"Kubilay Qb Tunçer" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Kubilay Qb Tunçer" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Kubilay Qb Tunçer

Gişeci korumayla geziyor

20 Nisan 2014

‘Hain Kurt’ 20. yüzyılın klasiklerindendir. Amerika’da bir üniversite hocasının evindeyiz. Okulun sahibi olan kayınpederinin mutad partilerinden biri bitmiş, karısıyla eve dönüyorlar. Partide genç bir çiftle tanışmışlar, onları da eve çağırmışlar. Oyun bu birkaç saatte geçer. Evlilik, ilişkiler, gençlik karşısında gözden geçirilen hayal kırıklıkları, bir çatı altında geçen yıllarla yakınlık ve uzaklık kavramlarının kozmik gizemlere dönüşmesi gibi temalar arz-ı endam eder. Meraklı, sürükleyici bir metin. Edward Albee muhteşem bir yazar. Eserlerini yorumlamak çok zor iş. Çünkü benzersizdir. Ne fantastik, ne realist, ne absürd... Müzik gibi oyunlar yazdı. Kıvamı yerinde yapılırsa sadece tiyatronun sunabileceği bir mucizeyle doyarsınız. Yoksa tatsız tuzsuz bir deneyim olur. Bu oyunda Zerrin ve Tardu iyi oynamıyor. İyi oynamak başka bir şey. Olağanüstü bir yorum sergiliyorlar ve bunu “oynamadan” yapıyorlar. İkisi de Afife’de aday. Bu oyunun kaç tane versiyonunu biliyorum; Ankara’da yıllar önce Ayten Gökçer’li prodüksiyonu da gördüm. Bu bambaşka. Bütün ögeleriyle neredeyse bir başyapıt. Genç rejisör Hira Tekindor fiyakalı bir soyadından çok daha fazlasına sahip olduğunu kanıtlıyor. Büyük bir başarı. Ufak dokunuşlarla hikâyeyi günümüze taşımış. Bence hiç gereği olmayan bir şey. Bir de, özellikle ilk perdede fazla mizansen yapmış. Oyuncular evin içinde bir oraya bir buraya gidip duruyor. Yorucuydu. Kadı kızının kusuru. Oyunun çok ince bir hareket planlaması var. Yasemin Erkan tasarlamış ve müthiş başarılı olmuş. Çocukları azıcık korkutup çokça güldüren eski bir İngiliz tekerlemesinde “Kim korkar koca, şişman kurttan” denir. Albee, kelime oyunu yapıp, “Kim korkar Virgina Woolf”tan koymuş bu oyunun adını. 1970’lerde kadın-erkek rollerinin dönüşümüne bir atıftır. Çeviride ve yorumda sıfır anlam erozyonu vardı. Zerrin ve Tardu yetenek, akıl, bilgi ve zerafet ziyafeti sundular. Sağ olsunlar.

Yazının devamı...

