"Murat Yetkin" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Murat Yetkin" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Murat Yetkin

Neo-Osmanlıcılığın sonu mu?

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Sudan, Çad ve Tunus’u kapsayan Afrika seyahatine ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma hamlesine karşı atılan başarılı adımın sonrasında çıktı; Birleşmiş Milletlerde alınan sonuçta, öncesinde İslam İşbirliği Örgütü’nün harekete geçirilmiş olması önemli rol oynamıştı.

BM Genel Kurulunda 128 ülkenin ABD’nin uyarılarına karşı bu karara karşı çıkmasından önce İslam İşbirliğinin İstanbul Bildirgesi Suudi Arabistan ve İran, ya da Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) gibi hasımları Kudüs tehditlerine karşı Kudüs söz konusu olunca birlikte davranmıştı.

Ancak Kudüs ruhu, Arap yönetimleri nezdine Türk-karşıtı söylemi durdurmuş gibi görünmüyor. Geçenlerde Medine ve Kudüs savunucusu Fahrettin Paşa üzerine yaşanan münakaşaya rağmen dün, 27 Aralık’ta BAE Dışişleri Bakanı Enver Gargaş’ın attığı Twitler anti-Türk duyguların yerli yerinde durduğuna işaret ediyordu. Gargaş, kendi tanımladığı bir Ankara-Tahran hattının Arapları yönetmeye çalışmasına izin vermemek için Arapları Riyad-Kahire hattında birleşmeye çağırıyordu. Bu mesajın bir gün önce Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun “Türkiye-İran-Katar ekseni diye bir şeyin olmadığını” söylemesi ardından yayılması da dikkat çekiciydi.

BAE yetkilileri açıkça bu davada yalnız olmadıkları, Arap-olmayan Müslüman nüfuslu ülkeler karşı Suudi Arabistan ve Mısır ittifakının sözcüsü gibi davrandıkları izlenimini vermeye çalışıyorlar. Bu bakış açısından İran Şii-Sünni mezhep çekişmesi içinde ideolojik aktör olarak görünüyor. Ama BAE’nin asıl hedefinin Türkiye Cumhuriyeti olduğu da görünüyor; sebebi Türkiye’nin 400 yıldan fazla, Halifeliği de ele geçirmek suretiyle Arap yarımadası ve Kuzey Afrika’nın önemli bölümünü Osmanlı hanedanıyla yöneten Türk İmparatorluğunun mirasçısı olmasıdır.

Türkiye’de AK Parti bünyesindeki ideologlar arasında da yaygın olan nostaljik varsayıma göre, daha önce imparatorluk sınırlarında yaşayan bölge halkları, Osmanlı idaresindeki mutlu günlerin özlemini çekiyor, gözlerini Türkiye’ye dikmiş hasretle bekliyorlardı. Bundan bir asır önce “bizim” olan topraklarda şimdi 20’den fazla devlet vardı. Özellikle de Müslüman halklar için geçerliydi bu.

O zamana dek toplantılarda bir tür hamaset söylemi olarak geçerli olan bu çizgi 2010 sonunda patlayan Arap Baharı ile birlikte siyaset üzerinde etkili olmaya başladı. Dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun güçlü ideolojik söylemiyle harekete geçen –o dönem Başbakan- Erdoğan öncülüğündeki AK Parti hükümeti bünyesinde Orta Doğu’da Türkiye öncülüğünde Sünni eksende oyun kurucu olma fikri baskın hale gelmeye başladı.

Ancak önce Libya’da baş gösteren topyekûn kargaşa, ardından Mısır’da darbe ve nihayet Suriye iç savaşı, Arap Baharının hiç de öyle ABD başta olmak üzere Batılı neo-oryantalistlerin hayal ettiği gibi bir şey olmadığını acı örnekleriyle gösterdi. Sanırım yaşananlardan Türkiye dâhil her ülke bir ders çıkardı.

Hayır, sevgili okur, Araplar yeniden Türkler tarafından yönetilme hayali filan kurmuyor.

Hangi halk kendisini 400 küsur yıl yönetmiş bir başka halkın idaresine yeniden girmek ister?

Üstelik bu yalnızca Arap halkları için de geçerli değil. Bir yani Bulgaristan Türklerine dayanan bir ailenin ferdi olarak söylüyorum, Bulgaristan’daki tarih kitaplarında 500 yıl boş geçilir, eğer kötü ifadelerle anılmıyorsa. Bugün 2018’in ilk altı ayında Avrupa Birliği (AB) dönem başkanlığını devralmaya hazırlanan Bulgaristan Başbakanı Boyko Borisov’a, Türkiye’nin üye adaylığından söz etmediği için haklı olarak “komşu sitemi ediyor Ankara. Bir aile büyüğü 1989’da Bulgaristan’daki isim değiştirme zulmüne karşı çıktığı için Belene kampına atılırken vefat eden bir ailenin ferdi olarak söylüyorum: belki küçük gruplar dışında Bulgaristan’da kalan Türkler dâhil kimse Osmanlı idaresinde yaşama özleminde filan değil. Buna eski Yugoslav cumhuriyetlerinde, Bosna’da, Kosova’da zulüm ve kırıma maruz kalmış –tekrar ediyorum, küçük gruplar müstesna- bu özlem içinde değil.

Çıplak gerçek budur ve bu gerçeği AK Parti bünyesindekiler dâhil, neo-Osmanlıcılar, yeni-Osmanlıcılar da görmek durumundadır.

Kendimizi, kandırmayalım, o devir kapandı.

O devrin kapandığını bundan yaklaşık bir asır önce İstiklal Savaşımızın ardından, zaten artık tükenmiş olan Osmanlı hanedanına son verip Cumhuriyeti ilan eden kurucu büyüklerimiz görüyordu. O nedenle eski vatandaşlarımız olan yeni komşularımızla dost olup içişlerine karışmama siyasetini benimsemişlerdi. O nedenle Mustafa Kemal Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” özlemi Türkiye Cumhuriyetinin devlet siyaseti olarak sloganlaşmıştır. Bir düşünün dünyada devlet siyasetini slogan haline getirmiş kaç ülke vardır?

Daha önce Başbakan Binali Yıldırım’ın, görevi “istifaya mecbur bırakıldığını” söyleyen Davutoğlu’ndan devraldıktan sonra söylediği “Dostları artırıp, düşmanları azaltma” sözleri, aslında Atatürk’ün söylediğinin bir türevidir.

Bu slogan Afrika seyahati sırasında Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından da vurgulandı. Erdoğan’ın bu gereği vurgularken, -Almanya ve Hollanda’yı ismen anarak- AB ile ilişkileri yeniden geliştirmek istediğini söylemesini de önemsiyorum. Bunu Arap Baharıyla başlayan ve Türkiye’ye hiç de hayırlı olmayan bir dönemden daha gerçekçi siyaset dönemine geçiş olarak yorumlamak istiyorum.

Bir dönem Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisine Başkanlık de yapmış olan Mevlüt Çavuşoğlu ve AB İşleri Bakanı Ömer Çelik’in son demeç ve hamlelerinin de Türkiye’nin yüzünü –Doğu ile komşuluk hukuku ilişkilerini gözeterek- yeniden yüzünü Batıya dönme sürecini gösteriyor gibi geliyor bana.

Bu sürecin Türkiye’de siyasetin Olağanüstü Hal koşullarından normale dönüş süreciyle birlikte yürütülmesi gerekiyor. Bilmem yanılıyor muyum?

X