"Mehmet Yaşin" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Mehmet Yaşin" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Mehmet Yaşin

Kıskandıran güzellik Vancouver

Dünyanın yaşanabilir şehirler sıralamasında her yıl listenin ön sıralarında Vancouver yer alıyor.

Sokaklarında Çinlilerin ağırlıkta olduğu şehirde her memleketten insana rastlamak mümkün. İç içe geçen kültürü, lezzetleri ve doğal güzellikleriyle görenleri büyülüyor...


Kıskandıran güzellik Vancouver


Kiraladığım arabayla Amerika’nın Seattle kentinden Kanada’ya doğru giderken biraz heyecanlıydım. Sınırı geçerken zorlanacak mıydım acaba? Çünkü, Türkiye’de Kanada vizesini almak için epey ter dökmüştüm. İstanbul’dan Ankara’ya giden pasaportum, aradan iki hafta geçmesine rağmen bir türlü geri gelmemişti.
Seyahate çıkmama birkaç gün kala, vize işlemlerini yapan aracı kurumu arayıp, vize isteğimden vazgeçtiğimi, pasaportumun hemen iade edilmesini istedim. Hürriyet’in Ankara bürosundaki arkadaşlar, pasaportumu elçilikten alıp bana gönderdiler. Sayfaları karıştırırken bir sürprizle karşılaştım: Kanada tam 7 yıllık vize vermişti.
Sınıra yaklaşırken bu macerayı düşünüyordum. Vizede bu kadar zorlayan ülke, sınır kapısında beni ne tür bir sorgu sualden geçirecekti acaba? Otomobille kısa kuyruğun arkasına takıldım. Sıram gelince pasaportu uzattım. Görevli, nereye gideceğimi ve kaç gün kalacağımı sordu. Söyledim. Giriş damgasını vurup, pasaportumu uzattı ve iyi tatiller diledi. Şaşırdım. Feribota binerken bile gişeden bu kadar hızlı geçemiyordum. İlk kez bir ülkeden diğer bir ülkeye böylesine çabuk geçmiştim.
Kanada’nın en batısındaki Vancouver kentine gidiyordum. Bir günlük yolculuktu bu. Kentin merkezinde amaçsızca dolaşıp, lezzetli yemekler yemeyi planlamıştım. Defterime birkaç önemli lokanta adresi not etmiştim. Yemek peşinde koşuşturmak, gezginler arasında moda oldu. Dünyada milyonlarca kişi artık, en lezzetli restoranlarda yemek yiyebilmek için yollara düşüyor. Doğa, tarih, deniz, güneş yolculukları adeta ikinci plana düştü. Onun için birçok kent, adını lezzet listesine yazdırabilmek için her türlü yolu deniyor. New York, Seattle, Portland, Vancouver, Paris, Sao Paulo, Amsterdam, Tokyo, Madrid, Londra bunlardan bazıları.


Çinliler çoğunlukta

Vancouver’daki ilk durağım yat limanı oldu. Güneşli, sıcak bir hava vardı. Deniz kıyısında bir kahveye oturdum. Geleni geçeni seyretmek, bana kent hakkında çok şeyler öğretir her zaman. Gittiğim her yerde mutlaka bu gözlemi yaparım. Vancouver, kozmopolit bir kentti. Göçmenler kenti demek daha doğru olurdu belki de. Etrafta dolaşanların çoğu Çinliydi. En kalabalık etnik grup Çinlilerdi zaten. Onları Japonlar, Almanlar izliyordu. Latin Amerikalılar, Vietnamlılar ve diğer ülke vatandaşları... Birbirleriyle iç içe geçen kültürler, çok renkli ve çok özgür bir kent ortaya çıkarmıştı. Vancouver, uyuşturucunun yasal satıldığı ilk Kanada kentiydi. Belli kurallara uyan herkes esrar, marihuana gibi uyuşturucuları satın almakta serbestti. Ayrıca satılması yasak olsa da kokain bağımlılarına ‘temiz iğne’ dağıtılıyordu.


Kıyasıya lezzet yarışı


Şenlikli bir yerdi liman. Her köşede bir sokak çalgıcısı, kimi klasik, kimi caz, kimi rock çalıyordu. İnsanların hiç acelesi yoktu. Her ailenin yanında en az birkaç çocuk vardı. Kimi arabada, kimi kucakta. Cam gökdelenlerin gölgeleri, suyun üstünde titreşip duruyordu. Kahve gözlemimi bitirdikten sonra kapalı pazar yerine gittim. Gördüklerim kıskandırdı beni. Sebzelerin çeşitliliği, et reyonlarının iştah açan görüntüsü, şarküterilerin tablo benzeri vitrinleri, küçük lokantalar, kabuklu deniz mahsullerinin sergilendiği balıkçı tablaları, rengârenk dondurmalar, ekmekler, pastalar, kekler, tartlar...
Amerika’nın batısındaki kentlerde yeni moda, barların kendi biralarını üretmeleri. Onun için kıyasıya bir lezzet yarışı var. Her bar kendi birasının en lezzetli olduğu konusunda oldukça iddialı. Öğle yemeği için bu barlardan birine gittim. Bir yandan bira imalatını izledim, diğer yandan çok lezzetli yemeklerle karnımı doyurdum. Bu kısa öğle yemeğinde, bira-yemek eşleşmesi konusunda birçok yeni şey öğrendim.

