"Mehmet Y. Yılmaz" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Mehmet Y. Yılmaz" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Mehmet Y. Yılmaz

17 Aralık bize neyi öğretti?

17 Aralık tarihi belli ki herkese değişik bir şey ifade ediyor.

Başbakan’a göre bu Mevlânâ’ya vuslatın günü.
Eski AB Bakanı Egemen Bağış’a göre AB ile tam üyelik görüşmelerinin başladığı tarih ve kaderin bir cilvesine göre de kendisi ile ilgili rüşvet iddialarının ortaya döküldüğü tarih de aynı zamanda.
Benim için 17 Aralık 2013, Cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluğunun belgelerinin ortalığa döküldüğü tarih anlamına geliyor ki bu vesileyle “Büyük Usta” Recep Tayyip Erdoğan’ın “saf” bir insan olduğunu da öğrenmiş olduk.
O kadar safmış ki, bir cemaat gözlerinin önünde devletin bütün kurumlarına girmiş, ele geçirmiş.
Yargıdan tutun Emniyet’e, telekomünikasyon idaresinden Hazine’ye, TÜBİTAK’tan saymaya başlayın üniversitelere kadar her şey onlardan sorulur hale gelmiş.
Onlar istedikçe istemiş, şimdiki Cumhurbaşkanı da onlar “ne istedilerse” sorup sual etmeden vermiş!
Niye vermiş?
Kendisi söyledi zaten, saf olduğu için!
Millet bunlara güvenmiş, “Ülkeyi benim adıma yönetsin” diye oylarını verip iktidara getirmiş ama bunlar gidip her şeyi cemaate teslim etmişler!
Belli ki iki kazı güdebilecek durumda değillermiş, cemaatin kadroları ile iktidar olmaya çalışmışlar.
Şimdi de cemaatin kurduğu “paralel yapı” ile mücadele peşindeler, kanunlar iki ayda bir değişiyor, yargı yeniden dizayn ediliyor, İçişleri Bakanlığı başta olmak üzere bütün devlet kuruluşlarında kitleler halinde insanlar işlerinden oluyor.
Peki, böylesine saf olduğunu kabul eden iktidarın şimdi yaptıklarının doğru olduğundan nasıl emin olabileceğiz?
Bu kez de gidip bir başka cemaatin, mesela “Taşhiyecilerin” kucağına düşmesinler?
Gözlerinin önünde sahte delillerle insanlar hapislerde süründürülmüş, hayali örgütlere üyedir denilerek kitleler halinde insanların telefonları dinlenmiş.
O kadar yazıldı, çizildi o zaman fark edemediler, şimdi ani bir zihin açıklığı ile “hesap sormaktan” söz ediyorlar.
O vakitler bunlardan şikâyet ettiğimizde, “İnsan suç işlemediyse telefonunun dinlenmesinden korkar mı” diyorlardı.
Devlette bir çetenin örgütlendiğini, bunların yargıyı da kullanarak Türkiye’yi korkuyla teslim alacağını söylediğimizde, “Ben de bu davaların savcısıyım” diye meydanlarda bağıranlar da bunlardı.
Şimdi paralel çetenin cinayetler işlediğini söylüyorlar, o cinayetlerin adam gibi soruşturulması için gerekli izinlerin verilmesini engelleyen hangi hükümetti?
İşin aslı şu ki, bugün paralel yapı diye yeri göğü yıkan AKP, o vakit de bütün bunların hepsinin farkındaydı.
Ne zaman ki iktidarı paylaşmak ile ilgili aralarında bir anlaşmazlık çıktı, o vakit her şey değişti.
Meğerse ortak iktidarlarına hâkim olan ideoloji pek o kadar da etik sayılabilecek bir şey değilmiş.
Bir taraf, diğerinin devleti ele geçirmek ile ilgili planlarını biliyor ama muhalefeti bu “maşa” aracılığıyla susturacağını düşündüğü için buna ses çıkarmıyormuş.
Diğer taraf da bütün rüşvetleri filan biliyor ama devlet içinde örgütlenmelerine izin verildiği hatta teşvik edildiği için buna sesini çıkarmıyormuş!
Bir tür “Kaşı sırtımı, kaşıyayım sırtını” ideolojisi yani!
Birbirleriyle bir iktidar mücadelesine girişmemiş olsalar, şu anda da her şey eskisi gibi yürüyüp gidiyor olacaktı.
İnsanlar hapiste çürürlerken biri örgütlenmesine devam edecekti, diğeri cebini doldurmaya!
Ve şimdi iki taraf kavga ediyor, bizden de birinden birini tutmamız bekleniyor!
Hayır baylar, sizin kavganızın tarafı değiliz.
Devlet içinde devlet olmak üzere paralel bir örgütlenme içinde olanları da savunamayız, tek dertleri ceplerini doldurmak olanları da!
Sahte delillerle insanları hapse atıp bir korku imparatorluğu yaratmak isteyenleri de savunamayız, kişisel ikbal hırslarını tatmin için buna göz yumup onlara ne istedilerse verenleri de!
Biz bu ülkenin demokratik bir hukuk devleti olmasını istiyoruz, bizim isteklerimiz ile sizin beklentileriniz ise hiç uyuşmuyor!

İş yine bize düşüyor

-ERGENEKON, Balyoz, Şike gibi “torba davalarda” neyi savunuyorduk, hatırlamanın ve hatırlatmanın zamanıdır:
-Uydurma delillerle, hayali suçlarla, torba davalarla insanları hapislerde süründürmeyin.
-Delilleri toplanmış bir davada, kaçma ihtimali olmayan sanıkları tutuklu yargılamayın.
-Savcıların görevi sadece aleyhte olan delilleri toplamak değildir, sanıklar lehlerine olan delilleri de görmezden gelmemelidirler.
-Herkesin adil yargılanmaya ve kendini savunmaya, hakkında ileri sürülen iddiaları mahkemede tartışmaya hakkı vardır, bunu engellemeyin.
-Polis fezlekesi iddianameye, iddianame mahkeme kararına dönüşüyorsa bunda bir yanlışlık vardır, bunu yapmayın.
Biz bunları söylediğimizde de hepimiz Ergenekoncu, darbeci oluyorduk.
Hatta bir de kanunlarda olmayan yeni bir suç icat etmişlerdi, “Ergenekon davasını itibarsızlaştırmak” diye, hepimizi bu suçtan içeri tıkmanın planlarını yapıyorlardı.
Onun için şimdiki “torba” davalarda da aynı şeyi söyleyeceğim!
İnsan haklarını ve hukuku savunmak mecburen yine bize düşecek, çünkü bu konuda şimdi ağlaşanların da, “Oh oldu” diye el ovuşturanların da sabıka dosyası bir hayli kabarık!
Yine söylüyorum:
Savunma hakkını çiğnerseniz, hukukun temel kavramlarını kulak ardı ederseniz, cezalandırılması gereken gerçek suçlular da bu işten paçayı kurtarırlar.
Uydurma delillerle insanları hapiste süründürenlerin, anayasal haklarımızı çiğneyerek telefonlarımızı dinleyenlerin, devlet içinde devlet olmayı hedefleyen gizli örgütlerin, cinayetlere çanak tutanların elbette cezalandırılmaları gerekiyor.
Bunu hukuk içinde kalarak yapın ki suçlular cezalandırılsın, suçsuz insanların hakları çiğnenmesin.

X