"Melike Karakartal" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Melike Karakartal" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Melike Karakartal

“Atar” çağı

Hayatın merkezinde iletişim var.

Toplu halde yaşayan insanlar için bir zorunluluk. Toplu halde yaşamaktan kaçamadığımız, bir izole adada tek başımıza yaşamadığımız için iletişim, mutlu yaşamak için zorunluluk.
İletişim toplum yaşantısının temeli. O olmazsa, o aksarsa diğer konular da aksıyor. Hayatın tam ortasında duruyor yani.
Aklınıza hayatınızda “tıkanan” konular getirin.
Hepsinin altından iletişim kuramamanın, kurmayı reddetmenin veya bilinçli olarak birilerinin iletişim kanallarını tıkadığı-yolunu değiştirdiği durumlar çıkacak.
İletişimi arzu ettikleri şekilde tasarlayanları, kendi gibi olmayanlarla iletişim kurmayı reddedenleri göre göre dönüşür toplum.
Birbiriyle “atar” temelli iletişim kurabilen insanları izleye izleye dönüşür toplum.
Daha fenası ne olur biliyor musunuz? Biliyorsunuz.
Kavga etiği olmayan insanları izler, kendi de ona dönüşür.
Eşit koşullarda yarışmayan insanları görür ve kendi de ona dönüşür.
Siyasetçisinden işadamına, sporcusundan Madonna’dan bile fazla tıklandığını söyleyen internet sahtecisi popçusuna kadar, bileğinin hakkıyla rekabet eden kalmamıştır bizde. Haliyle bir kişinin üzerine 10 kişi çullanıp öldürene kadar dövmek de artık yadırganmaz Türkiye’de.
Peki siyasetçisinden sokaktaki vatandaşına rekabet etiği, kavga etiği, biraz insanlık olan, biraz da kurallara ve kanunlara uyulan bir ülke olsaydı, nasıl bir hayatımız olurdu?
Suları deviren ve özür dilemek için bakkala giren turist, “atarsız” bir kültürde karşılıklı anlaşarak sonu kafaya sandalye indirme, sopa ile sırta darbe alma ve kolda kırık ile sonuçlanmayacak bir durumda kalır, suyunu alır ve gününe devam ederdi.
Adını bile duymadığımız popçumuz internette sahtecilik yaparak milyonlarca tık alma gereği duymaz, Madonna’dan bile fazla dinlendiğini iddia etmezdi.
Gideceğiniz yeri beğenmeyen taksicinin asabiyeti neredeyse “duraktan arkadaş çağırıp” tekme tokat girişme seviyesine erişmezdi.
Sinyal verip önüne geçtiniz diye bir sonraki trafik ışığında aracından inip sizinkini tekmeleyen şehir eşkıyalarıyla burun buruna gelmezdik.
Ufacık, minicik, incir çekirdeğini doldurmayacak bir sebepten ötürü kaybedecek şeyi olmayan insanlar gibi davranan olmazdı...

İletişimsizlik ve öfkeyi bastırmak...

Aksaray esnafının kaybedecek şeyi yok muydu mesela? Elbette var, hepsinin birer dükkanı, aileleri, belki çocukları, bir çevreleri, onlara para kazandıran dükkanları...
Fakat suyu deviren bir turist yüzünden hepsi birer ölüm makinesine dönüşebiliyor. Kaybedecek şeyleri olmayan ölüm makinelerine...
O vurduğu sandalye, o vurduğu sopa, o tekme başka bir açıyla gelse adamın ölmesine sebep olacak. Neden? Suları devirdiği için.
Yakın geçmişte bir başkası, kartopu attığı için öldürüldü...
Bir başkası “eylemci” olduğu için öldürüldü...
Bir başkası, sırf kadın olduğu için minibüste taciz edildi, sonra öldürüldü.
Bunların hepsini yaşadık.
İçindeki öfke patlamalarını bastırmak zorunda kalan, iletişim kurabilme becerisinden yoksun kalmış ve aynı havayı soluduğumuz birçok insan, imkan bulduğunda irinini sonuna kadar kusuyor.
Ufacık bir sebepten ötürü çıkan kavgaların ölümcül hale dönüşmesi ondan. Trafikte birbirine yol vermeyen adamların birbirini boğazlayacak kadar alevlenmesi ondan.
Bastırılan öfke, bastırılan mutsuzluk, bastırılan cinsellik, bastırılan ne varsa ilk fırsatta kendine çıkacak bir aralık buluyor.
Bu kimi zaman dayak, kimi zaman tecavüz, kimi zaman ölüm, kimi zaman “toplu üste çullanma” olarak karşımıza çıkıyor.
İnsan şaşırıyor elbette.
Türkiye’de bu kadar hastalanmış bir insanlık, dolayısıyla hastalanmış toplumsal hayat ve iletişim varken, bizi iyileştirebilecek olanların önceliklerine şaşırıyor.

X

YAZARIN DİĞER YAZILARI