Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Yaşar Kemal’i gülerken çekmeyi kafama takmıştım

Bir asırdır fotoğrafçılıkla uğraşan bir aileden geliyor. “Öylesine bağlıyız ki bu mesleğe, fotoğrafçı olmazsan aforoz edilirsin” diyecek kadar gönül vermiş bütün Turgut’lar bu işe. Antep’te erkeklerin fotoğraflarını dedesi, kadınlarınkini babaannesi çekermiş. Çocukluğu babasının stüdyosunda geçmiş. “Sanırım hâlâ evimde değil de stüdyoda yaşamam o günlerden kalma bir alışkanlık” diyor.

Şimdilerde yepyeni bir heyecanı var; CNN Türk ekranlarında yeni başlayan “Falan Filan” adlı programı... Ben de bu hafta herkesin fotoğrafını çeken adam Mehmet Turgut’u objektifimin karşısına aldım. Hişşşt, kıpırdama çekiyorum...

Aslında seninle röportaj değil, fotoroman yapmak lazım...
- (Gülüyor) Ne fotoromanı abi ya?

Çocukluktan günümüze hayatının fotoromanı...

- Biz eski usul devam etsek... Sen sorsan ben anlatsam...

Yarın öbür gün başkasıyla fotoroman yaparsan kapına dayanırım ama!
- (Gülüyor) Tamam tamam söz, senden başkasıyla yapmam.

O zaman anlat bakalım, nereden geldin, bu işlere nasıl girdin?

- Soruya bak! Duyan da yasa dışı işler yapıyorum sanacak!

Sana da yaranılmıyor ama, sor dedin soruyoruz işte!

- Peki sakin ol anlatıyorum. 100 yılı aşkın zamandır fotoğrafçılıkla uğraşan bir aileden geliyorum. Öylesine bağlıyız ki bu mesleğe, fotoğrafçı olmazsan aforoz edilirsin. Bu böyle gelmiş, böyle gidiyor, bir nevi fotoğrafçılık nepotizmi.

Doktor olmak isteseydin “Hayır” mı diyeceklerdi yani?

- Yok canım o kadar da değil. İstediğin mesleği seçebilirsin ama ne iş yaparsan yap, fotoğraf çekmeyi çok iyi bileceksin.

46 DERGİSİ İÇİN BİR YAT PARASI BATIRMIŞIMDIR

Dergin 46’nın tahmini zararı ne kadardır bu arada?
- Bak bu çok sert oldu.

Yahu dergin kötü diye demedim ama para da basmıyorsun herhalde. Dergicilik masraflı iş...

- Bugüne kadar bir yat parası batırmışımdır. Zarar etmeye de hâlâ devam ediyorum. Çünkü bütün prodüksiyon masraflarını kendi cebimden karşılıyorum. Dairem, arabam, yatım, katım yok ama çok şükür bir dergim var.

Gelecekten korkun da mı yok? Biraz yatırım yapsana oğlum!

- Ben ölümsüz olmadığını bilenlerdenim. Nasıl olsa buradan gideceğim, bari vaktimi iyi değerlendireyim diye düşünüyorum. Yarından falan da korkmuyorum.

Tam bir rocker felsefesi..
- Kesinlikle... Bahsettiğin o kanlı fotoğrafları çektiğimde, üstüne bir de 46 diye dergi çıkardığım zaman içimdeki öfkeyi, çığlığı, isyanı bitirmiş oluyorum. Özel hayatımda gayet naif bir insanım ama beni bir rock konserinde görürsen asla naif bir herif demezsin (gülüyor).

HER ŞEY DEDEME ERMENİ BİR ARKADAŞININ BORCA KARŞILIK VERDİĞİ MAKİNE İLE BAŞLAMIŞ

Yaşar Kemal’i gülerken çekmeyi kafama takmıştım

Nasıl başlamış Turgut Ailesi’nin nesilden nesle devam eden bu “geleneği”?
- Artık gelenek mi, lütuf mu, lanet mi bilemiyorum ama bu döngü dedem Mehmet Turgut’la başlamış. Ermeni bir arkadaşı borcuna karşılık ona bir fotoğraf makinesi veriyor. Dedem de deklanşöre bir basıyor...