Afife veya düşman kazanma sanatı

13 Nisan 2014

Doğrudur. Ya eleştirmen, ya jüri olacaksın. Afife adayları açıklandı. Dedikodunun bini bir para. İşin doğası gereği jüri ne İsa’ya ne Musa’ya yaranabiliyor. 208 oyun, 3000 civarında isim vardı bu yıl. 33 kişilik heyet büyük gayret sarfetti. Bu jüri çok iyi bir jüri. Tiyatroyu seven, bilen insanlar. Ödülü Yapı Kredi ihsas ediyor ama, şahsen biliyorum, seçicilere en ufacık bir etkileri yoktur. 18 yıl olmuş. Ülkemizin değil, dünyanın en saygın tiyatro ödüllerinden birine hamilik ediyorlar. Üzerine titrememiz gerekir. Benim de yazarlıkta Afife ödülüm var. Gururla taşıyorum.
Kim kazanır lotosunu önümüzdeki haftaya bırakıyorum ve düşman edinme riskini göze alarak gözlemlerimi paylaşmak istiyorum. Ayrıntılı bilgilere www.afife.org adresinden ulaşabilirsiniz. Oyunların çoğunu gördüm. Adaylıkları genel olarak doğru ve yerinde buluyorum. Açıkça görünen bir şey var: Devlet ve Şehir Tiyatroları havlu atmış. Bu çok üzücü. ‘En İyi Prodüksiyon’ kategorisini anlamıyorum. ‘Yılın En İyi Oyunu’ mu, yoksa “prodüksiyon başarısı” mı? İkincisiyse benim tercihim açık ara farkla Aysa Prodüksiyon’un (aday gösterilmeyen) ‘Huysuz’ oyunu olurdu. Yılın sürprizi ‘Adolf’ rolünde Burak Sergen’in ‘En İyi Erkek Oyuncu’ adayı gösterilmemesi oldu. Adaylar kıymetli sanatçılar ama Burak destan yazdı. Niye listede değil, anlamanın imkanı yok. ‘Rain Man’de Reha Özcan muhteşemdi. O da aday değil. ‘Bent’ yılın en önemli oyunlarından biriydi. Meltem Cumbul kesinlikle en iyi yönetmen adaylarından olmalı, Bent’e birkaç dalda adaylık verilmeliydi. Fakat esamisi okunmamış. Her türlü övgüyü hak eden ışıkçı Cem Yılmazer’in ‘Hamlet” oyunuyla da aday gösterilmesini anlamadım. Kızmaca yok: Jüri ışık tasrarımından anlamıyor. Ahmet S. Özbudak ‘En İyi Oyun Yazarı’ adayı seçilmiş. Bir gün olur, yetenekli bir adam. Ama o gün, bugün değil. ‘İz’ bu yılın iyi metniyse ve rayihalı ama ustalığa henüz uzak Ceren Demirel bu oyunda ‘En İyi Yardımcı Oyuncu’ adayıysa, dükkanı kapatalım, dostlar da alışverişte görmeyiversin.

Yazının devamı...

Nazi kalbimde bir yaradır

5 Nisan 2014

‘Bent’ geçen yıl başladı. ‘D22’ adlı yeni bir kumpanya yapıyor. Galata’da eski Hamursuz fırını var. Tiyatroyu orada, bu oyunla açtılar, başka prodüksiyonlar da gerçekleştiriyorlar. 20’li yaşların başında, Mimar Sinan’dan yeni mezun, idealist sanatçılar. Bu kadar genç bir ekibin olağanüstü bir tiyatral düzeye ulaşmış olması ruhumuzu gönendirdi.
‘Bent’, Nazi Almanyasında geçen bir sevgi ve mücadele öyküsü. Naziler sadece Yahudilere kıymadılar. Çingeneler de muhalifler de bu korkunç ölüm makinesinin kurbanı oldu. Naziler eşcinsellerden özellikle nefret ediyorlardı. Eşcinselliği aklından geçirenleri bile en büyük düşman olarak görüp akıl almaz işkenceler yaptılar. Oyun, eşcinsel adamların aşkı ve soykırım öncesi hayatlarıyla başlayıp, aşkın ve insanlığın en katışıksız, en saf halinin faşist postallar altında ne büyük sınavlardan geçtiğini anlatıyor. Hayatta kalmak yetmez, marifet insan olarak hayatta kalabilmektir. Kötülük teşkilatlıdır; iyi insanı kendine benzetmeden rahat edemez.
Berkay Ateş muhteşem bir karakter yaratmış. Rol, oyuncudan çok şey istiyor. Altyapısı, eğitimi, nefesi, zekâsı ve yeteneği olmayan biri sirk maymunu olur. Berkay ülkemizin en sağlam oyuncularından biri. Bütün ekip çok başarılı.
Meltem Cumbul çok iyi bir rejisör. Oyunun her milimetresi yoğun emek ve akıl içeriyor. Meltem’in uzmanlaştığı oyunculuk yaklaşımı, yani metot oyunculuğu/E.Morris ekolü bütün ekibin ortak dili olmuş. Bu ekole oldukça hâkim biri olarak bu denli incelikli bir uygulamayı görmenin nadirattan olduğunu belirtmek isterim.
Barış Dinçel’in tasarımı, Nurkan Renda’nın müziği ve diğer öğelerle birlikte dünya çapında bir iş. Çok yoğun, zaman zaman rahatsız edici, tedirginlik veren, ürperten ve etkileyen bir prodüksiyon. Çok iyi bir metin ve çok iyi bir çeviri. İnsanı kötülük ve temizliğin sınırlarında teşrih masasına yatıran bu çarpıcı oyunu mutlaka izleyin.

