"Mehmet Yaşin" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Mehmet Yaşin" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Mehmet Yaşin

Gecesi gündüzü ayrı lezzet

Ayvalık’tan bindiğim tekne, küçük adaların önünden geçerken, güneş Ege’yi yavaş yavaş kızıla boyamaya başlamıştı. 1,5 saat süren yolculuktan sonra Midilli Adası’nın en büyük kentlerinden Mytilini’ye vardık. Yemek vakti kapıyı çalmaya başlamıştı. Teknede adaya doğru baktıkça, aklıma hep mezeler üşüşmüş, ağzım sulanmıştı. Tabii buzlu uzolar da!.. Elimde, buraları çok iyi bilen İzmirli bir arkadaşımın verdiği meyhane adresleri vardı.

Tüm Akdeniz’de akşam yemeklerinin bir şölen olduğunu ve çok geç yendiğini bildiğim için acele etmiyordum. Zaten nemli sıcak da buna engel oluyordu. Limanın etrafını kahveler sarmalamıştı. Hepsi tıklım tıklımdı. Sanki adanın tüm gençleri limanın etrafında toplanmıştı. Aralarından geçip, sora sora “Kaldirimi” meyhanesini buldum ama yer bulamadım. “Turko” dedim, “Ayvalık” dedim, “komşi” dedim, sonunda bir köşeye sıkışmayı başardım. Kaldirimi, bir sokağı baştan sona işgal etmiş bir meyhaneydi. Taze naneli kabak çiçeği dolması, beyaz peynirli mücver, kıtır kıtır kabak kızartması, üstünde koca bir dilim beyazpeynirle soğanlı domates salatası, taze bakla püresi, ahtapot ızgara, torba yoğurduna cacık... Tüm bu bildik mezelerin yanına, adada üretilen ve tüm Yunanlıların çok sevdiği Barbayani marka uzo söyledim. Masa arkadaşımla mezelerin kusursuzluğu ve lezzeti üstüne söz ede ede yemeği bitirdik. Ben otele dönerken Mytilini’de gece daha yeni başlıyordu.

 

SAPPHO’NUN ADASI

 

Ertesi sabah odanın balkonundan mahmur bakışlarla kenti taradım. Burasının Doğu Ege’nin en eski kentlerinden biri olduğunu biliyordum. Kaynaklar Mytilini’nin kuruluşunu MÖ 10. yüzyıla kadar götürüyorlardı. Limanı çevreleyen binaların çoğu 19’uncu ve 20’nci yüzyılın başlarından kalmaydı. Yeni binalar daha çok yamaçlardaydı. Kentin görüntüsü geçmişi çağrıştırıyordu. Bizim Midilli, Yunanlıların ve tüm dünyanın ‘Lesvos’ ya da ‘Lesbos’ dedikleri adanın aklıma getirdiği ilk isim, lirik şair Sappho’ydu. Bu güzeller güzeli kadın, şiirlerinde daha çok kadınları anlatmıştı. Aşklarını kadınların arasından seçmiş, onlara lir çalmış, şarap sunmuş, renkli bir yaşam sürmüştü. Bu nedenle ada, cinsel tercihlerini hemcinslerinden yana kullanan kadınların tapınağına dönüşmüştü.

 

Bir araba kiralayıp, bu koca adayı keşfetmek için yola koyuldum. Yol denizle kol kola gidiyordu. Lacivert Ege, çok tahrik edici görüntüler sunuyordu. Küçük kasabalar, köyler derken Petalidi’de direncim kırıldı. Küçük bir koyda kendimi Ege’nin kucağına atıverdim. Tam karşıda Ayvalık’ın Sarımsak Plajı olmalıydı. Baktım ama göremedim. Sadece Kaz Dağları’nın yüce tepeleri görünüyordu. Zeus bize bakıyor muydu acaba diye düşündüm. Kuzeye yaklaştıkça yol dağlara sardı. Zeytin ağaçları yerlerini çam, köknar, çınar, kestane ve kayın ağaçlarına terk etti. Köyler, zirvelerde kartal yuvası gibi göründü.

 

TANIDIK MANZARALAR

 

Köy köy gidiyordum. Bildik görüntüler. Aynı bakkallar, aynı meydanlar, erkeklerin pineklediği aynı köy kahveleri, camilerin yerine kiliseler, dar sokaklar, pencerelerde renkli sardunyalar, balkonlarda uçuşan çamaşırlar... Sadece kasaplar değişikti. Çengele asılmış kuzular, koyunlar dükkânın ortasında sallanıp duruyordu.

 

Adanın en kuzeyindeki Molivos kenti, zirvesinde bir ortaçağ kalesiyle beni karşıladı. Burası tüm Ege’de en iyi korunmuş ortaçağ yerleşim yerlerinden biriydi. Bazı sokaklar, cumbalı evleri ile Osmanlı dönemi izlerini yansıtıyordu. Çiçeklerle ve önlerinde ahtapotların sallandığı balıkçı restoranlarıyla süslenmiş küçük liman, insanı birçok düşün içine doğru çekiştiriyordu. Bu düşlerin çoğu tabii ki tatil çağrışımlıydı. Buram buram Akdeniz kokan Molivos bana Sicilya’daki Taormina kasabasını, eski Bodrum’u, Santorini Adası’nı, Alaçatı’yı anımsattı.

 

ÇEŞMELİ DEDE ŞEREFİNE UZO

 

Molivas’tan sonra direksiyonu Kalloni’ye doğru kırdım. Adanın iç kesiminden bir acele aşıp, hava kararırken Mytilini’ye vardım. Kentliler limandaki kahvelerde yerini almış, güneşi uğurlamaya hazırlanıyorlardı. Ben de öyle yaptım. Bir bardak soğuk reçine şarabı ısmarlayıp, gece mavisinin peşine takılıp gelen karanlığı seyrettim.

 

Daha sonra sağlı sollu mağazaların, dükkânların sıralandığı dar sokağın sonunda Hermes adlı meyhaneyi buldum. Çıtı pıtı garson kız meğer Hermes’in ilk sahibinin torunuymuş. Dedesi, Çeşme göçmeniymiş. Adaya gelince burayı bir Türk’ten satın alıp meyhaneye dönüştürmüş. Memleket hasreti yüzünden uzun süre Türk müşterilerden hesap almamış, onlarla kadeh tokuşturmuş, yolluklarını bol tutmuş. Ben de dedesinin ruhuna uzo kadehlerini kaldırdım, onu andım. İki gecelik ada gezintime Hermes’in çardak altında noktayı koydum.

 

ZEYTİNYAĞI

 

Serinleme faslından sonra tekrar yola koyulup, kuzeye doğru yola devam ettim. Bir taraf deniz, diğer taraf zeytin ağaçlarıyla kaplıydı. Adada 12 milyon zeytin ağacı olduğu öne sürülüyordu. Bu ağaçlardan yılda 50 bin ton yağ elde ediliyor ve adalılar bu yağın tadını anlata anlata bitiremiyorlardı. Kalın kabuklu ekmek lokmalarını da çiğ zeytinyağına banıp, kaliteyi kontrol ettim. Ayvalık ve Edremit Körfezi’nde sızılan yağların daha lezzetli olduğuna karar verdim.

 

 

ASKIDA AHTAPOT

 

Restoranların masaları deniz manzaralıydı. Hemen hepsinin önüne gerilen iplere ahtapotlar asılmıştı. Izgara öncesinde yapılan bu kurutma işinin lezzete lezzet kattığını söylüyorlardı. Yemekte tattım, doğru söylediklerini gördüm.

X