Ve böylece Turgut Ailesi’nin hikayesi başlıyor...

- Aynen öyle! Dedeme özenip babaannem de aynı dertten muzdarip olunca işler iyice büyüyor. Erkeklerin fotoğraflarını dedem, kadınlarınkini de babaannem çekermiş. Amcam ve babam da konuya dahil olunca aile mesleğimiz ortaya çıkıvermiş işte.

Sen ne zaman devraldın bu “genetik mirası”?

- (Gülüyor) Adı üstünde genetik. Kendimi bildim bileli babamın stüdyosundaydım. Okuldan sonra oraya gider, ödevlerimi yapar, sonra uyuyana kadar film makaralarıyla oynayıp etrafta olanı biteni seyrederdim. Hâlâ evde değil de stüdyoda yaşamam o günlerden kalma bir alışkanlık.

En azından okulu ihmal etmiyormuşsun...
- Dikkat edersen sadece “okula gidiyordum” dedim, ihmal edip etmediğimi kim söyledi ki? Sürekli sınıfta kalan, tam bir serseriydim. Şimdikinden bile daha hiperaktiftim.

Üniversitede rahat etmişsindir.

- Ne üniversitesi?

Gitmedin mi üniversiteye?

- Yok yaa onun yerine 19 ay askere gittim. Orası yetti bana!

19 ay mı? Seni çok sevip bırakmak istemediler mi?

- Bir çavuşu yumrukladığım için bir ay hapis yattım da ondan.

Asıl dayaklık senmişsin aslında.

- Sorma üstelik abim inşaat mühendisi, ablam da memur olunca, bizimkiler benim için “Bu ne yapacak?” diye kara kara düşünmeye başladı.

Hakikaten ne yapacaksın? Cevabını iyi düşün, çünkü fotoromanımızın dönüm noktası olabilir.
- (Gülüyor) Askerden sonra, babamın stüdyosunda işe başladım. Baktılar bir baltaya sap olmayacağım, bari onlara yardım edeyim diye düşündüler. O günlerde aşık oldum.

İlk aşk mı?

- Evet abi, ilk büyük aşkım.

Kim?

- Bir opera sanatçısı. Evlilik dahil toplam 11 sene beraberdik.

Yahu etin ne, budun ne? Ne halt etmeye o yaşta evlendin?

- Büyük aşktı dedim ya sana! “Madem bu kadar seviyorum, evlenmem gerek” diye düşündüm.

Her büyük aşk gibi bitti ama...

- Eh ne yapalım öyle oldu. Boşandıktan sonra bir daha ne görüştük, ne konuştuk. Ben de ayrılır ayrılmaz İstanbul’a taşındım zaten.

FOTOĞRAF DERSİ ALMAYA GİTTİM, HOCA “BİR RAKI KOY DA GEL” DEDİ

Yaşar Kemal’i gülerken çekmeyi kafama takmıştım

Hop yavaş daha İstanbul’a gelme! Aşk, meşk, evlilik dışında neler yapıyordun?
- Resim yapıyordum ama çok beceriksizdim. Bir gün içimden bir ses, “Neden fotoğraf çekmiyorsun?” dedi. “Ulan bu ses de nereden geliyor?” diye düşündüm.

Tedavisi var bu durumun biliyorsun...

- Geç dalganı sen! “Yeteneksiz ressamlar, fotoğraf sanatı diye bir şey icat etmiş. Sen de yeteneksiz bir ressamsın, çeksene bir şeyler!” dedim kendi kendime.

Asıl o “sesi” çekseydin de biz de kendisiyle tanışsaydık!

- (Gülüyor) Zaten sesi duyduğum gece sabaha kadar kendi fotoğraflarımı çektim. Bu böyle günlerce devam etti ama sonra “modelimden” sıkıldım ve kendimi sokaklara atıp; kör, topal, yaşlı, çoluk çocuk kimi, neyi gördüysem babamın stüdyosuna getirdim, karşılarına geçip bastım deklanşöre.

Anladım kendi kendini tatmin ediyorsun da, kim görüyordu o çektiklerini?

