"Musa Dede" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Musa Dede" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Musa Dede

İran’dan ibretle, birliğe davet…

“Öyle bir fitneden sakınınız ki, o hiç de sizden sadece zulmedenlere dokunmakla kalmaz”(Enfal 8;25)

Şimdi de İran.. Ne yazık ki “İslam Dünyası”nda fitnenin ardı arkası kesilmiyor. Bizler de artık olanlara coğrafi bazda yahut ülke bazında, etnisite bazında bakar olduk. Zira yaşanan sıkıntıları “İslam Dünyası”na yönelik olarak değerlendirebilmemiz için birlik halinde bir “ümmet”ten bahsetmek gerek. İslam’ın koyduğu ideal bu olmakla beraber ümmet, ümmet bilincinden uzak görünüyor. Yine de üzerimize gelenler bu birlik potansiyelini taşıdığımızın farkında, belki de bizden fazla. Her ne kadar hakim propaganda bizi ayıranların, birleştirenlerden daha fazla, daha önemli, daha devasa olduğuna inandırmaya çalışsa da…

 

Rivayet edilir ki; Hazreti Selman Farısi bir gün sohbet etmekte olan bir grup sahabenin yanına geldi. Tamamı Arap kökenli olan bu topluluk o sırada aralarında bir cahiliye adeti olduğu üzere soylarının üstünlüğü üzerine sohbet ediyor, hepsi sırayla atalarının silsilesiyle övünüyor, hangisinin daha evla olduğunu tartışıyorlardı. Nihayet Selman-ı Farısi Hazretleri’ne onun soyunu sopunu, kimin evladı olduğunu sordular. Kendisinin Farsî olduğu bilinmekteydi. Lakin şu ibretlik cevabı verdi Hazret; “Ben, İslam’ın evladıyım!” Ve diğerleri başını önüne eğdi. Bu konu da bir daha asla gündeme gelmedi… Yoksa nasıl olsundu ki Selman Farısi’yi, Bilal Habeşi’yi, Abdullah İbn-i Selam ve nicelerini kuşatan İslam ümmetinin birliği…

 

Velhasıl “İslam şemsiyesi” dediğimiz; aslında -kavramsal olarak- tüm inananları, inancına uygun yaşamayı dünyevi heves ve hevaların üstünde tutanları, hatta din, dil, ırk, cinsiyet farkı gözetmeksizin insana yaraşır üstün bir ahlakla barış içinde varolmayı arzulayanları içine alabilecek en meşru, kapsayıcı olgudur. Bu idealin karşısında yer alanlar; kibirleri kolayca kendilerine galebe çalan, cahilce ve bencilce (gerekirse gayrimeşru) başka çıkarları üstün tutan, dolayısıyla bu doğrultuda bölüp parçalayarak, zulmederek “ötekiler”i yönetmekten, sömürmekten fayda umanlardır. İçeride ve dışarıda, etiketleri ne olursa olsun…

 

Oysa ki; Sevilen bir olunca sevenler de bir olur! Ancak sevdiğimiz ve yücelttiğimiz, fani dünya’nın ucuz, yakıcı hazları oldukça, hayal kırıklıkları kaçınılmazdır ve bu, manipüle edilmeye oldukça elverişli bir durum ortaya çıkarır. Çağımızın batıl ideolojileri bir yandan patentini ve işletme haklarını elinde bulundurduğu beyhude bağımlılıkları körüklemekte öte yandan da bu durumdan dolayı derunumuzda hissettiğimiz “hakikatimize ihanet” hislerini, -kaynağını bulandırarak- aslında üstün değerleri başka olan toplumumuzda fitne çıkarmak üzere yönetmeye çalışmaktadır.

 

Nitekim; “…Hedef kitlenin suçluluk ve yetersizlik duygularıyla oynayarak, onlara bazı davranışların yapılmasının gerekli ve doğru olduğu empoze edilebilir. Özellikle hayal kırıklığına uğrayan insanların duygularının daha da keskinleştiğini bilen propagandacı, var olan veya suni olarak oluşturulan böylesi durumları kendi amaçları doğrultusunda değerlendirecektir. Hayal kırıklığı içerisindeki kişiler genelde kendilerini bir davaya feda etmek isterler, ayrıca hayal kırıklığı içindeki kişiler nefret etme ihtiyacı duyarlar ve bu nefret başkalarıyla paylaşıldığında en güçlü birleştirici unsurlardan birini oluşturur. Böyle durumlarda kişi ya da kitlelere nefretlerini yöneltebilecekleri hedefin gösterilmesi yeterli olacaktır…”(Propaganda Olgusu ve Algı Yönetimi / Levent Ersin Orallı) Agah olmak lazımdır!

