"Musa Dede" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Musa Dede" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Musa Dede

Beyoğlum!

“Dur! Bırak, kalsın, açma televizyonu / Bana İstanbul’u anlat nasıldı? / Şehirlerin şehrini anlat nasıldı? / Beyoğlu sırtlarından yasak gözlerimle bakıp / Köprüler, Sarayburnu, minareler ve Haliç’e / Deyiverdin mi bir merhaba, gizlice”(Nazım Hikmet)

Beyoğlu’nda gezerdik, gözlerimizi süzerdik bir zamanlar biz de. Fakir şimdilik Beyoğlu’nda gezen bizim kuşakların sonuncusuyum.. Büyükbabamdan dinlemişimdir ilk Beyoğlu hikayelerini. Kendisi(Allah rahmet eylesin) o zamanları sadece anlatmaz yaşatırdı da sanki. Takım ceket ve kıravat giymeden çıkılmadığı zamanlar Beyoğlu’na, hanımlar da döpiyes ve şapka.. Semtin adından mıdır ne, sanırsınız herkes bey oğlu, bey kızı. Aslında tam öyle de değil büyükbabamın kuşağı; mösyö, madam, matmazel olmak almış artık 30’ların, 40’ların İstanbul’unda beyliğin yerini. Onlar “Cumhuriyet Kuşağı”nın yeniden formatlanmış beyefendileri, hanımefendileri. İki “Dünya Savaşı” görmüş, bir İmparatorluğu unutmak zorunda, zamana uymakla toplumda itibar bulmak isteyen, varoluşu “sessizce kabullenme”ye bağlı bir kuşak. Beyoğlu’nda gezmek de olmasa, zor bir hayat! Büyükbabam da ne yapsın, onu hep kostüm ceket ve fötr şapkasıyla hatırlarım; sanki hep Beyoğlu’nda…

 

Bazen kuşaklar arası bir gezinti gibidir İstiklal caddesinde yürüyüşlerim. Markiz’de bir pasta, Lebon’da limonata, “voulez-vous dancer avec moi?”.. Aşağı yukarı böyle tanışmışlar, aileleriyle Asmalı Mescit’te oturan annem ve Kumbaracı yokuşunda yaşayan babam. Travma sonrası kalanlardan.. Travma dediğim de 6-7 Eylül olayları. Sene 1955; bindirilmiş kıtalar, Beyoğlu’nu yağmalıyorlar, baş hedef Rumlar, ama Rumu Yahudiyi ayıramıyorlar ki; cadde boyunca açılmış top top kumaşlar, en iyi İngiliz kumaşı, “Dormeuille” falan bakmadan, plaçka…

Annem babasını genç yaşta kaybetmiş, dayım koruyup kolluyor aileyi, bir de komşular, evin önünden güç bela uzaklaştırılan kalabalığa karışıyor dayım, en iyisi tehlike atlatılana dek onlardanmış gibi davranmak. Halam da az ötedeki “Çitiro Han”da otururmuş, Şişhaneye doğru. 90’ların sonuna yakın oraya taşınacağımı söylediğimde pek hoş karşılamadı ailem. Taşındım yine de. Perküsyoncuyum ya, orası da iş hanı, gece boşalıyor yani ve çalabiliyorum gönlümce.. Köşedeki yaşlı bakkal o kriz günlerini iyi hatırlıyor, Rumca ve dahi Ladino konuşuyor, müşterilerin çoğu gayrimüslimlerden olunca mecbur öğrenmiş…

 

Beyoğlu zaten eskiden beri gavur eli; Haçlı-Latin istilasından sonra gelişimine Bizans’tan ayrı devam eden İtalyanlar, şarap bağları, bahçeler, sonra Osmanlıyla birlikte yabancı elçilikler, misyonlar, 19.yy’dan itibaren ise içimizdeki Avrupalılar’ın küçük Paris/Londra’sı, ticaret-kültür-eğlence diyarı. Ve 1913; tramvayla Şişli’ye bağlanmasıyla yavaş yavaş Müslüman Türkler de artık Beyoğlu piyasasında, akıyorlar alemlere. Ve entellektüeller, Lebon pastanesinin müdavimlerinden Namık Kemal, Şinasi, tanışıyorlar. Zaman hızla değişiyor, dertleri var… “Devr-i menhus-i cehalet bitti / Geldi tahsil-i kemalin hini / Şark ü Gayb’a dökülün sa’y ederek / Utlub-ül ilme velev bissini”(N.K.)

 

İşte birkaç kuşak sonrası “Depresyon Kuşağı” büyükbabamlar, “Savaş Sonrası Piyadeleri”nden babam, “Baby Boomers”(bebek bombardımancıları) kuşağından annem ve ben “X Kuşağı” çocuğu… Beyoğlu’ndayım! Bağlamı farklı gibi görünse de hep aynı dert; “Hürriyet”! 1955’te ebeveynlerimin çocukluğuna damga vuran mevzubahis olaylar yaşanırken Beyoğlu’nda, “Beat” kuşağı da istemeden, sonrasında bizi de ziyadesiyle etkileyecek olan bir entellektüel devrime önayak olmaktaymış Amerika’da, “Baba Beat”lerden Allen Ginsberg’in “Uluma”(1955) şiirinin şu ilk satırları zamanında yaşadığım Beyoğlu’nun arka sokaklarında yazılmış dense ben de inanırdım doğrusu;