Yazının devamı...

Radara takılanlar

29 Mart 2014

Ridade Tuncel çok değerli bir tiyatro insanı. ‘Apartman’ diye bir oyun yazdı, yönetti. Gidilecek oyunlar listemde birinci sırada. Ridade, Şahika Tekand ekolünden. Çağdaş tiyatro yapıyor. Beden kullanımı ve tiyatroda yazınsal sınırların genleşmesi konularına hakimdir, zeka dolu işler yapar. Apartman, Stüdyo Oyuncuları’nda sahneleniyor. Aynı mekanda Şahika Tekand’ın yazıp yönettiği ‘Karanlık Korkusu’ da sürüyor. Bu oyunu geçen yıl izlemiş, övgülerimi bu sayfada paylaşmıştım. (www.studiooyunculari.com)
Özen Yula, bizim kuşağın en büyük oyun yazarlarından. ‘Bakarsın Bulutlar Gider’ adlı oyunu yeni başladı. Çok merak ediyorum. Özen, toplumsal dönüşümleri, sosyolojik kavşakları sezer, bilir ve yorumlar. Hem bilgin hem şairdir. Bu kez muhafazakar orta sınıfı ve değişen değerleri ele almış. Herkes bu oyundan bahsediyor. Bo Sahne’de. (www.bosahne.com)
Sevim Burak’ın öyküsünden yola çıkıp, tiyatro ve performans sanatını birleştiren ‘Afrika Dansı’ projesi Salt Galeri’de başlıyor. Ayla Algan’ın başını çektiği Tiyatro Araştırmaları Laboratuarı (TAL), disiplinlerarası bir iş yapmış. Belli ki çok ilginç bir şey. Erol Babaoğlu’nun oyunculuğu bana hep keyif ve ilham vermiştir. O da bu projede. (www.saltonline.org)
Yiğit Sertdemir’in O.B.E.B adlı oyununu 8-10 yıl önce izlemiştim. Yine oynuyorlar. Yiğit yazarlıkta çok büyük mesafe kaydetti. Eski oyun biraz nostaljik, biraz da dağınık. Tabii, ustalık içeren ve gırgır tarafları çok ama genel bir şakulsüzlük hakim, biraz da uzun. Yine de güldük, eğlendik, düşündük. Yiğit yetenekli adam. (www.altidansonra.com)

Yazının devamı...

