"Melis Alphan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Melis Alphan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Melis Alphan

İnsanoglu hep çöze çöze gidiyor

Hüsamettin Koçan’la Aslıhan Lodi’nin gerçekleştirdiği nehir söyleşi, “Bir Dağda Mucize Yaratan Ressam: Hüsamettin Koçan” adıyla Doğan Kitap’tan çıktı. Büyük bir güven ve sevgi ortamında geçen çocukluğun ardından İstanbul, Güzel Sanatlar, örgütlenme, evlilik, üretim derken doğduğu topraklarda, Bayburt’un Bayraktar Köyü’nde kurduğu Baksı Müzesi’yle köklerine sahip çıkan bir adamın öyküsü bu. Muazzam bir insan ve tabiat sevgisi akıyor kitabın sayfalarından.

Küçükken babanız kız kardeşinizi okutma konusunda kararı size ve abinize bırakmış; siz de onay vermemişsiniz ve kız kardeşiniz okuyamamış. Bugün ise doğup büyüdüğünüz köydeki kız çocuklarının okuması, kadınların güçlendirilmesi için uğraşan birisiniz. Sizi o çocuktan bu yetişkine çeviren ne oldu?

- Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksekokulu ve belki de kız kardeşimin önünü kestiğim için duyduğum vicdan azabı. Kız-erkek ilişkisi yakın bir okul ortamı ve yabancı hocaların ufuk açıcı tavırları bakışımı değiştirdi. Ben kadını daha güvenilir de bulurum. Çalıştığım kurumlarda etrafımdakilerin yüzde 80’i kadındır. Dekanlık yaptığım yıllarda yardımcılarımın ve asistanların çoğu kadındı. Plastik Sanatlar Derneği Başkanlığı yaptığımda yönetim kurulunun büyük kısmı kadındı. Baksı Kültür Sanat Vakfı’nın yönetim kurulunun -ben hariç- hepsi kadın. Kadının projelerimiz içinde ayrıcalıklı bir yeri de var. Kadın istihdamı için de çalışıyoruz.

Baksı Kültür Sanat Vakfı’nın ilk yönetim kurulu başkanı eşiniz Oya Hanım’dı, öyle değil mi?

- Başta köylüler biraz şaşırdılar. “Şimdi biz yengeyle mi çalışacağız?” dediler, yadırgadılar. Şimdi ise pek benimle konuşmak istemiyorlar, devamlı Oya’yı arıyorlar.

Çocukluğunuzda babanız çalışmak için hep gurbetteymiş. Köyün erkeklerinin çoğu aynı durumdaymış. Hâlâ öyle mi?

- Erkek hâlâ gurbette. Dışarı gitmeyi durdurduğunuz andan itibaren aslında orası daha sevinçli bir yer haline gelecek. Çünkü adam gittiği yerde kültürel yabancılaşma yaşıyor. Kendi toprağı içerisinde üreten bir hayat kurabilse çok daha iyi olur. Bizim modernizm köylülere çok şey vaat etti ama hiçbirini vermedi. “Şehre gidin, ne istiyorsanız orada” dendi. Pek öyle olmadı. 

Bir Pembe Nine’niz varmış, size hep masal anlatırmış. Onun dışında âşık atışmaları, kurmaca oyunlar...

- Masalın bir ideolojisi var; hep haklının, kafa tutanın, direnenin kazandığı omurgadan gider. Hep bir yüreklendirme vardır. Bizim oradaki hayatımızı başka dünyaya taşıyan şey masallar, âşık atışmaları, kurmaca oyunlardı. Bugünkü hayattan televizyonu çıkarın, insanımızın ürettiği bu tarz hiçbir şey kalmadı.

İnsanoglu hep çöze çöze gidiyorFotoğraflar: Murat ŞAKA

SAĞLIKLI BİR ŞEY ÜRETEBİLEN İNSAN DEĞER DE ÜRETEBİLİR

“İnsanlığı üretmek kurtaracak” diyorsunuz. Toplumdaki yozlaşma da acaba insanımızın üretmemesinden mi kaynaklanıyor? Çalışmak ve üretmek aynı şeyler değil malum.

- Bizim köyde mesela, meslekler tükendi. Eski taş ustalarını, marangozları, demircileri bulamıyorsunuz. Eskiden mimarinin sürekliliğini bile marangoz ve taş ustası tayin ederdi.

Onun için de mimari, kendi içinde bütünlüğü olan, tutarlı bir şeydi. Bu ustalar yok artık. Yeni malzemeyi, çimentoyu, plastiği, doğramayı o kadar çok yaşama akıtıyoruz ki, herkes bunlarla çok hızlı şekilde kendisine bir şey yapmak istiyor.

Ve daha gösterişli olsun diye daha üste çıkmaya çalışıyor; toprakla ilişkisini de koparıyor. Kültüründe olmayan bir yaşam tarzına doğru götürüyor bu onu.

Coğrafyadan, tarihi birikimden gelen bilgiler şu anda orada kullanılmıyor. Yeni bir kültür de inşa edemediğimiz için giderek çarpılmaya başlıyor. İyi bir meslek insanı, iyi bir ehram dokuyucusu iyi de bir insandır ve bir ahlakı vardır. Çünkü sahip olduğu bir değer vardır. Sağlıklı bir şey üretebilen insan değer de üretebilir. Aksi halde sürü insanı olmanın ötesine geçemeyiz.

