"Mehmet Y. Yılmaz" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Mehmet Y. Yılmaz" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Mehmet Y. Yılmaz

‘Kitap yüklü merkep’ ve ‘eşeği saldım çayıra’!

CUMHURBAŞKANI Recep Tayyip Erdoğan, eğitim şûrasındaki konuşmasında sözü döndürüp dolaştırıp Anayasa Mahkemesi’nin önünde bekleyen “Seçim barajı hak ihlali midir, değil midir” konusuna getirdi.

Peşinen yargıçları suçladı ve şöyle dedi:
“Üniversiteyi bitirdiği halde kendisini 2014 yılında değil de 27 Mayıs 1960 tarihinde gibi görenler varsa oradaki eğitimde ciddi sorun vardır. Bunu görmemiz lazım. Türkiye’nin kitap yüklenmiş, kuru bilgi yüklenmiş, dogmatik zihinlere değil, özgür ve özgürlükçü, demokrasiyi ve milli iradeyi içselleştirmiş, özümsemiş bireylerce böyle yöneticilere, böyle yargıç ve yüksek yargıçlara ihtiyaç var.”
Ardından da Peyami Safa’ya atıfta bulundu:
“Bizim kitap yüklü merkeplere değil, kitabın içindekini sindiren insanlara ihtiyacımız var!”
Bugüne kadar kimse yüksek yargıçlar için böyle bir benzetme yapmamıştı: Kitap yüklü merkepler!
“Seviye” meselesine hiç girmeyeceğim, artık bundan sıkıldım çünkü.
Ancak bu konuşmada ilginç bir durum da ortaya çıkıyor.
Cumhurbaşkanı, Anayasa Mahkemesi gibi yüksek mahkemelerin, bir askeri darbe ürünü olduğunu zannediyor!
“Amerika’da, Avrupa’da bu mahkemeleri hangi askeri darbe kurdurdu” diye sorsan, “Sen Itri’yi biliyor musun” diye yanıt verecek belli ki.
Maşallah, Amerika’yı Kolomb’un değil, Müslüman denizcilerin keşfettiğini bile biliyor ama bir demokrasinin gerçek bir demokrasi olması için bağımsız yargı gücünün var olması gerektiğinden haberi bile yok!
Çünkü hayalindeki Türkiye, ki buna “Yeni Türkiye” diyor, hiçbir denge ve fren mekanizmasının olmadığı, kendi aklına eseni istediği gibi yapabildiği bir ülke.
Cumhurbaşkanı “merkep” deyince aklıma geldi, “eşeği saldım çayıra” ülkesi yani!

Trabzon hurması!


DÜN Hürriyet’in manşetini okuyunca öğrendim ki ben de “VIP” imişim, “çok önemli kişi” yani!
Şu anda hapiste olan eski polis müdürlerinden Ali Fuat Yılmazer, aralarında benim de bulunduğum 160 kişiyi, “örgüt üyesi” gibi gösterip mahkemeden izin almış ve telefonlarımızı dinlemiş.
Başkalarını bilmem ama beni dinlerken çok eğlendiklerine eminim!
Bu olay 2008 ve 2009 yıllarında cereyan etmiş.
Tahmin edebileceğim bir durum zaten. Bu tarihlerden önce de dinlemişlerdir, sonra da dinlemişlerdir, bugün de dinliyorlardır.
Ali Fuat Yılmazer olur, başkası olur. Cemaatçi olur, iktidarcı olur, MİT’çi olur, önemli değil.
Ellerine böyle bir güç geçirenler bunu yapmakta bir beis görmezler, çünkü “üstün bir ideale” hizmet ettiklerini düşünüyorlardır, her şeyi yapabilirler.
Onları hizaya çekecek olan yargı gücüdür!
Biz vatandaşların haklarını koruyacak, güç sahiplerinin keyfi hareketlerini önleyecek olan yargıdır.
Bizler de bir hukuk devletinde yargıçların varlığına güvenir, huzur içinde yaşarız.
Onun için benim merak ettiğim konu Ali Fuat Yılmazer’e ya da adını bilmediğim başkalarına benim telefonlarımı dinleme iznini verendir.
Yılmazer gibiler, önce bir savcıya gidiyorlar ve diyorlar ki “Filanca feşmekanca örgüt üyesi” ya da “Örgüte üye olabilir, bunu dinlememiz ve örgütü açığa çıkarmamız lazım!”
Adının önünde “savcı” yazan o adam kimse, şunu sormalıdır: “Makul şüphen nedir? Anlat bakalım!”
Savcıların ikna olması daha kolay olabilir, çünkü onlar işleri gereği şüphe duyması gereken insanlardır. Elbette bu şüphe benim için olduğu kadar, bu talepte bulunan için de geçerli olmalıdır ama onu bir yana bırakıyorum.
Sonunda savcı, hâkime gider ve der ki “Bu isimleri dinleme izni ver!”
Benim kişilik haklarımı koruması gereken kişi işte o insandır, yargıçtır!
Bu kadar tanınmış insan ismini önüne getiren savcıya şunu demeliydi: “Dinleme kolay da sen bana bunların örgütsel ilişki içinde olduklarını gösterir küçük de olsa bir delil versene!”
Bunu demeyip de önüne gelen listeyi imzalayıp dinleme izni veriyorsa benim anayasal haklarımı çiğneyen kişi o yargıçtan başkası değildir!
Artık ona “yargıç” mı demeliyim, “Trabzon hurması” mı demeliyim, bilemiyorum.
Umarım bu lezzetli meyvenin adını kendisi için bir “hakaret” olarak algılar ve beni dava eder!
Hayır, hakaret kastıyla yazmadım, beni dava etsin diye tahrik etmeye çalışıyorum sadece, herhangi bir insana hakaret etmek aklımın ucundan bile geçmez.
O yargıç her kimse onunla mahkemede karşı karşıya gelmek isterim!
Elbette yüzüne karşı bir kabalık yapmayacağım, böyle yaparsam annemin öfkesini üzerime çekerim.
Ona sadece şunu soracağım: “Sen Itri’yi biliyor musun? Yoksa kitap yüklü bir merkep misin?”

Hitler de Wagner’i biliyordu!

CUMHURBAŞKANI Recep Tayyip Erdoğan, Antalya’da eğitim şûrasında konuştu.
Eğitimle ilgili fikirlerini bizimle paylaştı. Gerçi bunlara ne kadar “fikir” denir, bilemiyorum, yanlış bir şey söylemiş olmayayım.
Mesela diyor ki “Beethoven’i öğrendiği kadar, Itri’yi de bilmesi lazım” filan.
Geldim 58 yaşına, oyuncular değişiyor, replikler hep aynı.
Cennet vatanımızın her kıraathanesinde böyle “düşünceler” seslendiriliyor, bu konuda gerçek bir fikir özgürlüğüne sahibiz!
Ama bir işe yaradığı da hiç görülmedi bugüne kadar!
Normal bir ülkede, birisini karşınıza alıp da bunu söylerseniz size gülerler: “Hmmm, Itri’yi biliyorsun ama bakalım Mozart’dan haberin var mı?”
Ya da tersini söyleyebilirsiniz, fark etmez, aynı gülme isteğini yaratır.
İnsanlar merak ettiklerini öğrenirler, merak etmedikleri ile ilgilenmezler. Kimisi Itri’yi merak eder, kimisi Mozart’ı. Kime ne? Toplumsal hayatı değiştirebilecek durumlar değildir bunlar.
Hitler de memleketinin önemli sanatçısı Wagner’i çok iyi biliyordu, insanlığın ne işine yaradı?

X