 

Haksızlıklar karşısında durmanın çok ince bir çizgisi var. Bazı durumda “ehven-i şer”i(kötünün iyisini) gözetmek gerektiği gibi, beterin de beteri var. Hadi Osmanlı örneği yetmedi, bu yüzyılda Afganistan’da, Irak’ta, Suriye’de, Mısır’da, Libya’da, Yemen’de vs görülüp ders alındığını umduğumuz gibisi.. Hak, adalet, özgürlük çabalarımız özümüzü bozma kastıyla bize düşmanlık eden sömürgeci sistemin ekmeğine yağ sürmemeli. Halihazırda bu söz konusu sistemi ve yöntemini kendi içinden gelen bir aydından duymak icab ederse:

 

"Ekonomik ve teknolojik açıdan gelişmiş toplumlarda kapitalizm, çoğulculuk izlenimi oluşturarak kendi varlığını sürdürmenin biçimlerini keşfetmiştir. Özgürlük, doğa, direniş gibi kavramların içeriği boşaltılarak bu kavramlar mevcut hakim düzene hizmet edecek biçime kavuşturulmuştur”… “Bu noktaya varıldığı zaman, bolluk ve özgürlük kılığına bürünmüş olan tahakküm, özel ve genel yaşantının tüm alanlarına yayılır, tüm gerçek karşıtlıkları bütünün içine karıştırarak ortadan kaldırır, tüm alternatifleri yok eder. Teknolojik mantık, tahakkümün güçlü aracı durumuna geldikçe, siyasal niteliğini ortaya koyar; toplumun ve doğanın, aklın ve bedenin, sürekli olarak bu evrenin korunması için seferber edildiği, gerçekten totaliter bir dünya yaratır…”(Herbert Marcuse)

 

Halbuki gerçek İslam sistemi farklıdır, hakça paylaşımcı, barışçıdır. Maalesef halkların kafası karışmıştır. Son Peygamber(sav) bizi uyarmıştır; “Zaman yaklaşıp (kısalacak), ilim (ehli) azalacak, fitneler ortaya çıkacak, (insanların içine) cimrilik atılacak ve herc çoğalacak’. Resulullah’a; ‘Herc nedir ya Resulullah?’ denildi. ‘Katl, katl’ buyurdu” (Hadis-Buhari, Müslim, Tırmızi)… Buna karşın; “Ümmetimden bir taife, kıyamete kadar hak üzere galib olarak devam edecek”(Hadis-Hakim) de denilmiştir.

 

O halde; zaman gittikçe hızlandıkta, bitti denildiğinde devam eden ve kişinin mümin olarak sabahladığı halde akşama kafir olarak çıkacağı ‘karanlık fitnesi’nden, o kör ve sağır fitneden sonra Hz.Peygamber’in(sav) “İnsanlar iki çadırda(grupta) olacaklar. Bunlar, içinde asla nifakın olmadığı iman çadırı ve imanın olmadığı nifak çadırıdır”(Hadis-Ahmed b.Hanbel 2;433) diye haber verdiği durumda, iman çadırında hak üzere galip kalacak taifeden olabilmek amacıyla, sabırla, cömertçe ve vefayla “o dosdoğru yol”da, Hak dostlarının yanında sabit-i kadem bulunmak için gayretlerimizi artırmalı, fitneye bulaşmayacak şekilde son derece uyanık olmalıyız.

 

İran özelinde ise; “Sizden biriniz kendisi için istediğini Müslüman kardeşi için de istemedikçe (kamil manada) iman etmiş olamaz”(Buhari, Müslim, Tırmızi, Nesai) hadisi gereği, bu ülkeyi kaosa sürükleyebilecek, şiddet ve yıkım içeren gayrimeşru hareketlerin karşısındayız. Velakin İran’ın demokrasisini geliştirmesi, hakim, şoven, yayılmacı “Safevi Şia” anlayışından kurtulması gerektiğini de söylemeliyiz. “Şia”, -Hz.Ali(ra) Efendimiz başta- “Ehl-i Beyt”i sevmek, taraftarı olmak ise, bu noktada seve seve birleşiriz. Unutmamalı ki aynı Peygamber’in ümmeti, aynı Allah’ın kulu olma gayretindeyiz. Aynı istikamete yönelik bu birliktelik bugün belki her zamankinden daha kıymetlidir ve gerçekleşmesi tüm hakseverler için nimettir.

 

Yakın zamanda yaşananlar umarım ki bir fırsata dönüşsün, ibret alınsın, birlikteliğimizin kıymeti iyice anlaşılsın, böylelikle İslam ümmeti saflarını pekiştirsin, kendine çeki düzen versin, cahiliye taassubu giderilsin. Yöneticiler adil yönetimi ibadet bilsin, muhalifler ise ehven-i şeri gözetip yapıcı katkı sunarak kendilerini bozgunculardan ayrıştırsın, içerideki nifakçılar izole edilsin, böylece dışarıdan gelebilecek saldırılara karşı konsolide olunsun, tüm mazlum uluslar için ibretlik bir tablo oluşsun.. Önce kendimiz başaralım da, daha insancıl bir başka dünya düzeni kurulabileceğini göğsümüzü gere gere herkese haykırabilelim. Ve tüm alemlere rahmet olarak gönderilen Resulullah’ın(sav) mirasçıları olarak onun karşısına utançla çıkmayalım vesselam…

 

“…Avf b.Malik(ra), Resulullah(sav)’in şöyle buyurduğunu söylemiştir: ‘Allah(cc) bu ümmetin üzerinde, biri kendisinden birisi de düşmanından olan iki kılıcı birleştirmeyecektir” (Hadis-Ahmed b.Hanbel 4;26)

X