- Bir sürü fotoğraf sitesine üye olup fotoğraflarımı göndermeye başladım. Görenler ya bayılıyorlardı ya da nefret ediyorlardı. Etrafımdakiler, Ara Güler ekolünden fotoğraf hocası İbrahim Demirel’e gitmemi söyledi. Aldım fotoğraflarımı, çaldım İbrahim Hoca’nın kapısını... İlk lafı “Mutfaktan kendine ve bana bir rakı koy da öyle gel” oldu.

Senin de en sevmediğin şey...
- (Gülüyor) Sorma! Fotoğraflara baktı, “Bunlar maskeler. Çok etkileyici bir seri çekmişsin” diyordu ki fotoğrafların üzerine rakı bardağı devrildi.

Eyvah!

- İbrahim Hoca da “eyvah” dedi. Ben de panik olmamasını, renklerin daha iyi yerine oturduğunu söyledim. O günden sonra sıkı dost olduk. Aylar boyunca oturup rakı içtik. Onunla ve arkadaşlarıyla fotoğraftan bahsettik ve böylece ben
ilk akademik eğitimimi rakı masasında almış oldum.

Anladık alem yapıyorsun da hâlâ “keşfedilmedin”...

- Yahu ben artist miyim? Ne keşfedilmesi?

Artistlik yapmayı bırak da mesleğindeki dönüm noktalarını anlat!

- Ne asabi adamsın yahu! Röportaj mı yapıyorum, sorguya mı çekiliyorum belli değil!

Ee n’aparsın, bizde böyle... Sonuçta ben de kariyerden değil bariyerden gazeteciyim...

- (Gülüyor) Bir gün Osman Ürer, İstanbul’daki Fotoğraf Evi’nde sergi yapacaklarını söyleyip benim de katılmamı istedi. Bastım fotoğrafları gönderdim. Sergi bir açıldı, pir açıldı. Akabinde bir sürü dergi ve gazete peşime düştü. Art
arda ödüller de gelince, Ankara’dan İstanbul’a göç ettim.

Fotoğrafların neden bu kadar ilgi çekti dersin?

- Ne bileyim... Gözü bağlı kadınlara, makyajlı erkeklere, karanlık konseptlere pek alışık değildi bizim millet herhalde ondan.

OLAYA CAHİL CESARETİYLE ATLIYOR VE İÇGÜDÜSEL İŞLER ÇIKARIYORUM

Yaşar Kemal’i gülerken çekmeyi kafama takmıştım

Hep bir karanlık ve sertlik var senin fotoğraflarında...
- Bir eğitimim yok, yontulmamışım, olaya cahil cesaretiyle atlıyorum ve tamamen içgüdüsel işler çıkarıyorum. Haliyle ezberler bozuluyor tabii. Aslında çektiğim fotoğrafların tam tersine sakin, kedi sever bir adamım.

“Perdelerimi kaldırdığımda kedi gibi bir insanım” diyorsun ama aynı zamanda da medya patronusun!

- 46’dan bahsediyorsan kimseye bağlı olmadan kendi içimdekileri sunmak için çıkarıyorum dergiyi.

Niye çıktığı belli de, adı niye 46?

- Eskiden akıl hastalarının cezai ehliyetlerinin olmadığının belirtildiği kanun maddesinin numarası 46’ymış.

Sende hematofili olabilir mi?

- O ne abi ya?

Kan sevgisiymiş. Çekim yaparken bayılıyorsun kana, organlara.
- (Gülüyor) O dediğinden bende var mı bilmiyorum ama kan olmadan yaşayabilir misin İzzet? Yaşayamıyorsak neden sevmeyeyim kanı? Bir de fotoğraflarımda sık sık kalp kullanmayı seviyorum. Sağ olsun bizim bir kasap var, çekim
günleri elinde hangi hayvanın kalbi varsa gönderiyor.

CNN Türk’te yeni başlayan programında da olacak mı kan, kalp falan?

- (Gülüyor) Benim sağım solum belli olmaz. RTÜK kapamazsa “Falan Filan”ın bir-iki bölümüne koyacağım.

Yıllar sonra neden kameranın önüne geçme kararı aldın?

- Şimdi abi insanlar haliyle soruyor, “Mehmet Turgut zaten fotoğraflar, videolar, reklam filmleri çekiyor. Hayatı, dergisi gayet iyi gidiyor. Niye televizyon programı yapıyor?” diye...

