"Mehmet Özdoğan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Mehmet Özdoğan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Mehmet Özdoğan

Dünyanın en garip aşk hikayesi

Elindeki rapor buruş buruş olmuştu. Avucunun teri bembeyaz sayfayı kirletmişti. Kocasının ‘hasta’ olduğunu yazan bu rapor, zaten o kadar beyaz olmayı hak etmiyordu.

Ne olursa olsun, gözüne o kalemi çekmeyi ihmal etmemişti. Boyası gelmiş ama bir güzel taranmış saçları, kaşından dudağına kadar inen upuzun çiziği olabildiğince kapatıyordu.

Kocasıyla göz göze değilken bakışları bomboştu. Göz göze kaldıklarında da hayatımda kimsenin gözünün içinde görmediğim bir şefkat… Kimse kimseye o kadar kocaman “Canım” diyemezdi.

Her şeyini biliyordu. Belli aralıklarla bağırıp yerinde zıplıyordu eşi. O ataklar gelmeden, sinyalleri sadece o alabiliyor ve hemen dirseklerinden sıkıca tutup “Tamam, tamam… Canım benim, tamam” diyordu. Yüzündeki koca çiziğe rağmen ona tüm gücüyle gülümseyerek yaklaşmaktan hiç çekinmiyordu.

Acaba başlarına bu hastalık gelmeden de bu kadar cesur bir kadın mıydı?

Kocasını hastanenin güler yüzlü personeli kontrol için içeri aldığında acilin kapısında çömelip küçük küçük hıçkırarak ağlamaya başladı. Ağlarken yok olmak istiyordu büyük ihtimalle. Ve çok büyük ihtimalle yıllar içinde edindiği bir yetenekti bu. O sırada olabildiğince az yer kaplamak için çömeliyordu, olabildiğince az ses çıkarmak için içine içine hıçkırıyordu.

Dün, Erenköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nin bahçesinde karşılaştığım ve hiç konuşmadığım bu kadınla ilgili dünya kadar merak ettiğim şey vardı.

Bir insan, onca yıl aynı şeyi yaşadıktan sonra hala nasıl ağlamaya devam edebilirdi? Hem de bu kadar içten. Hem de bu kadar “Bakın çığlık çığlığa ağlıyorum” demeden. Öylece, orada alabileceği en küçük halini alıp… Titreyen elleriyle güneş gözlüklerini takıp…

Günde kaç kere ağlıyordu böyle?

Kocasına kaç kere “Dayanamıyorum artık!” demiş, kaç kere bunu dediği için suçluluk hissetmişti?

Hangi noktada kalmaya karar vermişti?

Hangi noktada ‘kalma kararı’nı sorgulamaktan vazgeçmişti?

40’larının başındaydı.

İnsanlar çocuklarından, babalarından, annelerinden vazgeçerken, bu kadın hayatının büyük bir bölümünde olmayan bir adam için nelerden vazgeçmişti?

***

Bunların cevaplarını bilmiyorum. Dediğim gibi, konuşmadık hiç.

Ama yıllar önce, eşi Alzheimer hastalığına yakalanan biriyle röportaj yapmıştım.

Şuraya bırakıyorum.

Umuyorum sonuna kadar okursunuz…

“Benden yaşça hayli büyüktü. Ama ben ona âşıktım. Paldır küldür başladı hastalık. Her şey bir anda oldu. 7,5 yıl boyunca onun her şeyi oldum. Kendim olmayı unuttum. Bana hiç şiddet uygulamadı. Çünkü ben onun her şeyini öğrendim. Her olaya vereceği tepkiyi biliyordum. Onca yıl inanılmaz bir otokontrolle yaşadım. Hemen kabullendim onun hasta olduğunu, gerçeklere sırtımı dönmedim. Çünkü ben de böbrek hastasıyım. Çok iyi bilirim insanların ‘Acaba ne zaman ölecek?’ bakışlarını… Eşime o bakışları reva göremezdim. Her bakışımda onu ne kadar sevdiğimi hissetmeliydi. ‘Canım benim’ derdim ona… Tüm kalbimle… Bütün kızgınlığı giderdi bir anda… Kitaplar okudum, notlar aldım. Başka hastaların neler yaşadığını öğrendim. Evlerine gittim. Onun için bu süreç ne kadar kolay geçer; bunu araştırdım hep...

Hiçbir isteğine ‘hayır’ dememeye çalıştım. Belki bu söylediğime inanmayacaksınız. Ama 3 yıl boyunca Allah’ın her günü Yeşilköy Havalimanı’na gittik. Sebebini anlatayım… Bizim ortak çocuğumuz yoktu. Onun çocukları Almanya’da yaşıyordu. Babalarıyla hiç ama hiç ilgilenmediler. Telefonda, ‘Gelin buraya’ diyor; hiç ses yok o taraftan… Her sabah kalktı sabahın 6’sında; kravatını taktı, bavulunu hazırladı. Beraber havalimanına gittik. Almanya’ya gidecek güya… Çocuklarını görecek. Onlara diyecekleri var. Havaalanında hosteslerle anlaştım. Her gittiğimizde, her sabah bize ‘Berlin uçuşumuzda bugün yer kalmadı’ dedirttim; tembihledim onları. Eve geldi, bavulunu boşalttı. Ertesi sabah yine aynı senaryo… Çünkü bir gün önce yaşadığı şeyi unutuyor. Kar, yağmur demeden, her sabah 8’de havalimanına gittik. Bazen taksiyle, bazen otobüsle, bazen de yürüyerek…

Öldüğü gün evdeydik. Kollarımda öldü. Böyle bir acı yok. Yaşamadım ben böylesini. Başka ölümlerden farklı bu… Cenazesini yaptık. Koştur koştur eve geldim. Odasına baktım. Aklımdaki şu; ‘Bunca saattir dışarıdaydım, kim bilir, ne haldedir şimdi?’ Kabullenemedim öldüğünü. Hayatınızın merkezinin alındığını düşünün. Ne yaparsınız?

‘Ben’ yokmuş çünkü artık; benden eser kalmamış.

X