Özgür kent Vancouver


Yemek sonrasını kenti tanıma gezisine ayırdım. Vancouver bir ‘park şehir’di. Kentin yarısını parklar kaplıyordu. Ormandaki patikalarda, her yaştan insan ya koşuyor ya da bisiklete biniyordu. Plajlar güneşlenenlerle doluydu. Ama kimse denize girmiyordu. Çünkü okyanusun suyu buz gibi soğuktu.
Kentin tam ortasındaki en büyük cadde eşcinsellerin işgali altındaydı. Caddenin iki yanındaki elektrik direklerinde, gökkuşağı renklerini taşıyan bayraklar dalgalanıyordu. Bundan, eşcinsellerin bir caddeye sığındığı gibi bir anlam çıkarılmamalıydı. Çünkü tüm Vancouver özgür bir kentti ve kimse kimsenin cinsel tercihine aldırış etmiyordu.
Akşamüstü, kentin ilk kurulduğu yer olan Gastown’a gittim. Burada daha çok entelektüel kesim oturuyor, barların, kahvelerin, restoranların en güzelleri burada bulunuyordu. Bohem bir mahalleydi. Kalabalıkların peşine takılıp, caddede bir aşağı bir yukarı yürüdüm. Buharla çalışan tarihi saatin önünde, turistlerle birlikte fotoğraf çektim.


Kuzeydeki Hollywood


Kızım, yollarda yürürken dikkatli olmamı, her an ünlü bir oyuncu ile karşılaşabileceğimi söylemişti. Çünkü stüdyo ve mekân kiraları çok ucuz olduğu için, birçok Amerikan dizisi ve filmi Vancouver’da çekiliyordu. Onun için buraya, ‘Kuzeydeki Hollywood’ diyenler de vardı. Vancouver’da bulunduğum sürede hiçbir ünlüyle karşılaşmadım. Zaten karşılaşsam da tanımayıp, yanından geçip giderdim. Benim tanıdığım Amerikalı ünlülerin çoğu dünya değiştirmiş, kalanlarsa sokağa çıkamayacak hale gelmişlerdi.
Hava kararmaya başlayınca, önce defterimdeki adreslerden biri olan ‘Salt Testing Room’ adlı bara gittim. Salonun bir duvarına büyük bir karatahta asılmış, üstüne tebeşirle şarapların isimleri, fiyatları, hangi yemekle hangi şarabın uyum sağlayacağı yazılmıştı. Şarapların hiçbirini tanımadığım için seçimi garsona bıraktım.
Tadımdan sonra akşam yemeğini yiyeçeğim ‘Goo’ adlı ‘izakaya’ lokantasının önünde sıraya girdim. İzekaya, Japon mezesi sunan lokantalara verilen isimdi. Seçtiğiniz mezeler, küçük tabaklarda servis ediliyordu. Sıcak sake eşliğinde birçok mezenin tadına baktım. Bunlar İspanyol Tapaslarının Japon benzerleriydi. Hepsi de damağımda unutulmaz tatlar bıraktı.
Yemekten sonra Water Caddesi’nde, gece yaşamının izini sürmeye çalıştım. Mumu, oradaki barlardan birinde söndürdüm.


Kısa ama keyifliydi


Ertesi gün kahvaltımı ‘Çin usulü’ yapmaya karar verdim. Yani kendime dampling ve erişte ziyafeti çekecektim. Onun için dönüş yolumun üstündeki Richmond kentine gittim. Burası tam bir Çin kentiydi. Reklam tabelalarındaki tanıtım yazıları Çinceydi. Sokaklarda yürüyen hemen herkes Çinliydi. Kahvaltı edeceğim lokantanın bulunduğu alışveriş merkezine girdiğimde şaşkınlığım daha da arttı. Kitapçıdaki kitaplar bile Çinceydi. Lokantada Çinli olmayan tek kişi bendim. Kapıda 45 dakika bekledikten sonra masama oturabildim. Kahvaltıya acılı bir erişte yemeğiyle başladım. Masada çatal kaşık olmadığı için, çubukların arasından kayıp giden erişteleri yakalamakta zorlandım. Sonra bambu kaplarda gelen dumplingleri, soya sosuna batırıp afiyetle yedim. Bir yandan da, Türkiye’de sabah kahvaltısında önüme mantı konsa, tepkim ne olur diye düşündüm.
Amerikan sınırında yine arabanın penceresinden pasaportumu uzatıp, sorgu sualsiz giriş iznini aldım. Kanada gezisi çok kısa ama çok keyifli ve lezzetli geçmişti. Radyoda bir yol şarkısı bulup, koca bir nehre benzeyen otoyoldaki akıntıya kapılıp gittim.
Son sözümü soracak olursanız: Siz siz olun, Amerika’nın en batısındaki kentlere hiç gitmeyin. Çünkü bu kentler çok güzel, çok yeşil, insana çok değer veriliyor, çok özgür, çok lezzetli... İnsan buraları görünce, kendi ülkesinin böyle olmadığına çok üzülüyor ve burada yaşayan insanları çok kıskanıyor.

X