KİMSE BANA “NİYE PROGRAM YAPIYORSUN?” DİYE SORAMAZ

Yaşar Kemal’i gülerken çekmeyi kafama takmıştım

Ben de onu soruyorum, niye?
- Tüm bu saydığım işleri artık çok kolay yaptığım için ders çalışmamaya başladım.

Sıradan bir iş halini mi aldı?

- Asla sıradan değil ama artık benim için araba kullanmak gibi oldu. Hani ilk başlarda araba kullanırken vitesi, aynayı şunu bunu kontrol edersin ama aradan zaman geçince hareketlerini otomatiğe bağlarsın ya aynen öyle.

Heyecanını kaybediyor olabilir misin?

- Fotoğraf konusundaki heyecanımı hiçbir zaman kaybetmem. Çünkü kafamdaki o fotoğraf hikayesi her geçen gün daha iyi bir hâl almaya başlıyor. Fotoğraf makinesi artık bir uzvum gibi oldu, vücudumla fotoğraf çekiyorum.

Televizyon programı senin için yeni bir uğraş ve heyecan yani...

- Aynen öyle. Bir konuk alıp, o haftaki konu üzerine çalışacağım. Ama öyle kadın, kadın bacağı, kadın ruhundan falan konuşmayacağız, daha derinlere ineceğiz. Klasik konularla işim olmaz.

Okan televizyoncuydu fotoğrafçı oldu sen fotoğrafçısın, televizyonculuğa soyunuyorsun...

- Hepimiz özgürüz ve içimizden ne geliyorsa yapabiliriz. Mesela ben kimseye fotoğraf çekiyor diye “Bu niye fotoğrafçılık yapıyor?” demiyorum. Kimse de bana “Niye televizyon programı yapıyorsun?” diye soramaz.

Aslında Okan’la giyim tarzınız bile hemen hemen aynı...

- Abi ben deri montu, siyah kotu kendimi bildim bileli giyiyorum. Çünkü ben Ankara’da yaşayan bitli bir rock’çıydım. Bayağı bir underground kültüründen geliyorum.

Mehmet Turgut’u sevgilisiyle göremiyoruz hiç. Bir de Ankaralılar aşk adamıdır derler...

- Benim aşık olduğumu göremezsiniz, olup olmadığımı da bilemezsiniz. O benim yatak odam. Ben o yatak odasına girip röportaj verenlerden değilim. Ayşe (Arman) isterse o ayrı!

Eski karın seni şimdi gördüğünde ne diyordur acaba?

- O kadar özel bir kadınla evlendim ki, boşandıktan sonra beni bir kez aramadı, mesajlarıma bile geri dönmedi.

Düşün, o kadar bıkmış senden...

- Hangi kadın olursa olsun bir şekilde mesajla ya telefonla bağlantıya geçerdi. Ama o yapmadı. Zaten ben 20 kez boşanmaya karar verip yapamamıştım, o bir kez karar verdi ve beni boşadı. Unutma evlenmeye de, boşanmaya da
karar veren kadındır.

DEĞİŞMEDİM, ŞEFFAF BİR HERİFİM

Yaşar Kemal’i gülerken çekmeyi kafama takmıştım

Ben şu çektiğin kanlı fotoğraflarda takılı kaldım. Birinin eline kalp vermek biraz sapıkça değil mi Allah aşkına?
- Gerçek hayatta da kalbimizi başka insanlara vermiyor muyuz? O zaman aşık olmak da sapıkça... Bunu fotoğrafta yapınca niye sapıkça oluyor anlamıyorum ki?

Peki sen nelerden besleniyorsun?

- Ah bir de bu “beslenme” meselesi var, gıcık oluyorum. Yaratıcılık Amerikalılar’ın dediği gibi “God’s Gift”tir, yani Allah vergisidir. Operayla, baleyle, yok plastik sanatlarla beslenmek falan büyük yalandır. Ayrıca bana göre keyif verici maddelerle yaratıcılık artırmak denilen şey de dünyanın en saçma tezidir.

Sence Mehmet Turgut sıradan biri mi yoksa marjinal mi?

