"Musa Dede" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Musa Dede" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Musa Dede

Şekerkamışının macerası

Şeker Bayramınız kutlu olsun! Ramazan ayını kazasız belasız geçirdiyseniz, hele ki Yaradan'la bir yakınlık vesilesi olduysa size, tam sırası; "Şükür Bayramı", aslen 'Eid el Fıtr'(Ramazan Bayramı), ancak biraz da bu bayrama verdiğimiz kıymetten olsa gerek, olmuş bizde "Şeker Bayramı"! "Tatlı yiyelim, tatlı konuşalım; böyle kutlayalım" hesabı… Hele çocuklar, ne de çok severler şekeri, kutlamaları.. İçimizdeki şımartılmayı seven çocuk, bir de bilse şekerin şeker olup soframıza gelene kadar geçirdiği maceraları. Onun için ödenen bedelleri… Belki daha iyi anlardı neden kıymetlimize 'Şekerim' dendiğini..

O da bir kamışmış ilk başta; buğdaygillerden 'şeker kamışı', şekerin bilinen ilk hammaddesi.. Bugün de halen dünya şeker üretiminin %70'i şekerkamışından karşılanıyormuş. Bundan en az 9000 yıl öncesine kadar gidiyor kullanımının bilgisi. Kökeni Yeni Zellanda imiş. Oradan Hindistan'a, Çin'e gelmesi.. Kutsal kabul ettikleri bu kamışa "Sarkara" adını vermiş Hintliler; 'şeker' kelimesi buradan türetilmiş. Yiyenler bilir; sokaklarda, yol kenarlarında satılır bazı memleketlerde parça parça. O emilen liflerden süzülen tatlı sıvı, zamanla Dünya'yı kendine esir etmiş. İlk önce suyu çıkarılır olmuş. Elle çevirilen mengenenin bir tarafından sokarsınız kamışı, parçalanmış şekilde çıktığında öte taraftan, nefs mücadelesi yolunu almış derviş misali, altındaki oluğa bıraktığı özü, bir bardakçık tatlı sıvı, hem ısıtır, hem de gevşetir adeta içinizi. Buzla birlikte ise, keyifli bir yaz içeceği; parçalanmış kamışın içi…

Hintliler'den Persler'e, onlardan da 7.yy'da Araplar'a geçmiş şeker kültürü. Artık şeker şurubunun bir miktar arındırma işleminden geçirilip yaygın biçimde ticareti yapılmaktayken Doğu ve Ortadoğu'da, yeni ve esaslı bir kalem daha eklenmiş Araplar tarafından şeker bazlı ürünlere; "Khurat al Milh", dilimize 'karamel' olarak geçmiş. Mısırlılar'ın şeker şurubunu arındırmayı bir adım daha ileri götürmesiyle, böylece daha uzun süre muhafaza edilebilen konsantre ve nispeten daha kolay taşınabilen şeker, Ortaçağ'da da Haçlılar tarafından Avrupa'ya tanıştırılmış nihayet. Önceleri uzun süre çok nadir ve pahalı bir madde olarak, ancak kısıtlı miktarlarda özel eczanelerde satılıyormuş. Reçeteye tabi ve hassas terazide tartılarak… İskenderiye limanından Venediğe, oradan da Avrupa'nın diğer liman ve şehirlerine dağılan "kahverengi şeker ekstresi, esmer altın"ın daha da yaygınlaşmasında, Venedik'te, bugünün bildiğimiz şekerinin öncülü 'kristalize beyaz şeker' üretimi yapmak üzere kurulan rafinerilerin payı yadsınamaz herhalde..

Sonraları biraz tatsız; Şeker ticaretinin başarısı ve cazibesi tüm sömürgeci ülkelerin iştahını kabartır olmuş ve gitgide şiddetlenen bir rekabet başlamış çok geçmeden. Kristof Kolomb'un ikinci Amerika seyahatinde kargosunda taşıdıklarından biri de şekerkamışı imiş. Guadalup başta olmak üzere bazı Karayip adalarında başlatılan plantasyonlar zamanla Küba, ardından da Güney Amerika kıyılarına yayılmış. Avrupa'nın şekere talebi arttıkça, ihtiyaca cevap vermek için zahmetli bir işçilik gerektiren plantasyonlarda çalışmak üzere Afrika'dan gemi gemi köle taşınmaya başlanmış. Şeker ticaretine hakim olmaya çalışan ülkeler arasında artan gerginlikler, çatışmalar… Bu sırada Avrupa'da seçkinlerin tüketim alışkanlığı şeker yavaş yavaş eczanelerden baharatçılara kaydıkça, halk da kullanabilir olmuş. Paralelinde gelişen şekercilik ve pastacılığın yaygınlaşması Napolyon dönemini buluyor. Rafinerizasyonda ilerlemeler ve artık "beyaz zehir", kolonizasyon ve köle ticaretinin başat ürünü olarak Avrupa'nın tüketim alışkanlıklarını geri dönüşü olamayacak şekilde değiştirmiştir. Sonrasında da 'küreselleşme' ile birlikte tüm Dünya'nın… Bir de bakmışız ki şekere doyamaz olmuşuz! Şeker hastası…

İnsanla kamışın ilginç hikayesi! O kamış ki firavungillerin nefsini daha da kabartmada, hakikatın peşine düşenlerin ise gönlünü yapmada. 'On Emir'in nebisi Hz.Musa'nın(as) etkisi de böyle olmamış mıydı? Kıpti dilinde "Mu", su demekmiş, "Sa" da kamış, kargı; "Musa" da sudan gelen kamış anlamına gelebiliyor o halde.. Allah'ın kamışı, kimine delici bir mızrak, kimine de içi dağlanarak boşaltıldıktan sonra, 'Allah'ın edebiyle edeplenmenin nişanı olarak üzerine yerli yerince açılan delikler ve içine üflenen sıcak nefes marifetiyle gönülleri irşad eden 'ney' sesi; "Kelamullah"… Kamışlardan şekerkamışının dönüştüğü şeker de kah insanoğlunun hırsını beslemiş, zalimleştirmiş, köleleştirmiş, kah gönüller almaya vesile olmuş, aşk şerbetine dönüşüp paylaşanları mutlu etmiş. Bize verilen nimetleri nasıl değerlendirdiğimiz kim olduğumuzu belirliyor bir yerde. İnsanı boşuna bir kamışa benzetmemiş Hz.Mevlana; kamışlıktan kesilmiş, asli vatanından uzaklaşmış.. Aslımıza döneceğiz inş'Allah sonunda!

Bozulmamış çocuklar ki her güzelliğe layık, kapımıza gelecekler mutlaka bu bayramda. Onlara şeker bilabedel, bedava. Biz de nefsimizle cebelleşerek, alacağımız bir parça şekerin bedelini ödemeye çalıştık Ramazan boyunca; umarım Bayram'ı hakettik, çocuklar gibi masumlaştık ve kimsenin de gönlünü kırmadık bu yolda… Madem şeker ile bayramı birleştirmiş insanoğlu, şükür, fakir Musa da şekerkamışı ile ismimi böyle birleştirebildim ancak, yazının ucunda.. Aşk olsun, selam olsun tüm birlik yolunda olanlara! Karamel tadında bir Bayram dilerim hepinize! Hu

X