"Mehmet Özdoğan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Mehmet Özdoğan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Mehmet Özdoğan

‘Adamlık’ müessesesi

İlkokuldayken birbirinin üstüne çıkan, altta kalanın canını çıkaran, tasosunu çaldığı için arkadaşına kalem saplayan akranlarım, benim için birer uzaylıydı. Ne empati kurabiliyordum, ne de maksadı kavrayabiliyordum, belgesel izler gibi paralize olup anlamaya çalışıyordum.

Hayatımda kimseye vurmadım. Kimse de bana vurmadı. Cüssem her zaman iddialıydı; sanıyorum biraz da o yüzden. Annemle babam, hayatları boyunca “Bu çocuğa sizinkilerden farklı bir şey yedirmiyoruz, sormayın artık!” temalı basın toplantıları düzenlemek zorunda kaldı eşe dosta.

Ancak bu avantajımın beni nereye kadar idare edebileceğini bilmiyordum. Uyuzdum çünkü. Derslerim de baya iyiydi. Çok arkadaşım vardı. Çok gülüyordum, aşırı eğleniyordum. Kesin bir noktada birisi sebep göstermeye ihtiyaç duymadan ağzımı burnumu kıracaktı.

Olmadı ama.

Mesela lisede biri ebeme küfretti, “Ya baya da iştahlı söyledin ama ben tanımıyorum açıkçası ebemi…” diye karşılık verdim. Çocuk dayanamayıp güldü, konu oracıkta kapandı.

Telefonum denize düştüğünde, sigorta yaptırdığımız şirket “Bunu karşılamıyoruz!” dedi. Kendileriyle tek kelime konuşmayıp babamla dava ettik, üç kuruşluk telefon için iki yıl boyunca hak hukuk peşinde koştuk, bir de üstüne emsal karar çıkarttık.

Alkollüyken beni başka yollardan giderek dolandıran taksiciye, “Abijjim şimdi şöyle yapıyoruz. Ya sen bu 13 lirayı alıyorsun, ya da ben polisi arayıp ‘Dolandırıldım’ diyorum. Gece uzuyor da uzuyor. Benden 20 lira fazla alacağım derken, 200 liradan oluyorsun sonra…” demeyi de bildim anında ayılıp…

Sürekli kavga edip asla uyutmayan üst komşularımın kapısına “Bu bir boşanma avukatının numarası. Ya siz bu numarayı arayın, ya da ben bir sonraki kavganızda polisi arayacağım” diye not bıraktım. Oklavayla tavana vurmadım ya da tam kavga anında kapıyı filan yumruklamadım.

Bu meseleleri bu şekilde çözerken, doğru bir şey yapıyormuşum gibi de hissetmedim. Olması gereken oluyordu.

Hiç, birine vuracak kadar aciz ve yeteneksiz hissetmedim kendimi…

Sonra yeteneksizlerin çağı başladı.

Onların yükselişi için sınırsız imkân tanındı.

Gücü elde etmenin yolunu bulmuşlardı. Fakat yapbozun ortasında kocaman bir delik vardı. Ne olursa olsun, nereye gelirlerse gelsinler; istedikleri kanattan saygı görmeyi bir türlü başaramıyorlardı.  

Ya bununla baş etmenin bir yolunu bulacaklardı, ya da bu sevdadan tamamen vazgeçip aralarında açıktan bir ittifak imzalayarak ‘yeni bir saygın’ yaratacaklardı.

 ‘Adamlık’tı bu.

Evvelden beri vardı ama artık evrensel anlamda ‘saygın’ olmayı beceremeyenlerin anayasasıydı.

Öyle bir saygın olacaktı ki her koşulu kapsayacaktı.

Gerektiğinde ‘efendi olmak’ anlamına gelecekti, gerektiğinde de babası yaşındaki adamı yumruklamaktan ‘onur’ duymak…

Gerektiğinde ‘ana, avrat, bacı’ dünyalar kutsalıydı, gerektiğinde en ağır küfürlerin hedefi…

Gerektiğinde “Dişimle, tırnağımla, yüreğimle geldim lan ben buralara!” tiratları atılabilecekti, gerektiğinde genel müdürler aranıp araya adam sokulmaya çalışılabilecekti.

Son eylem neyse, yeni kanun oydu.  

Hukuk bulandıkça, onlar netleşiyordu.

Yeni saygınlar pişman olmuyordu, özür dilemiyordu.

Aksine…

Yılın ‘adam’ı seçiliyorlardı.

En hayırsever ‘adam’ oluyorlardı. 

Hep vardı böyle ‘adam’lar…

Ama hiç bu kadar ‘saygın’ olmamışlardı.

 

 

X