"Mehmet Y. Yılmaz" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Mehmet Y. Yılmaz" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Mehmet Y. Yılmaz

Eliniz armut mu topluyordu?

İÇİŞLERİ Bakanlığı’na sunulan bir “risk raporuna” göre 20 il, 69 ilçe, 300 köy ve mahallede, seçim güvenliği ile ilgili riskler mevcutmuş.
Bununla ilgili haber dün Hürriyet’te yayımlandı.
Rapora göre 13 ilçe “yüksek riskli” bulunuyormuş ve bu ilçelerde bombalarla tuzaklanmış mahalleler varmış.
Bu rapor, İçişleri Bakanı’nın da katıldığı bölgesel toplantılarda tartışılmış.
Şunu merak ettim: Acaba İçişleri Bakanı, kendisine bu raporu sunanlara ne dedi?
Mevcut İçişleri Bakanı, seçim nedeniyle kurulan hükümete dışarıdan “tarafsız” olarak atandı.
Tarafsızlığı tartışılabilir belki ama sonuç olarak bir aydır İçişleri Bakanlığı yapıyor.
Onun için herhalde kendisine bu raporu sunan İçişleri Bakanlığı ya da Emniyet yetkililerine şunu sormuş olmalı:
“Kardeşim, bugüne kadar eliniz armut mu topluyordu, bu ne rezalet? Devlet ülkenin önemli bölümüne hâkim olamıyor, mahallelere giremiyor. Durum bu hale gelene kadar ne yapıyordunuz siz?”
Ama böyle bir soruyu sormadığına eminim.
Çünkü o da bunun nedenini biliyor.
AKP hükümeti, çatışma çıkmasın diye PKK’nın faaliyetlerine müdahale edilmemesi talimatını
verdi, onlar da PKK’nın
bu il ve ilçelerde mevzilerini böyle tahkim etmesini seyretmekle yetindiler.
Ve 13 yıldır iktidarda olan partinin yöneticileri ve Cumhurbaşkanı, sandık taşımayı kanunlara aykırı bulan YSK’ya kızıyorlar.
Şunu unutuyorlar tabii: YSK’nın görevi, seçimlerin kanunlara ve Anayasa’ya uygun olarak dürüstçe yapılmasını gözetmek.
Ülkenin güvenliğini sağlamak YSK’nın değil, hükümetin görevi.
Kendi görevlerini yapmayı ihmal ettikleri için şimdi böyle bir görevi olmayan YSK’yı suçlamak en kolay yol tabii!


Devlet, meşruiyet sınırını zorlamaz


DEMOKRASİ ile yönetilen ülkelerde terörle mücadelenin bir tek yolu vardır: Hukuk kurallarına bağlı kalmak.
Devletin kullanacağı şiddeti meşru kılan şey budur.
Devletin güvenlik güçleri, görevlerini yerine getirirken hukuk kurallarına ve kanunlar ile çizilen sınırlara uyarlar ise terörist faaliyeti engellemek için şiddete başvurmak zorunda kaldıklarında tartışılmazlar.
Zaten bir silahlı eylemci ile silahlı güvenlik gücünü ayıran temel şey de budur.
Birisi hukuk dinlemez, diğeri her hareketinde kanunlara uymak zorundadır, uyar.
Bu nedenle de terörle mücadele demokrasilerde güç bir iştir.
Güvenlik güçlerinin eğitimli olması yetmez, meşruiyetlerini tartıştırmamak için kanunlara uymaları da gerekir.
Öldürülen silahlı eylemci kadını çırılçıplak soyarak teşhir etmek, öldürülen silahlı eylemciyi bir araca bağlayıp sürüklemek bu nedenle kabul edilemez.
Görevini yapmakta olan gazetecinin kafasına silah dayamak da aynı şekilde kabul edilebilecek bir şey değildir.
Terörist, kendisini güvene almak için sivillerin arasına karışabilir, onları canlı kalkan olarak kullanabilir. Çünkü o insanların hayatlarının, o terörist için bir anlamı yoktur. O öldürmek için programlanmıştır, kime zarar verdiğini düşünmez.
Ama güvenlik güçleri, terörist takip ediyorum diye sivillerin de zarar göreceğini bile bile silah kullanmaz.
Dediğim gibi böyle yapmak mücadeleyi zorlaştırabilir ama devlet gücü ile teröristi ayıran sınır da bu çizgiden geçer.
Son günlerde yaşadıklarımız bu çok önemli kuralın unutulduğunu, dikkate alınmadığını gösteriyor.
12 Eylül işkencelerinin PKK’yı nasıl güçlendirdiğini tekrar hatırlamakta yarar var: Bülent Arınç’a “Bana yapılsa ben de dağa çıkardım” dedirten uygulamaları!


Taşlar bağlı!


AHMET Hakan’a saldıranlardan biri tutuklandı, diğerleri serbest bırakıldı.
Nasıl olup da serbest bırakıldılar derseniz, yargıca göre “deliller yetersiz” imiş!
Yargıcın bu karara varması gerçekten ilginç.
Adamların Ahmet Hakan’ı takip edip öldüresiye dövdükleri bir gerçek. İnkâr da etmiyorlar zaten.
Bu iş için birisinden para alacaklarını da kendi ifadelerinde söylüyorlar.
Bir çete gibi organize olmuşlar, birisi bunlara para vaat etmiş ve onlar da gidip Ahmet Hakan’ı darp etmişler.
Bundan daha âlâ örgütlü suç olur mu? Bu zaten tutuklu yargılanmayı gerektirmiyor mu?
Öte yandan salıverilen sanıkların delilleri karartması da mümkün, çünkü bütün deliller toplanabilmiş değil.
Çünkü parayı kimden alacaklarını hâlâ öğrenebilmiş değiliz.
Serbest bırakıldıklarında bütün delilleri karartabilirler ve olayın arkasındaki gerçek kışkırtıcı, asıl fail bu işten yakayı kurtarabilir.
Ama yargıç yine de onları serbest bırakıyor.
Ve bu olay, söyledikleri bir söz nedeniyle aylarca tutuklu yargılanmalarına karar verilen insanların cezaevlerinde olduğu bir ülkede yaşanıyor.
Polis korumuyor, adalet takip etmiyor. Atasözündeki gibi “Taşlar bağlı, itler serbest”!
Peki biz bu ülkede güvenlik içinde yaşamak ve çalışmak için kime güveneceğiz?

X