- Ne sıradan biri kendine sıradanım der, ne de marjinal biri marjinalim... Ben marjinalim dersem anla ki kesinlikle marjinal değilimdir.

Harika bir tekerleme oldu. Mutsuz olduğun için mi çekiyorsun bu fotoğrafları yoksa insanlarla dalga geçiyor olabilir misin?
- Kimseyle dalga geçtiğim yok, aksine kafaları açtığımı düşünüyorum.

Ya bir gün başarısız olursam fikri seni ürkütmüyor mu?
- Benim öyle bir korkum yok ama şartlar öyle “emrederse” sıfır noktasına geri de dönebilirim. Bir sahil kasabasına giderim veya Cihangir’de ufak bir dükkan açarım. Her gün birkaç tane portre çeker, ömrümün geri kalanını akşam meyhanede arkadaşlarımla sohbet ederek geçirebilirim.

Yapma Mehmet, kesin egon şişmiştir bunca başarıdan sonra...

- Seninle en son ne zaman röportaj yapmıştık?

İki sene önce...

- İki sene önce şu an olduğumdan daha az popülerdim. Daha az takipçim vardı. Daha az insan beni tanıyordu.

Daha az insan da senden nefret ediyordu...

- (Gülüyor) Sağol. Peki iki sene önce röportaj yaptığın adamla şu anki adamın tavrı ve bakışları arasında bir fark var mı?

Nereden bileyim, belki rol yapıyorsun...

- Git abi ya aynı adamım ben. Bir Kebapçı Adnan Abimiz vardır. “Bu çocuğu çok seviyorum, cam gibi adamdır, baktın mı arkası görünür” der hep benim için. Gerçekten de şeffaf bir herifim ben.

Hâlâ çocukluğundaki gibi “sınırlandırılma” fobin var mı?
- Kendimi bildim bileli kafamın dikine gitmişimdir. Yeri geldi saçımı sarıya boyattım, yeri geldi kulağımı deldirdim, Ankara’da ilk dövme yaptıran adamlardan biriyim. Üstelik tüm bu dediklerim de 18’imden önce oldu.

KEREMCEM’İ BİRAZ KİRLETMEM GEREKİYORDU AMA GİDİP EVLENDİ

Yaşar Kemal’i gülerken çekmeyi kafama takmıştım

Niye akranlarınla arkadaşlık etmiyorsun? Ya Aydın Boysan’lasın ya Mustafa Alabora’yla...
- (Gülüyor) Abi kendi yaşıtım arkadaşım olmaz olur mu? Keremcem var, Redd’in solisti Doğan var, Şafak Ongan var...

Keremcem gibi temiz yüzlü çocuğun seninle ne işi olur?

- Keremcem’le hikayemiz çok ilginç. Ekibi albüm kapağı çekmemiz için üç kere benimle toplantıya geldi. Takım elbise, jöleli saçlar falan var hayallerinde. Ben de “Yok abi, saçlar üç numara olacak, sakal bırakacak, biraz üstü başı da kirlenecek” falan diyorum. Onlar her seferinde “Tamam, görüşürüz” deyip ortadan kayboluyorlar.

Sonunda çektin kapağı ama.

- Çektim ama nasıl çektim? Üçüncü toplantıda Keremcem’e “Bu iş yine yatacak. Albüm kapağını falan boşver gel biz seninle arkadaş olalım” dedim. Neyse biz görüşmeye başladık. Bir gün “Kalk Şile’ye gidiyoruz, yanına bir kapüşonlu mont al” diye aradım bunu. O gezi sırasında makyajsız, ışıksız fotoğraflarını çektim. Hepsi de süper oldu, onları albüm kapağı yaptılar.

Adamı yoldan çıkarmışsın...

- Hayatlarımız zaten inanılmaz zıt. Ben Beyoğlu’nda takılan kirli tozlu bir herifim. Onu da kirletmem gerekiyordu, “Haydi takıl biraz benimle” dedim, bir iki çıktık ettik, tam arka sokakları öğreniyordu ki adam kalkıp evlendi (gülüyor). Paris’te evlendiler, nikah şahidi de ben oldum. Düğün fotoğraflarını da çektim.