“Gördüm kuşağımın en iyi beyinlerinin çılgınlıkla yıkıldığını, histerik çıplaklıkla açlıktan geberdiğini, zenci sokakların şafağında gördüm onları bozuk kafalarıyla mal ararken, gecenin makinesinde yıldızlı dinamo ile eski cennetsel bağ için yanıp tutuşan melek kafalı hipsterler, yoksulluk ve paçavralar ve sahte gözlerle şehirlerin üstünde yüzen sıcak suyu olmayan ucuz odaların doğa üstü karanlığında yükseğe doğrulup sigara içerken jazz’ı seyredenler, Yaradan’ın cennetinde zihinleri apaçık olanlar aydınlatılmış ucuz çatı katlarında ve yeraltlarında, Muhammed’in dolaşaduran meleklerini görenler…”

 

Taşındığımda, yağmadan beri giderek bir serseri yatağına dönüşmüş, ara sokaklarında her türlü malın satıldığı, sinemalarında arası parçalı 3’ü birarada filmlerin gösterildiği o “iyi aile çocukları”nın gün battıktan sonra asla gitmemesi gereken Beyoğlusu epey değişmiş ancak karanlık günlerinin gölgesi henüz zihinlerden tam kazınmamıştı. Dönüşüm bizlerle devam edecekti. Fakir de yurtdışı görmüş, okumuş, “Beatnik”lerin ve onları takip eden “Hippi”lerin yer yer dejenere, nefsani özgürlük anlayışının 2000 versiyon yurtiçi temsilcisi olmayı matah şey zanneden bir “X kuşağı kahramanı” olarak zamanı gelince temsildeki yerimi aldım zevkle..

Haliç manzaralı evim tam bir “party” eviydi, havalıydım, hem “cool”; yogayla hazperestlik, bohemlikle elitistlik, müzisyenlikle tüccarlık, hippilikle yuppilik, hepsi birarada.. Memo sonradan “Babylon” olacak marangozhaneyi bulduğunda yanındaydım, Roza Hakmen çevirilerini “Saint Antoine”de bir dairede yapardı, Kebire’nin yerinde Burhan Öcal’la perküsyon atışmaları, rahmetli Selim Sesler’le meşk, Senem Diyici’yle Ada stüdyolarında kayıtlarımız, Okay Abi(Temiz) Doğan apartmanında otururdu, Luthier Ekrem’in yerinde Erkan Oğur’u görürdüm, Ahmet Hamdi Tanpınar, Bedri Rahmi, Aliye Berger’ler çoktan geçmişti Narmanlı Han’dan ama yine az şair, az yazar, az ressam yoktu mahallemizde, ayakkabı tamircisi rahmetli Ahmet abi Boğaziçi mezunuydu, Maffy(Muvaffak Falay) bende kalırdı İsveç’ten İstanbul’a geldiğinde ve türlü hadise.. Dönüştürecektik ülkeyi doğru sandığımız yönde, milenyum eşikte, devir biz “X kuşağı” çocuklarının, döngümüz uyanış, arketipimiz göçebe, politikamız politikasızlık, arada kalmış bir kuşakmışız meğer, sonradan anladım…

 

Beyoğlu hiç hazzetmediğim bir istikamette dönüşümüne devam etti ve ben de, dibi bulana dek; beylik falan hikaye.. O dönem kafa gezdirmek için girdiğim Mevlevihane bahçesinde medfun Galip Dede mi nazar etti bilmem, halbuki orada sırlı İbrahim Müteferrika’dan başkasını tanımazdım. “Judeo-Sufi Connection” temalı bir çalışmanın prodüktörü olarak bulunduğum bir Mevlevi mukabelesinde, orada gördüm ilk defa “dönen dervişler”i. Ve o sene Şişhane(Neve Şalom) Sinagogu’na yapılan bombalı saldırı evimin camlarını patlattığında taşındım Beyoğlu’ndan. Metronun tamamlanmasına az kalmıştı.. Ve nihayet döne döne bu günlere geldi Musa Dede…

Düşünürüm bazen İstiklal caddesini katettiğimde; nereden nereye! Artık belki ancak “nostaljik bir gezme” derken, kendisi “Y Kuşağı”ndan olan sevgili eşimle ilk randevumuz Beyoğlu’nda bir “cafe”de gerçekleşince(orada buluşmak istemişti ve ben her zamanki gibi bilmiyordum bir sonraki adımın ne olacağını), anladım ki vedalaşılmaz Beyoğlu’yla, öyle bir dekor ki beş kuşaktır hayatımızda, son nefesime kadar daha hangi sahneye ev sahipliği yapacağı belli olmaz. İstanbul’da yaşam Beyoğlu’suz tam olmaz! Milenyum sonrası çocukları “Z Kuşağı”na da selam olsun ve dikkat etsinler Beyoğlu’nda gezerken, gözlerini süzerken, ki duymak isteyene Beyoğlu kuşak kuşak ne hikayeler fısıldar.. Batakhanesinden Mevlevihanesine… “Derdi Hakk olanın derdi yok olur, Hakk’ı dert etmeyenin derdi çok olur”(Derviş Baba) Hu   

 

Musa Dede / GÖLGENİN HAKİKATİ

 

X