Şapkalı O... Çocuğu

23 Mart 2014

Orta sınıf çökünce Amerikan rüyası mı kalır... Kalmadı. Dünyaya ayar veren Amerika, ayarsız ve mutsuz bir yer olmayı becerdi. İstanbul’un en çalışkan tiyatro topluluklarının başında İkinciKat geliyor. ‘Şapkasız O... Çocuğu’nu tiyatronun Karaköy Perşembe
Pazarı’ndaki yeni mekânında izledim. Aşkta, işte, hayatta dikiş tuturamamış sıradan Amerikalıların hayatından bir kesit. Pürüzlü bir aşk hikâyesi. İlginç bir oyun. Kahramanlarımız sistemin dışında değil ama yoksulluğun sınırında insanlar. Kız kuaförde çalışıyor. Oğlan ne iş olsa yapıyor. Ta çocukluktan beri âşıklar ama ilişkileri pek sorunlu. Oğlan hapse de girmiş çıkmış. Alkolikmiş, bırakmış. Anonim Alkolikler sayesinde içmiyor bir zamandır. Bir de danışman bi vermişler. Kız, iyice uyuşturucu müptelası olmuş. Boş vermiş gidiyor.
Araya bir de kıskançlık giriyor.
Kız galiba oğlanı aldatmış. Oyun beş kişinin etrafında şekilleniyor. Kıskançlıktan doğan küçük çaplı bir suç hikâyesi, pamuk ipliğiyle duran hayatları teğel yerlerinden söküveriyor. Seyirciler oyunu beğendi. Sezonun en popüler işlerinden biri olma yolunda ilerliyor. Oyuncular çok iyi. Sahne küçük, tam alternatif bir mekân. Seyirciyle iç içe. Hikâyeleri aynı mekânda iç içe sergiliyorlar. Bu da zevkli bir dinamizm getiriyor. Oyun Broadway’de çok tutulmuş. Metin iyi bir metin. Güncel bir Tenesse Willams eseri gibi. Kızla oğlanın aşkı dışarıdan bakınca kaba saba, incelikten yoksun ve arızalıdır. Bu da aşkın büyüklüğünü, sahiciliğini anlamamız için iyi bir fırsat. Çöpte üreyen bakteriler, mikroskopta büyüleyici fotoğraflara dönüşebilir. Bu da öyle. Oyun, kesinlikle +18. Cinsellik, şiddet, küfür
ne ararsan var. Çeviriyi beğenmedim ve doğru bulmadım. Ağıza alınmayacak küfürleri dinlemek beni bile rahatsız etti. Amerikan argosu bire bir tercüme edilemez. Argo ve küfürlü konuşmaların sosyolojik karşılıkları olmalıdır. Türkçede o lafları dinleyince karakterlerin deli veya müptezel olduğunu düşünürüz. Değiller ama. Çok bağırıyorlar ve gerçek hayatı aktarmak adına Türkçede olmayan “Hey, bilmem neyini yaladığımın adamı” gibi eğreti laflar söylüyorlar. Bu bana komik ve sıkıcı geldi. Yine de gayet iyi bir oyun.
(www.ikincikat.org)

Yazının devamı...

Kaplumbağalar ve kuğular

9 Mart 2014

Hazırlanan yasa tasarısıyla ne yapılmak isteniyor? Neden böyle bir şey yapmak isterler, anlayamıyorum.
Özetle durum şu: Ödenekli sanat kurumları kaldırılacak, devlet memuru statüsündeki sanatçılar emekliliğe teşvik edilecek. Hükümetin atadığı 11 kişilik bir komisyon kurulacak. Prodüksiyon yapmak isteyenler bu komisyona başvurup maddi yardım talep edecek. Kendilerini ve projelerini beğendirebilirlerse bir miktar para alacaklar. İşin Türkçesi, ülkemizde opera, bale, senfoni, koro fiilen bitecek. Yardım alıp, bilet satıp Kuğu Gölü yapmaya kalkın bakalım. Işığı, dekoru, kostümü, prova giderleri, telifler, sanatçı ücretleri... say sayabildiğin kadar. Devlet veya belediyelerin çatısından çıkan bu tür kurumlar yaşayamaz. Ne bizde, ne başka bir ülkede. Bu iş biter. Devletin sanat kurumları tabii ki olmalıdır. Ne var ki bunda! Daha iyi yönetilir, daha verimli çalıştırılır, o başka. Ama para kaybediliyor diye devletin kurumları kapatılır mı?
Mesele erken Cumhuriyetse demiryolları da kaldırılsın. Okullar da kapatılsın, adliyeler, hastaneler, bakanlıklar da kapatılsın, memurları emekli edilsin. Sonra bu hizmetleri bağımsız olarak vermek isteyen insanlar bir kurula başvurup maddi yardım alarak işlerini sürdürsünler. Akıl kabul eder mi böyle bir şeyi.
Sanat kurumlarımız toplum hizmeti veren, vergilerle finanse edilen köklü oluşumlardır. Bütün toplumu kucaklayan, milyonlara sanat götüren, kendi yazarını, bestecisini, sanatçısını üreten, muazzam bir geleneğe yazık ediliyor. Kimseye faydası yok bu işin. Üstelik en büyük ceza Anadolu’ya kesiliyor. İstanbul bir şekilde sanatsız kalmaz zira yüzlerce yıllık bir kültür endüstrisi şu veya bu şekilde mevcut. Ama Anadolu’da sanat biter. Dünyayla yarışan gençler yetiştirme hayalini unutun. Bale görmemiş, doğru dürüst konser dinlememiş, tiyatrodan habersiz insanlarla mı kuracağız geleceğimizi. Bu, bir orman yangınıdır.
Ali Poyrazoğlu’nun ‘Kaplumbağa’ oyunu ikinci sezonunda. İspanya’nın büyük yazarlarından Juan Mayorga’nın eserini Ali biraz değiştirdi. Fantastik
bir evrim geçiren ilginç bir kaplumbağanın öyküsü.
Yaşlandıkça insanlaşan

