"Melike Karakartal" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Melike Karakartal" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Melike Karakartal

Uzun bir tatilin ardından...

Tatil boyunca Yunan adalarına övgüler okuduk. Değerlerini koruduklarını, “eski”ye sahip çıktıklarını, bozulmaya direndiklerini konuştuk.


Değişim iyi, değişim hayatın gerçeği ancak her değişim iyi değil elbette. Bizde “değer korumak” eskiliği, köhneliği korumak gibi anlaşılır oldu artık, o nedenle yüzümüzü güldüren ne varsa üzerine beton döküldüğüne şahit oluyoruz.
Narmanlı Han’ın elden geçirilmesi gerektiği yıllardır su götürmez bir gerçekti ancak bu kadar betonlaşarak mı dönüşmeliydi? Mor salkımları sökülmeli, yeşilliği, o insanı sıcak, huzurlu hislere sürükleyen ruhu yok edilmeli miydi?
Edilmeseydi de olurdu herhalde... Böylesi uygun görülmüş ama o görülen manzara insanın içini kavuruyor.
İnsan, çocukluğundan itibaren kimliği oluşurken, insanlara, duygulara olduğu kadar büyüdüğü, gördüğü yerlere de bağ geliştiriyor. “Benim bir parçam” der hale geliyorsunuz size ait olmayan ama hep içinde bulunduğunuz, gördüğünüz, gezdiğiniz yerleri düşünürken...
Hâl böyle olunca, olumsuz değişim, betonlaşma insanın kimliğinden, kalbinden de birer parça götürüyor.
Kentsel dönüşüm nedeniyle büyüdüğüm ev iki müteahhidin arasında çekişme vesilesi oldu ve bakımsız halde duruyor... Büyüdüğüm diğer ev depremde yıkıldı, yerinde otların bürüdüğü bir arsa ve bir-iki sahil düzenlemesi, dalgakıran kalıntısı kaldı... Çocukluğumun Bodrum’u, Çeşme’si, Marmaris’i yok.
Bunları düşündüğümde sanki bir parçam eksilmiş gibi gelir hep.
Şehirlerimizin yaşadığı kuralsız betonlaşma, kültürümüzü koruma konusundaki yetersizliğimiz, “eski”yi korumak ve yüceltmek yerine yeni ama içi boş bir kültür oluşturma çabası, insanı kendi yaşadığı yere yabancılaştırıyor.
Bayramda İtalya’yı karış karış gezen arkeolog arkadaşım kendi kültürlerini korumakla ilgili ısrarlarını anlatıyor. “Adamlar üçgen alınlıklı evlerde oturuyor, biz PVC çerçeve taktırıyoruz” dedi, gülüştük ama bir yandan da “koruma” anlayışımızı özetlemiş bulundu.
Uzun tatil sonrası, sözü tatil beldelerine getirmeden olmaz. Değişim en güzel, en temiz, en yeşil tatil beldelerini de “yürek kavuracak” biçimde vuruyor ne yazık ki. Keşfedildiği gibi hızla, birkaç sezonda hırpalanıyor o sevimli, küçük balıkçı kasabaları bile...
Bodrum ve Alaçatı baş örnekler, diğerleri de sırada.
Yıllar boyunca o bayıldığımız, kendi yağıyla kavrulan küçük balıkçı kasabalarının beton sahil yollu, çöp kokulu, bol led’li dükkanlarla donatılmış, acımasızca kirletilmiş, alt alta üst üste tatil yapılan tatil beldelerine dönüştüğüne şahitlik ettik.
Şimdi Selimiye aynı yolda. “Bodrumlaşma” sürecine çoktan girmiş. Tuzlu fiyatlara satılan lağım kokulu, pis odalar, vasat yemeklere istenen fahiş miktarlar...
Bir zihniyet var, ölümcül virüs gibi ve bulaştığı yeri hasta etmeden, canını çıkarmadan bırakmıyor. Şark kurnazlığı mı dersiniz, uyanıklık mı dersiniz, insanı enayi yerine koyarak para kazanmak mı dersiniz...

Böyle böyle bozuluyor...

Bakın size bu zihniyeti örnek üzerinden anlatayım. Bir restorana gittiniz diyelim. “Falanca yemeği güzel midir?” diye soruyorsunuz. Servis elemanı diyor ki “Valla bizim pansiyonda kalıyor olmasanız ben o yemeği satardım ama size satmam.”
Peki buradan “X pansiyonda kalan müşterilerin şanslı olduğu mu çıkıyor? Aksine, o işletmenin, restoranına rastgele oturacak herhangi bir insana değer vermediğini, tek derdinin müşterinin bırakacağı para olduğunu gösteriyor.
İşte bozulma da tam orada başlıyor. Eski müşterilere vermediğiniz odaları, satmadığınız yemekleri herhangi bir müşteriye gönül rahatlığıyla kakalıyorsanız, bulunduğunuz o tatil beldesinin bozulmasına en büyük katkıyı yapıyorsunuz demektir. Bakımsızlığı “salaş hisli butik otel” diye satmaya, vasat, kirli, bakımsız odalara, özensiz yemeklere fahiş fiyatlar koymaya başladığınızda, o sevimli balıkçı köyünün canavarlaşmasına ortaklık ediyorsunuz demektir.
Değişim yavaş yavaş geldiğinde, insan nasıl bir kazanda kaynadığını, ancak aradığı naifliği bulduğu bir yerde fark edebiliyor.
Bunu fark ettiğim yer Marmaris’in Söğüt Köyü oldu. Söğüt, bugün hayli kalabalıklaşmış Selimiye ve Bozburun’un eski haline benzetilebilir... Betondan sahil yolu (henüz) yapılmamış, az sayıda pansiyon ve restorana sahip, sahil hattı boyunca birkaç adım yürüdüğünüzde dağların denizle kavuştuğu nefis bir manzaradan başka şeye rastlamayacağınız, rüzgarın sesinin dalgalara karıştığı bir yer. Türkiye’nin henüz bozulmamış nadir tatil beldelerinden.
İnsan yazarken korkuyor, o kadar söyleyeyim.
“Bozulmamış bir koy” deyince artık insanı doğrudan endişe kaplıyor tabii. Ne zaman buraya düzgün bir yol yapılacak ve insanlar akın etmeye başlayacak ve “Alaçatılaşma” sürecine girecek, denizi bulanıklaşacak, dört bir yanını niteliksiz işletmeler kaplayacak diye endişelenirken buluyorsunuz kendinizi. Söğüt’te tanıştığım, işlerini aşkla yapan pek çok insan da paylaşıyor bu endişeyi. Dilerim daha uzun seneler bu baş döndürücü güzelliği, huzuru aynı kalır.

X