"Melike Karakartal" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Melike Karakartal" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Melike Karakartal

Hepimize kolay gelsin

Kriz zamanlarında “cebimdeki parayı saklayayım” demek yerine harcamak, alışveriş deliliğinin artışı, savaş sınırına gelmişken çekilen “kumlara ve denize doğru uzanmış ayak” fotoğrafları, hafta sonu ağzına bir dolan caddeler, sokaklar, sahiller, memleketin vaziyeti belliyken “delilik” gibi görünüyor, öyle değil mi?

Pek çok kişi, tatil fotoğrafı paylaşanları, dünyanın en barış ve huzur dolu ülkesinde yaşıyormuşçasına konu edilen tali dertlerin sahiplerini eleştiriyor.
Burada iki ruh hali var esasında.
Birincisi, “Vaziyetin farkında olmamak”, ki bu hayli vahim...
İkincisi ise, “Vaziyetin farkında olmak, fakat delirmemek için kendine merhem olmak zorunda kalmak. Hayatının rutinlerini hiçbir şey olmamış gibi sürdürerek akıl sağlığını korumaya çalışmak.”
Kimisi olan bitenin hakikaten farkında değil.
Sosyal medyayı gerçek haber almak için kullanan, itina ile doğru haber kaynağı olabilecek kişi ve kurumları seçip takip edenler dışındaki çoğunluğun, vaziyetin tam olarak farkına varmasına olanak yok.
Bunu yapan ve durumun farkında olan azınlık ise, akıl sağlığını korumak, hayatını sürdürebilmek için “normal hissetmek” zorunda.
“Tamam, her şey yolunda, bak işine gidiyorsun, bak çocuğun büyüyor, bak hafta sonu gidip bir yerlerde ailenle vakit geçiriyorsun, tatil de yapıyorsun, bir şey yok” der gibi.
Bir çocuk ağlarken, annesinin sırtını sıvazlayıp “Tamam yavrum, yok bir şey, bak hayat devam ediyor” demesi gibi...
“Dur şöyle çarşıya ineyim de alışverişimi yapayım” derken “Ya bir patlama olursa” paranoyasıyla mücadele bir yandan da.
İşine gücüne giderken kullandığın otobüs, metrobüs, vapur, metroda etrafına endişeli gözlerle bakıp duruyorsun.
Öbür yandan 1. Dünya ülkesi dertlerinden ödün vermiyorsun, “Sağlıklı yaşayayım” diye yediğine, içtiğine dikkat ediyorsun, ne bileyim, Bodrum’a gitme planları yapıyorsun.
Hafta sonu oluyor, bir sahil parkına atıyorsun kendini, sanki hiçbir şeyden korkmamış gibi, acı çekmemiş gibi, dünyanın en medeni coğrafyasında yaşıyor gibi, son birkaç günü/ haftayı hiç yaşamamış gibi...
Çıkıyorsun sokağa, senin gibi hisseden diğerleriyle birlikte yürüyorsun, oturuyorsun.
Oksijeni, deniz kokusunu içine çekiyorsun, etrafında kalmış bir gram güzelliğe, ağaca, doğaya, küçük bir çocuğa bakıyorsun ve şükrediyorsun.
Kendine merhem olmaya, aklını kaybedip paranoyalarına, korkularına teslim olmamaya çalışıyorsun.
Herkesin başka bir merhemi var kendine. Sürmezse o merhemi eğer, bu koşullarda delireceğini düşünüyor.
Kimisi spor yapıp dış dünyayla bağlantısını kesiyor, kimisi ailesiyle güzel bir yemek yiyor, kimisi hobisine sarılıyor, kimisi kitabına, filmine...
Yanı başında bir yerler alev alev yanarken bile bunu yapıyor, yapmazsa aklını yitireceğini düşünüyor çünkü.
Bir de “dünyadan haberi olmayan” tayfa var, bakın bu doğru.
Yandaşlar ve ‘Yandaş olmayan ama ülkenin içinde bulunduğu durumu tam olarak kavrayamamış’ kitle birleşince, ne yazık ki nüfusun çoğunluğunu oluşturuyor.
Yandaş değil ama yeterince, doğru kaynaktan haberle beslenmiyor, ülkesinde neler olduğuyla ilgili ancak temelsiz, “Birinden duymuş ve mantıklı gelmiş” bilgilere sahip.
Bir süre sonra duyduğu ve mantıklı bulduğu temelsiz lakırdıları kendi düşüncesi belliyor.
Sonuç: Bu seviyede ancak kahvehane tipi siyaset/ memleket meselesi analizi yapabiliyor, vaziyetin farkında olmadığı için doğal olarak “Savaş çıkacak yea” cümlesinden sonra en büyük derdi “Marinada günbatımı keyfi...”
Etrafında olan bitenin büyüklüğünün farkında değil, asla olmayacak.
Farkında olması için bilgi aldığı haber kaynaklarını daha itinalı seçmesi ve sosyal medyayı sürekli takip halinde olması lazım, ki bu herkesin tercih ettiği bir seçenek değil haliyle. Kolay değil çünkü. Yorucu ve bezdirici.
Ülkenin medyasının büyük bir bölümünün propaganda, gerçek çarpıtma ile halkı “bilgilendirdiği” bir ortamda gerçek haberi alıp, halimizin gerçek analizini yapabilen ve ona göre yaşayabilen “milyonlarca vatandaş” yok ne yazık ki.
Oradan oraya savrulan, “keyif” ile “savaş ihtimali” arasında şizofren bir hayat yaşayan, çoğu zaman gerçekten vaziyetin ne kadar kötü olduğunun farkında olmayan, olsa bile kendi hayatında yarattığı huzur tiyatrosuyla akıl sağlığını korumaya çalışan insanlara dönüştük.
Zor bir ruh hali bu. Çok güçlü bir psikolojiye sahip olmalı insan.
Türkiye’ye has “Uçlarda yaşayarak akli dengeyi koruma hali” bu.
Hepimize kolay gelsin.

X