Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Yeni bir yol yeni bir dünya

Alışkanlıklarımız birçok şeyin üzerini örtüyor.

Aynı yollardan gelir gider, aynı müzikleri dinler, aynı görüşleri tekrarlar, aynı hayatı yaşarız.
Dünümüzle bugünümüzün pek farkı yoktur.

*

Semiray’la Ankara’dan Sakarya’ya gidip gelmemiz gerekiyordu.
Günübirlik.
Uzun ve yorucu sayılabilecek bu yolculuğu, bir dostumun da önerisiyle anlamlı, öğretici ve merak duygusuyla buluşturucu bir boyuta taşımak istedik.
Alışılmış Ankara-İstanbul yolundan değil de en eski yoldan gidelim dedik.
Bizim bildiğimiz en eski yol.
Belki daha eskisi de var.
Bu yolu son yirmi yıldır çok az kişi kullanmıştır herhalde.
Biz de ilk kez deniyoruz.
Yeni bir yol, yeni bir dünya, yeni bir keşif, yeni bir heyecandır.

*

AYAŞ
Önce Ayaş karşılar sizi.
Tarih öncesinden beri insanların yaşadığı şirin ilçemiz Ayaş.
Kiraz ve dut mevsimi gerilerde kaldı.
Yol kenarındaki tarlalarda domates, salatalık, fasulye, biber gibi mevsimine göre sebzeler yetiştirilmektedir.
İsterseniz girer, kendi tarlanızdan topluyor gibi seçerek, dalından koparırsınız sebzeleri, elinize tutuşturulan poşetlere doldurursunuz.
Hatta bahçe sahipleri de size yardımcı olurlar; “Şuralarda daha iyileri var, buralara da bakmanızda fayda var” gibi önerilerle desteklenirsiniz.
Oldukça ucuz bir fiyata, dalından sebzeler alırsınız.
Anadolu insanının cömertliği ile karşılaşırsınız; kilonun, gramın anlamının olmadığını görürsünüz.
Toprağa dokunur, hayatla buluşursunuz.
Güneş, toprak ve insan birlikte doğayı oluşturur.
Burcu burcu kokar hayat.

*

BEYPAZARI
Son yıllarda yenilenmiş geleneksel evleri, sayısız tarihî mekânları ve modern yerleşim alanları ile karşılar sizi Beypazarı.
Gezilecek, görülecek yerler için ayrı, “müstakil” bir gezi planlamak gerektiğini fark edersiniz. Belki de birkaç gün ayırarak.
Ama erkenden yola çıkmış bir yolcu için İnözü Vadisi’ndeki kahvaltı, bu seyahati zenginleştirebilir.

*

NALLIHAN
Nereden geldik, nereye gidiyoruz sorusunu sorarsınız artık.
Evliya Çelebi’den artan bir hayatın peşindesinizdir.
Evliya Çelebi kadar sabırlı değiliz ve onun kadar dikkatimizi çekmez ayrıntılar.
Bir zamanlar kalabalıktan, insanların Nallıhan’ın çarşısında rahatça yürüyemediğini Seyahatname’den öğrenebilir, şaşırırsınız.
Her yerde bu hareketliliğin izleri ve her yerde şaşılacak bir durumla karşılaşırsınız.
Hayal gücünüz, eski günleri anlamanın bir yöntemi olabilir.
Giderken dikkatimizi çeken bir yerleşim yerinin adı Ulu Han.
Belli ki burada büyük bir han, gelen geçen yorgun yolculara ev sahipliği yapmış.
Ormanlar, bahçeler, yeşillikler arasında ilerlersiniz ve geçtiğiniz her yerleşim yeri için “tam yaşanacak yer” dersiniz.

*

GÖYNÜK
Yollar sizi geleceğe taşır.
Ve yollar geçmişle de buluşturur insanı.
Göynük’te Akşemsettin Hazretleri karşılar, konuk eder, belki bağrına basar gelenleri.
Fatih Sultan Mehmet Han tarafından yaptırılan Akşemsettin Türbesi ve yanındaki tarihî caminin çevresinde sürekli bir insan seli akmaktadır.
Manevi bir iklimin içine düşersiniz.
Derya denizin ortasında, sakin bir iklimin merhametiyle buluşursunuz.
Osmanlı Sofrası’nda Göynük güveci yiyebilir, çevredeki çay bahçelerinde ruhunuzu dinlendiren çaydan yudumlayabilirsiniz.

*

GEYVE
Geyve’ye tepeden inilir, kıvrılarak.
Karşılarda dağlar, ormanlar; aşağılarda, ova üzerinde kurulu ilçeye yaklaştığınızda meyve bahçeleri arasından geçersiniz.
“Burası yaşanacak yer” düşüncesi tekrar yoklar sizi.
Kimbilir hangi yüksek, yoğun duygu ikliminin sonucu ortaya çıkan bir mısra yüzünden Sezai Karakoç’un Mona Rosa şiirini hatırlarsınız.
“Sezai ağabeyin Mona Rosa’sındaki Geyve” dedi Semiray.
Gerçi bazı metinlerde “Gülce” olarak yazılsa da, biz gençliğimizde “Geyve” olarak ezberledik bu şiiri ve Geyve’yi bağrımıza bastık göremesek de.
Belki de ömründe hiç yüz yüze karşılaşmadığı büyük bir şairden “Sezai abi” diye söz ediyordu Semiray.
O kadar benimsemiş, o kadar içerden, o kadar “bizden” biri; o kadar aileden, o kadar yakın.
“Bizim dünyamızın” böyle bir özelliği de var işte.
Duygu ve düşünce dünyamızın sözcüsü olarak gördüklerimize karşı “mesafe” koymayız.
Tanışmamız, görüşmemiz önemli değildir.
İçimizde kaynayan, fokurdayan ne varsa işte onların dışarıya çıkmasıdır önemli olan.
Bir şairin bu kadar benimsenmesi, bütün şiirleri içinde bir defa geçen bir sözcüğün o kente derin bir anlam katması nasıl izah edilebilir?
Geyve deyince Sezai Karakoç geliyor aklımıza; Mona Rosa şiiri geliyor.
Geyve’yi ilk kez görüyoruz.
Görmeyenlerin zihninde de bir Geyve imajı var, Mona Rosa’yı biliyorsa şayet.
Bir şiirin bir mısrasındaki tek sözcük işte böyle unutulmaz bir anlam yüklüyor bir şehre.
“Mona Rosa siyah güller, ak güller
Geyve’nin gülleri ve beyaz yatak
Kanadı kırık kuş merhamet ister
Ah, senin yüzünden kana batacak
Mona Rosa, siyah güller, ak güller”

*

Sonrası Sakarya ve otobandan Ankara’ya dönüş.
Küçük bir farklılık, çıkılan yeni bir yol; hem duygularımızı, hem de düşünce dünyamızı onardı.

X

YAZARIN DİĞER YAZILARI