Bu değer yozlaşması içinde hafıza kaybolmuyor mu? Üreten insan modelinin geri gelebileceğine gerçekten inanıyor musunuz?

- Tabii ki inanıyorum. Tehditlerimiz, düşman motiflerimiz var ama asli yönelimimiz iyiden, sevmekten, beraber olmaktan yana. İnsanoğlu hep çöze çöze gidiyor. Kısa dönemler içinde krizler yaşıyoruz. O bir bedeldir, onu ödeyeceğiz.

Demokrat oldum deyince olmuyorsunuz. Ben bazen kendimi feodal pozda yakalayabiliyorum. Çünkü onun bir reflekse dönüşme meselesi var. Birden bire olmuyor. Zamana ihtiyacımız var.

Hayatın ironisine bakın ki, gençliğinizde müzelere karşı iken, şimdi bir müzenin kurucususunuz.

- Gençken Meksikalı sanatçılardan çok etkilendim; kamusal alanda çok önemli işler yaptılar. Öğrenci lideriydim. Bir an önce proletarya iktidarı kurma hayallerimiz vardı.

O dönem tuval resmi yapmadım. İstanbul’da duvar resimleri yapıyordum. Evlenince baktık para yok, otellere sanat eserleri yaptık. İyi para kazandık. Hayatımızın yönü değişti. Ben hâlâ sanıyordum ki kamusal alana iş yapıyoruz. Halbuki dekorasyon yapıyorduk. Belli bir zevk ve mekan duygusu var ama birbirine bağlanan temel içerik yok.

Bir gün baktım, “Sanat dünyasında gerçek anlamda yapmak istediklerimi galiba yapmıyorum” dedim ve yönümü değiştirdim. Baktım ki müzeler aslında yaratıcılığın hafızasını oluşturuyorlar.

İnsanoglu hep çöze çöze gidiyor

BAKSİ MÜZESİ İNSANA DOĞRU GİTME ÇABASI

Sanki size sadece üretmek yetmiyor, alışılmadık mekanlarda sergilemek de önemli. Çankırı’da Tuz Mağarası’ndaki serginiz, “dağ başında” bir müze...

- Merkezin dışına gitme eğilimim bu. Baksı Müzesi aslında insana, uygarlığa doğru gitme çabası. Biz küresel kültür haritasına yönelik bir itirazda bulunuyoruz. Çünkü piyasa kurucular tarafından oluşturulan, sanatı merkezde tutan küresel kültür haritası herkesin eline tutuşturulmuş; şu tarihlerde Venedik’e gidilecek, şu tarihlerde şuraya, şu tarihlerde buraya... Yeni bir tutuculuk. Merkez dışında bir kültürel imkan olmadığına insanları neredeyse inandırdılar.

İstanbul Bienali de merkezde ama onu beğeniyorsunuz.

- Merkezde her şey kötü demiyorum. Ama merkezi şöyle bir silkelemek lazım geldiğini düşünüyorum. Her şeyi merkezde tutmak kolaycılık, muhafazakarlık. Halbuki kendinizi merkez haline getirip özerk olabilmeyi başarırsanız sorunu çözüyorsunuz. İstanbul Bienali Türkiye’de avangardizmi çok iyi sundu ve çok geniş bir kitleye çok başarılı biçimde ulaştırdı. Çok iyi kullandıkları bir tanıtım mekanizması var. Medya desteği var. Bienal aynı zamanda küratörlük kavramını da çok içselleştirdi. Muhafazakar estetik dünyamıza yeni enerjiyi, yenilikleri getirdi, koydu ve onu insanlara çok iyi bir öyküyle anlattı. İnsanlar da bundan etkilendiler. Türkiye’de sanat ortamının oluşmasına en büyük katkıyı İstanbul Bienali sundu. Bizi uluslararası yaptı.

OLAN, KÜLTÜREL SÜREKLİLİĞE OLUYOR

Kültür politikalarını siyasetin belirlediğini söylüyorsunuz. Türkiye’nin uçtan uca savrulan kültür politikası bizi kültürsüzleştiriyor mu?

- Kültürsüzleştiğimiz söylenemez ama savrulduğumuz kesin. Hatırlayan bir toplum değiliz. Bizim kültür politikamız da sürdürülebilir bir hafızanın politikası değil. Gelen siyasetçiye göre değişiyor.

Her gelen, tarihin bir kısmını inkar üzerinden bir kültür politikası inşa ediyor.

- İki inkar alanımız var. Biri İslam öncesini kutsuyor. İkincisi, Anadolu’da olup biten her şeyi İslam’la başlatıyor. İkisi de zaaflı, ikisi de eksik, ikisi de ötekileştirmeden besleniyor. Olan, kültürel sürekliliğe oluyor.

Güçlü bir kültür politikasının bize en büyük faydası ne olur?

- Bizi daha mutlu, derinlikli, algılamaya açık, kendisiyle barışık bir toplum yapar. Bütün bunlar olmadan biz sürgüne gönderilmiş gibi, bu topraklar üzerinde kendimizi eğreti hissederek yaşamaya mahkum edilmiş oluruz. Biz buralıyız ve buradan besleniyoruz.

SON 24 SAATTE YAŞANANLAR

 

X