"Mehmet Y. Yılmaz" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Mehmet Y. Yılmaz" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Mehmet Y. Yılmaz

Erdoğan ve Davutoğlu’nun zaafı

SURUÇ’taki teröristin Adıyamanlı olduğu, babası tarafından IŞİD’e katıldığı için ihbar edildiği, polis tarafından “terör nitelikli şüpheli” olarak arandığı, Diyarbakır’daki HDP mitingine bombalı saldırı düzenleyen terörist ile Adıyaman’da bir çay ocağında tanıştığı dünkü gazetelerde yer aldı.
Adıyaman’da bazı kişilerin Suriye’deki içsavaş için savaşçı devşirdiği ile ilgili ilk haber Radikal’de İdris Emen imzasıyla 2013 yılının eylül ayında yayınlandı.
Haber, çocukları Suriye’ye savaşa götürülen ailelerin anlattıklarından yola çıkılarak yazılmıştı ve şöyle bitiyordu:
“Adıyamanlılar gençlerin Suriye’ye gitmelerinden dolayı huzursuz. Bir esnaf, ‘Bazı insanların para karşılığında gençleri örgütleyip Suriye’ye gönderdiğini duyuyoruz. Açıkçası bu durum hepimizi korkutuyor’ diye konuşuyor. Hatta Adıyaman’da çocukları Suriye’ye götüren bir çetenin bile varlığından söz ediliyor. Ancak konuyla ilgili sorularımızı ilettiğimiz Adıyaman Valiliği ve Adıyaman Emniyet Müdürlüğü ise bu konuda konuşmak istemiyor.”
Valiliğin ve Emniyet yetkililerinin neden konuşmak istemedikleri çok açık.
O tarihte Suriye’ye savaşmaya giden cihatçı gençler hoş görülüyordu, çünkü Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ile Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun bir tek hayalleri vardı: Şam’daki Emevi Camisi’nde namaz kılmak!
Hükümet, Suriye’deki içsavaşta açık olarak “cihatçıların” yanında duruyorken, Valilik ve Emniyet Müdürlüğü buna nasıl karşı çıkabilirdi, bu faaliyetleri önlemek için ne kadar gönüllü, istekli olabilirdi?
Türkiye’nin Suriye sınırı cihatçılar için bir yolgeçen hanı haline geldiğinde iktidarda yine aynı kişiler vardı.
Suriye’de savaşan cihatçıların, dinlenmek, tedavi olmak için Türkiye’ye serbestçe geçtiği, bazı göçmen kamplarının askeri kampa dönüştüğü de savaşın ilk günlerinden beri biliniyor.
Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun “IŞİD radikal, terörize bir yapı gibi görülebilir. Oradaki yapı, hoşnutsuzluklar, öfkeler sebebiyle reaksiyon olarak doğdu. Eğer Irak’ta Sünni Araplar dışlanmamış olsaydı, böyle bir öfke birikmesi olmazdı. IŞİD öfkeyle büyüyen bir tehdit” dediğini de hatırlayalım.
Yani diyeceğim şu ki bu noktaya bir günde gelmedik.
Bugün Türkiye’yi yöneten zihniyetin, üzerine “Yeni Osmanlıcı” sosu dökülmüş İslamcı ideolojisinin kör ettiği gözler dışında herkes nereye gitmekte olduğumuzu görüyor, biliyordu.
Diyarbakır ve Suruç bombalarından sonra şimdi istihbarat ve güvenlik zafiyetinden söz ediliyor.
Evet, bir zafiyet var ve bu Erdoğan-Davutoğlu ikilisinin “cihatçılara” karşı duydukları zaaftan kaynaklanıyor.

Güvenlik Zirvesi’ne ‘Günaydın’ diyorum!

