini örgütlemek için “Muhacirin Müdüriyeti” gibi özel devlet birimleri kuruldu, yasal düzenlemeler yapıldı. Zaten çökmüş olan hazineden ek kaynaklar ayrıldı. Göçmenlerin iskanı ve eğitimi meselesi özellikle İttihat ve Terakki için çok önemli konulardan biri olacaktır. Bu göçler tam durulmaya başlıyordu ki... Birinci Dünya Savaşı patladı. Elbette her savaş, yeni göç dalgaları demekti.

ANADOLU’DAN SURİYE’YE

Batı’dan Doğu’ya ve Kuzey’den Güney’e doğru büyük bir göç dalgası da 1915 Ermeni tehciriyle geldi. Yüzbinlerce insan “güvenlik nedeniyle” çok ağır koşullar altında Anadolu’dan imparatorluğun diğer bir köşesine göç etmek zorunda kaldı. Yani günümüzdeki göçlerin tam tersine, Anadolu’dan Suriye’ye. Bu “zorunlu göç” sırasında da yine on binlerce kişi açlık, susuzluk ve çete saldırılarıyla hayatını kaybetti. Her göçte olduğu gibi ilk ölenler yine yaşlılar ve çocuklar oldu. Daha önceki yıllarda Çerkes Sürgünü’nü; Balkan Göçleri’ni tasvir eden yabancı gazeteciler ve gözlemciler, bu defa da Ermeni Tehciri hakkındaki yazılarını yayınlıyor, raporlarını hazırlıyorlardı. Kaderin garip bir cilvesi olarak tifüs salgını, “etnik veya dini kimlik gözetmeksizin” Türk, Kürt, Ermeni demeden tüm Anadolu’da can alıyordu.

100 YIL SONRA

1912-1915 göçlerinden günümüze uzanan yıllarda Türkiye çok sayıda zorunlu göçe tanıklık etti. Kurtuluş Savaşı sonrasındaki Mübadele sonrasında Balkan Türkleri’nin göçü 1960’lara dek sürdü. 80’lerde Bulgaristan’dan kitleler halinde, ilerleyen yıllarda Bosna ve Kosova’dan daha dar ölçekte göçler yaşandı. Özellikle 90’lardan itibaren ağırlık Doğu’dan Batı’ya zorunlu göçlerdeydi. Doğu Anadolu’dan milyonlarca kişi, güvenlik nedeniyle Batı’daki büyük şehirlere yerleşti. En son dalga ise 2 milyondan fazla Suriyeli sığınmacı oldu. Bugünlerde gazeteciler Ege sahillerinde ve Trakya’da bir kez daha acıklı göç hikayeleri yazmakla meşgul. Yüzyıl öncesine göre göçlerle ilgili haberleri çok daha hızlı alabiliyoruz. Ama facialara seyirci kalma konusunda, insanlığın yeterince yol kat ettiğini söylemek pek mümkün değil.

X

YAZARIN DİĞER YAZILARI