"Melis Alphan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Melis Alphan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Melis Alphan

Türk mutfağı değil et fetişizmi ünlü oldu

NUSRET’i biliyorsunuz.

Sosyal medya hesabından her gün bıçaklarını bilerken, hayvan cesetlerini kâh tokatlarken kâh okşarken kâh popolarına gül takıp sergilerken çekilmiş videolarını, fotoğraflarını paylaşan, et yemeyi iyiden iyiye vicdan azabına döndüren meşhur sosyete kasabı.

Geçtiğimiz günlerde Okan Bayülgen Nusret’e çıkışarak “Ben bu şovu sapkın ve ahlaksız buluyorum. Bu Nusret’e para yatıran da yiyen de reklam ajansı da haberini yapan da bu çirkinliğe ortak oluyor” dedi.

Alın benden de o kadar!

Eminim Nusret’e gülen eden olduğu kadar, ‘et’li prodüksiyonlarını fazlasıyla itici ve yürek ezici bulan insan sayısı da az değildir.

Ne acıdır ki, yıllardan beri mutfağını marka yapmak arzusunda olan bir ülkede, şöhreti Hollywood’a kadar uzanan yegâne markamız, ölü hayvan bedeni parçalarına karşı sergilediği hoyratlık veya tuhaflıklarla şanına şan katan bu kasap oldu.

*

Türk mutfağı değil et fetişizmi ünlü olduDışarıdan bakan biri sadece Nusret’i izlese, bizim bu ülkede ezelden beri et fetişisti olduğumuzu; etlerle sado-mazo bir ilişki sürdürdüğümüzü düşünebilir.

Oysa Nusret son yılların modası. Şovlarından önce fiyatları çekti insanları. Bilirsiniz, bu ülkede şöhretin yolu bazen yüksek fiyattan geçer. “Bu kadar pahalıysa iyidir” mantığıyla yaklaşanlar uzunca bir süre Nusret’in lokantasını doldurdu. Sonra Nusret dünyaya açıldı, ünlüler vs derken, et şovları abartılı bir şekilde devam etti.

Bu arada İstanbul’da mahalle aralarında bile ‘steakhouse’lar açıldı. Öyle turistik mahalleler de değil; gidin Kağıthane’ye, orada bile bir steakhouse bulursunuz.

Korkarım böyle giderse, et görgüsüzü bir ülke olup çıkacağız.

Oysa biz esasında, eti mütevazı ölçekte tüketen, et gösterişinden kaçınan bir toplumuz.

*

Yemek kültürü araştırmacısı Aylin Öney Tan, Anadolu’da oldum olası etin kıvamında ve sürdürülebilir şekilde kullanıldığını anlatıyor: “Bizim evlerimizde 6 kişiyi bir yumruk kadar et besler. Bir yumruk kadar kuşbaşı veya kıymayı kavururuz, etin tadını veririz, suyu geçer vs. Kuru fasulye, nohut veya mevsimlik sebzeye eklenen bir yumruk etle tüm aile doyabilir.”

Evlere girin, görürsünüz ki ızgara et yapmayı bile beceremeyiz, hiçbir şey olmasa suyunu kaçırırız. Evlerimizde et namına en fazla köfte yapılır çünkü.

Anadolu’da ancak bayramlarda etin bol kullanıldığı, kavurma gibi yemekler görürüz. “Gaziantep mutfağında bile, koca sofrayı donatacak yemekte en fazla 500 gram et kullanılır” diyor Tan ve tüm Anadolu’nun köylerinde bayram yemeği olarak keşkek yapıldığını anlatıyor: “Keşkekte et buğdayın içine karışır, hemhal olur, lif lif yok olur. Diğer yemeklerimizde olduğu gibi, bu yemekte de etin iyi veya kötü tarafı diye bir şey yoktur.”

Ben öyle ‘ille de özümüz’ diye tutturan biri değilimdir. Ama bir toplumun kötü alışkanlıkları varsa onlardan kurtulması, iyi taraflarını da yaşatması gerektiğini düşünenlerdenim.

Et konusunda kanaatkâr bir toplumun yeni nesil görgüsüzlüklere kapılmasını fuzuli bulanlardanım.

*

Bakınız keşkekte, aslında Türk mutfağında et kullanımına dair çok esaslı bir mesaj daha var: Etin demokratik kullanımı.

Nusret yatırımını ‘etin iyi tarafına’ yaparken, Türk mutfağı eti demokratikleştirir.

Ne ev yemeklerinde ne de kebapta ‘etin iyi tarafı’ diye bir şey vardır.

Şişi düşünün... Ayıklanmış et veya kıyma şişe dizilir. Döner, şiş ve kıyma kebaplarında etin her tarafı kullanılır.

Et -en bol yendiği yerde bile- demokratikleşmiş olur.

Türk mutfağında hem evdeki hem bayram seyrandaki hem de sokaktaki kullanımına bakınca, etin mütevazı, sürdürülebilir ve demokratik kullanıldığını görüyoruz.

Bizim mutfağımızda et yüceleştirilmez, putlaştırılmaz, fetişleştirilmez ya da yerle yeksan edilmez.

Yani kasap bey...

Biraz görgü ve ölü hayvana insaf lütfen!

X