SURUÇ katliamının ardından, Başbakan’ın başkanlığında Güvenlik Zirvesi toplanmış. Havuz gazetesinin haberine göre alınan kararlar şöyle:
IŞİD ile mücadele kesintisiz sürecek. Operasyon ve istihbarat çalışmaları hız kesmeden devam edecek.
Örgütle mücadelede IŞİD’in Türkiye’deki terör ağına yönelik operasyonlar öncelik haline geldi.
Örgütün Türkiye içindeki mali ve lojistik ağı çökertilecek. Örgüt mensuplarını Suriye ve Irak’a geçiren irtibat elemanları, yurtdışındaki kadroyla temas kuran isimler, finans kaynakları hedef olacak.
İkinci aşamada sıra alt düzey IŞİD mensuplarına gelecek. Örgütün Türkiye’deki sempatizan ve elemanlarının takibi için ek kaynak ve personel ayrılacak.
Güvenlik Zirvesi’nden çıkan bu kararları okuduğumda gülsem mi, ağlasam mı karar veremedim.
Sanki IŞİD diye bir örgütün varlığı yeni duyuluyor da ona karşı tedbirler alınıyor gibi bir hava!
Bu örgüt Türkiye’de ilk kez eylem yapmıyor.
Nevşehir’de, Diyarbakır’daki HDP mitinginde ve Suruç’ta yaptıkları eylemleri biliyoruz.
Ama kararlar gerçekten böyleyse anlıyoruz ki düne kadar Türk güvenlik güçlerinin “öncelikli hedefi” IŞİD değilmiş.
Güvenlik Zirvesi kararları diye yarı resmi gazetede ilan edilen hususlar zaten yapılıyor olmalıydı.
Eğer bu zirve kararlarında sözü edilen plan uygulanmış olsaydı ne Diyarbakır’daki bombalı saldırı gerçekleşebilirdi, ne de Suruç’taki.

Devlette belge kaybolmaz

DİYARBAKIR bombacısı neden takip edilip ele de geçirildiği halde yakalanmadı?
Suruç bombacısı, “terör nitelikli şüpheli şahıs” olduğu halde nasıl olup da Suruç gibi MİT ve Emniyet istihbaratının cirit attığı bir şehirde eylem yapabildi?
MİT, Reyhanlı’da bombalı eylem yapan teröristleri takip ettiği halde nasıl oldu da engellemedi?
Bu soruların yanıtlarını şimdilik bilmiyoruz.
Şimdilik diyorum, çok uzak olmayan bir gelecekte bütün bunların nedenlerini öğreniriz çünkü devlette hiçbir belge ve bilgi kaybolmaz, sadece bir süreliğine bir yerlerde gizli kalır, o kadar!
Nitekim “PKK ile ilişkili sakıncalı işadamları listesi” ya da “Çiller’in ölüm listesi” diye bilinen liste geçtiğimiz hafta ortaya çıktı.
Milliyet’ten Türker Karapınar’ın haberine göre liste Jandarma Genel Komutanlığı İstihbarat Başkanlığı arşivlerinde “Müteahhit Çizelgesi” adıyla ortaya çıkacağı günü bekliyormuş.
Bu liste 1995 yılında 50. hükümetin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı olan Ziya Halis’le ilgili bir haberle gündeme geldi.
“Çalışma Bakanı’na PKK suçlaması”, “Ziya Halis’in adı İçişleri Bakanlığı’nın PKK ilişkili sakıncalı işadamları listesinde yer alıyor” başlıklarıyla yayınlanan haberlerdeki listelerde yer alan Kürt kökenli birçok işadamı bizzat devlet görevlileri tarafından öldürüldü.
O haberler üzerine Halis’in açtığı davada İçişleri Bakanlığı, “Başbakanlık genelgesi ve MİT Kanunu uyarınca alınan duyumlar ve Genelkurmay Başkanlığı’nca intikal ettirilen bilgiler doğrultusunda raporun hazırlandığını, ancak bilgi ve belgelerin devletin güvenliğine ve yüksek menfaatine ilişkin olması nedeniyle mahkemeye gönderilemeyeceğini” bildirmişti.
Sonunda belge Jandarma arşivinde çıktı, Cumhuriyet tarihimizin karanlık bir döneminin aydınlatılması için önemli bir aşamaya gelindi.
Faili meçhul cinayetler ile ilgili bu belgenin ortaya çıkması, “devlet adına” suç işleyen ve işlemeye devam edenlere bir ders olur diye umalım.

X