"Melike Karakartal" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Melike Karakartal" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Melike Karakartal

Ağaç dikmek para kazandırsaydı...

İstanbul’un tepesinde dolanan uçaklardan birinin içinde bulunmuş ve aşağı bakıp içi “cız” etmemiş kimse var mıdır dersiniz?

Ucu bucağı görünmeyen, beton denizine bakıp yüreği parçalanmayan, “Nasıl bu hale geldi bu şehir, kim izin verdi buna” demeyen var mıdır?
Çocukluktan kalma bir nostaljiyle, çalışsa da yaz mevsimlerinde 3 ay tatil yapmış, yazlıkta vakit geçirmiş gibi hissedenler bile sıcak mevsimi geride bıraktığı için memnun. Zira betonlaşmadan ötürü çöl sıcaklarıyla geçiyor artık yaz. Sokağa adım attığın anda seni önce nem dalgasıyla tokatlıyor; yerden, binalardan ve asfalt kaplı zeminden yansıyan ışık ve sıcaklıkla test ediyor.
Ya horozlar ötmeden önceki saatlerde ya da güneş battıktan, beton hafif soğumaya başladıktan sonra insancıl yaşama koşulları sağlanabiliyor yerden göğe kadar betonla kaplı şehirde.
Ağacın varlığı neler değiştiriyor, bunu anlamak için bilim insanı olmaya gerek yok.

****

Bakın, Kadıköy’de bir Özgürlük Parkı vardır. Ulu ağacı boldur buranın, “Eski ağaçları keselim de peyzaj düzenlemesi yaparak yeni fideler dikelim”e kurban gitmemiş, betonu az, toprağı ve ağacı çok bir parktır burası. Betonlaşmış bir şehrin içinde yoğun bir yeşillik, içinde durduğunuz zaman ucu bucağı yok gibi hissettiğiniz şehir parklarından...
Beton odaklı peyzaj düzenlemesi ile iki gram ağaç gölgesi olmayan ve çöl sıcağını hissedebileceğiniz parklara nazaran vaha gibiydi burası.
Sahiller zaten beton kaplı, peyzaj düzenlemesi yapılmış “şık” şehir parklarındaki cılız fideler ise gölge vermek için henüz çok küçük... Yeşil kültürü o kadar uzak bir ada ki, vatandaşın nefes alması için yapılan yerde bile betona, yani sıcağa mahkumsunuz.
Tek çare ağaç dikmek. Tek çare yeşil.
Fakat ağaçların çok kötü bir huyu var: Kimseye para kazandırmıyor.

****

Ali Sami Yen’in bulunduğu alana rezidans gökdelenler değil de kocaman bir şehir parkı hayal ediyor insan. Yeryüzündeki cehennemin tarifi olan Mecidiyeköy civarı nasıl da değişirdi... Tren kaçtı ama insanız işte, hayal kurmaya mani olamıyor ne birilerinin beton aşkı, ne de rant bağımlılığı...
Tepeden bakınca iyice anlaşılıyor şehrin “Yerim yok artık, nefes alamıyorum, bittim ben” diye avaz avaz bağırdığı. “Ağaç dikin bana, doldurmayın beni artık, doldurmayın” diyor, ağlıyor.
Duyabilene aşkolsun.

Doğa sevgisi de ne ola ki?
Beton aşkı, inşaatla bağlantılı ekonomik gelişme dalgası hızla yayılırken Bozcaada imara açılıyor.
Para kokusu gelince bir yerden, düşünme yeteneği kayboluyor çünkü. Rant üzerinden zenginleşme, insanın doğaya olan ihtiyacına üstün geliyor.
Bakın, dillere pelesenk “Doğa sevgisi” de hayli yanıltıcı bir söz esasında. Bir tabloyu sevdiğiniz gibi sevemezsiniz doğayı. Doğa sevgisi, doğa ve insanın karşılıklı ilişki ve iletişiminin tarifidir çünkü.
Beton duvarlara renkli çiçekler dikip, dünyanın en çirkin şehrine dönüşmüş bir mücevheri, İstanbul’u güzelleştiremezsiniz.
100 yıllık ağaçları kesip yerine fide dikmek ve buna “doğa sevgisi” demek, beton duvarları çiçeklendirmek, sahili beton yola dönüştürüp bir zamanlar doğal plaj olan her yeri betondan uzama yapay plajla donatmak... Bunların hepsi doğayla savaşın bir yöntemi esasında.
Dünyanın en verimli bölgelerinden birini çöle çevirip üzerine boya atmak gibi.
Bunun doğa sevgisiyle bir ilgisi yok.
“Doğa sevgisi” diye lafa başlayan birçok insanın sevgiden anladığı başka.
Hani çocuğa peluş ayı ile gerçek bir köpeğin farkını öğretmekten aciz, oyuncak diye eve hayvan alıp üç ay sonra sokağa atan ebeveynin hayvan sevgisi vardır ya...
O işte.

X