"Melis Alphan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Melis Alphan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Melis Alphan

Bana sanatçını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim

SANAT ve iktidar ilişkisi hiç yeni bir tartışma değil.

Ama bu, tekrar ve tekrar tartışmayacağımız anlamına gelmiyor.
Gelin, tartışalım.


*


Osmanlı’da saray edebiyatın merkezi.
Ta başından beri bu böyle.
Ama esasen edebiyat ortamını yeşerten
II. Murat.
Hanedandan ilk şiir okuyan kişi de o.
Şairleri haftada iki toplayan da o.
Hediyeler veren de o.
Uzun yıllar sürecek bir geleneği başlatıp şairlere maaş bağlayan da o.
Söz konusu olan ‘kültür patronajı’ ise II. Murat’ın kıymetli bir ‘patron’ olmadığını kimse söyleyemez.
Himayesindeki şairlere bakın yeter:
Şeyhi, Şeyhoğlu Cemali, Nakkaş Sâfi, Şemsi, Gelibolulu Za’ifi, İvazpaşa-zâde Ata’i, Hüsami, Hassan, Aşki ve Bursalı Ulvi.
II. Murat onların sadece kalemine değil, aklına da değer vermese Şeyhi’yi vezir yapmayı aklından geçirmezdi. Yapmadı ama bir ara niyet etti.
Fatih Sultan Mehmet döneminde İranlı şairlerle kıran kırana bir rekabet vardı. Bu da İstanbul’u dünyanın kültür merkezi yapma konusundaki çabanın yansımasıydı.
Evet, ortada bir patronaj vardı ve o patronaj iktidardı.
Bu iktidarın beklentisi şairlerin kendisine övgüler düzmesiydi; doğru...
Ama şair çok yetenekli olmak ve ortaya üst düzey eserler çıkarmak zorundaydı.
Aksi takdirde, padişahın yanında yer alamazdı.


*


Ortaçağ ve Rönesans’ta Batı’da da konu sanat olduğunda sistem benzerdi.
‘Patron’ sipariş verir, ressamın malzemesine kadar seçerdi.
Sanatçılar elleriyle çalışan vasıflı işçiler veya zanaatkârlar konumundaydı.
Rönesans sanatçıları bu algıyı değiştirmek için epey uğraştılar. Onların isteği ‘düşünen insanlar’ ve ‘yenilikçiler’ olarak algılanmaktı.
Bugün biz çoğunlukla geçmişe bakıp bir eseri değerli kılanın onu yapan sanatçı olduğunu düşünsek de, o dönemlerde sanatçının adının önemi yoktu. Bir eseri değerli kılan altın veya yarı değerli taştan yapılan mavi boyayı içermesiydi.


*


Yani diyebiliriz ki geçmişte Doğu’da da Batı’da da sanat iktidarın hükmündeydi, ikisinde de biat şarttı. Lakin Osmanlı en azından –kendi çıkarlarına hizmet etmesi zorunlu da olsa- sanatçının yeteneğini aklıyla ölçer ve sanatçıyı yüceltirken, Batı bu anlamda bir tık gerideydi.
(Biraz Tayyip Erdoğan gibi oldum, geçmişte ne harikaydık edebiyatı yapıyorum, biliyorum ama bunlar gerçek.)


*


Gelelim bugüne...
Ecdat lafı dillerden düşmüyor.
Marmaray açılırken padişahların hayallerine gönderme yapılıyor da...
İş kültüre, sanata geldiğinde elde var sıfır.
İktidar sanatı destekleyebilir, desteklesin de.
Ama bunu Ece Erken’lerle, Alişan’larla, Acun’larla mı yapacak? Ya da Ak Saray’ı eser, müteaahhidi sanatçı gibi lanse ederek mi?
Cumhurbaşkanlığı, mesela halk türkülerini topluyor, Yavuz Bingöl’le buna dair işbirliği yapıyor olsaydı, eyvallah derdik...
Ama bu alışverişten payımıza düşen safi Yavuz Bingöl’ün belediyeden konser sponsorluğu kapmasıysa, kimse kusura bakmasın, burada bir sanat üretimini destekleme durumu yok.
Zira burada üretim yok.
Ne olduğu ortada; söylemeye gerek yok.

X