Yazının devamı...

Yurduma alçakları uğratma sakın

2 Mart 2014

Bu sene Talimhane Tiyatrosu yaptı. Mehmet Ergen yönetiyor. Başrolde Serhat Tutumluer var. Çok başarılılar.
İbsen, 130 küsur yıldır güncelliğini yitirmemiş, değerine değer katmış bir yazar. Eleştirel Gerçekçilik akımının, hatta modern dramanın öncüsü olarak bilinir, Norveç edebiyatının hakiki yıldızıdır. Ancak yaşamı boyunca zaman zaman dışlanmış, hor görülmüştür.
‘Bir Halk Düşmanı’ndan bir yıl önce, 1881’de ‘Hortlaklar’ adlı oyununda toplumun ahlak değerlerine ince bir eleştiri getirmiş, sonuçta neredeyse halk düşmanı ilan edilmişti. Belki bu oyunda bunun izleri de vardır.
Küçük bir kaplıca kasabası düşünün. Kasabanın tek geçim kaynağı bu şifalı sular. Bir de doktorumuz var. Doktor herkesin sevdiği bir adam, tipik bir taşra aydını. Kaplıca doktorluğuna da belediye başkanı abisi sayesinde gelmiş. Üzerine hiç vazife olmayan bir şey yapar, şifalı suların sağlıklı olup olmadığını kontrol eder. Laboratuvar sonuçları vahimdir. Sular tabakhane atıklarıyla mikrop yuvası olmuştur. Doktor, başta basın olmak üzere kaplıcayı değil, gerçeğin üstünü kapatmayı seçen güçler karşısında tek başına bir mücadele verecek, idealizminin cezasını dışlanarak ve taşlanarak ödeyecektir.
Oyun, çok ince bir toplum eleştirisi. Paracıklar söz konusu olunca pislik içinde yüzmeyi meşru gören, çocuğun inanmayacağı yalanlarla kendilerini kandıran insanların pek çarpıcı ve gerçekçi hikâyesi. En güçlü tarafı, idealist kahramanın kişisel zayıflıklarını da bencil yönünü de göstermesi. Ahalinin de yalancılığı fena ama ekmeklerinden olmak istemiyorlar. İyi de ortalığı dışkı götürüyor. Birini hain ilan edince bu gerçek değişecek mi?
Biz de pek meraklıyız insanları yerli yersiz, haklı haksız hain diye tanımlamaya. Bu aralar, ciddi bir ahlak tartışmasına fazlasıyla gereksinim duyuyoruz. Oyun bunu sağlıyor. İbsen, Kant’ın evrensel ahlak felsefesini drama yoluyla tartışmaya açmıştır. Tabii, rant gelince Kant gidiyor, rögar kapağı taşıveriyor.
Oyunda dekoru beğenmedim. İlla dönemi yansıtacak diye bir kural yok ama özellikle ilk sahnelerde kafamızı karıştırdı. Neredeyiz, kimin evindeyiz bilemedik. Kostümler özensiz değil ama bu kadar iyi bir reji, 10 numara bir görsel tasarımı hak ediyor. Oyunculuklar süper. Serhat, karikatür de olabilirdi. Rol müsait. Tam bir tiyatro kahramanı olmayı becerdi. O felaket afişe aldanmayın. Müthiş dinamik, soluk soluğa, çok güncel ve çok güzel bir iş. Yurduma alçaklar uğramasın, bu oyunu izlemeyen kalmasın.

Yazının devamı...

Hem iz hem kerteriz

23 Şubat 2014

İz’i yeni kuşak yazarlardan Ahmet Sami Özbudak kaleme almış. Yeşim Özsoy Gülan yönetiyor. Kalabalık bir kadro. Gayet başarılı performanslar.
Galata’da eski bir apartman dairesindeyiz. Bu dairede geçen 50 sene içinde yaşamış insanların hikâyesi bu. Oyunun ilginç tarafı, bu insanları içiçe görmemiz. Tabii onlar birbirlerini görmezler ama biz 50 senelik olayları bir arada izleriz. 6-7 Eylül yağmalarını yaşayan gayrımüslim kız kardeşlerin kaderi, 1980’in anarşik atmosferinde kimliğini gizlemeye çalışan bir devrimcinin macerasıyla paralellikler taşır. 2000’li yıllardaysa ev bir travesti ve onun bıçkın sevgilisine kalmıştır. Anlatılan şeyler laylaylom masallar değil. Gayet çetin, keskin hayatlar bunlar. Oyun kelimenin tam anlamıya +18’lik zaten. Şiddet de var, seks de... Alışık olmayanlar yadırgayabilir. Fazlasıyla gerçek bir atmosferdeyiz. Tiyatroyu unutun, oyunu izlediğimiz daire pekala bir müze olurmuş. Masumiyet değil, kabahat müzesi. Son 50 senedir ne kadar haksızlıklar yapıldı, ne kadar kan ve göz yaşı döküldü, tokat gibi çarpıyor yüzümüze.
Oyun iyi de, biraz dağınık yazılmış. İlginç bir fikir ama kopuk ve anlamsız tarafları da var. 80 dakikaya bu kadar hayat sığar mı zaten? Fragman fragman ilginç, o fragmanların aynı mekanda içiçe geçmesi de hoş ama dramadan çok belgesel gibi. Karakterleri derinleştirme imkanı varken kullanılmamış, biraz Mahzun Kırmızıgül filmlerindeki gibi ‘o da olsun, bu da olsun, aman Kürt de olsun, eşcinsel de olsun’ koşuşturmasına teslim olunmuş havası var. Ama beğenenler beğeniyor. Sonuçta zevk meselesi. Ben de beğendim ama çok etkilenmedim.
Yeşim Özsoy Gülan, çağdaş tiyatromuzun en değerli isimlerinden. Çok iyi bir yazar, çok iyi bir yönetmen. Zaten bu oyunda o görsel bütünlüğü kurmak, aynı anda cereyan eden aksiyonları zaman zaman canlı kamera görüntülerine başvurarak anlatmak filan kolay işler değil. Ultra-gerçekçi bir atmosfer kurmuş. Taner Ceylan tabloları gibi, o ultra gerçeklik bambaşka bir performans algısı yaratmış. Çok ince bir iş olmuş. Ancak kurgu bu denli gerçek olabilir çünkü. Yeşim’in önderliğinde yeni yazarlar kazanıyoruz. Galata, sayesinde bir sanat semti oluyor. İz’leyelim.
www.galataperform.com

Yazının devamı...