Zaten geçmişinde düğün fotoğrafçılığı da yok mu?

- Tabii ki var. Vesikalık, sünnet, düğün, asker kartpostalı, turşu, meyve, sebze, traktör, fabrika aklına gelecek her şeyi çektim.

Sanatçılara zor gelmiyor mu senin gibi yontulmamış bir adamla çalışmak?
- Yok abi ben net bir insanım, parlatmalarla, şişirmelerle işim olmaz. Bu da hoşuna gidiyor çalıştığım insanların.

Peki hiç çalışmayacağın bir ünlü var mı?

- Yahu aslına bakarsan uyuşmayacağımı düşündüğüm isimler vardı ama tüm önyargılarımı yıktılar.

Kim mesela?

- Bir gün “Fatih Ürek çekim yapmak istiyor” dedi arkadaşlar. “Abi biz burada Ozzy Osbourne kapağı çekiyoruz ne Fatih Ürek’i” diye cevap verdim. Ama sonra Fatih bir geldi, kalbimi çat diye aldı ve gitti. Sanatçıya inanılmaz saygısı olan bir adam. “Ne çekeceksin?” diye sordu. Anlattım, “Tamam ne istersen yap” demesin mi? Al sana sihirli cümle!

Gerçekten göründüğün gibi sakin bir adam mısın sen?

- Gece 12’ye kadar.

Ya 12’den sonra?

- Yengeç burcu olmamdan dolayı kurt adama bağlıyorum herhalde.

12’den önce ve sonraki Mehmet Turgut’u da anlatsana biraz...

- Gündüz yaşayanın iş disiplini vardır. Toplantısına zamanında gider, fotoğrafını zamanında teslim eder. Detaycıdır, deli gibi çalışkandır.

Peki ya Kurt Mehmet?

- O rock bara konsere gider. İçkisini alıp kenara çekilmez. Sosyalleşir, zıplar, hoplar, kudurur, dibine kadar kurtlarını döker. Dans eder, flört eder, herkesle konuşur. Sonra sabah kalkıp yine gündüz kılığına bürünür.

AYDIN BOYSAN’LA 100 KEZ TANIŞTIK, HER SEFERİNDE BENİ UNUTTU

Yaşar Kemal’i gülerken çekmeyi kafama takmıştım

Seninle röportaj yapıp Aydın Boysan’dan bahsetmemek olmaz.
- Aydın Boysan’ın son 20-25 senede hafızasına kaydettiği tek adam benim. “İlk 500 Öpücük” diye bir film vardı ya, her sabah yeniden başlıyorlardı. Biz de Aydın Abi’yle sürekli yeniden tanışarak başladık dostluğumuza. Aynı masaya oturuyoruz “N’aber Aydın Abi” diyorum. “Ooo hoş geldin, gel gel otur diyor” ama tanımıyor. 2, 3, 100, kim bilir belki 150 defa aynı şey oldu. Biz o aralar 30-60-90 yapmaya başlamıştık. İKSV, işadamları, bankalar bizi çağırıyor, yemek yiyoruz, sohbet edip kitap imzalıyoruz. Neyse Mustafa Alabora’nın doğum gününde gençler bir tarafta, babalar diğer tarafta rakı içiyor. “Turgut” dedi. Benim tüyler diken diken oldu tabii. “Efendim Aydın Abi” dedim, “Çok saçma değil mi biz böyle rakı içiyoruz, güzel kızlar da var. Hem de üstüne para alıyoruz” demesin mi? Beş dakika sonra yeniden “Turgut” dedi bana. “Efendim” deyince de göz kırptı. Şimdi artık ne zaman görse, “Ooo bizim Turgut geldi” diyor.

Ara Güler fotoğrafı sanat olarak görmüyor, peki ya sen?

- Ben de görmüyorum. 37 yaşında adamım, fotoğrafın ne olduğunu bilmiyorum. Üniversitelerde, derneklerde, seminerlerde de hep bunu anlatıyorum.

Hâlâ usta olmadın mı yani?

- Asla. Allah gecinden versin, daha babam ve onun abisi hayatta. Nasıl usta olacağım?

Yaşar Kemal’in kahkaha atan ilk ve tek fotoğrafını sen çekmişsin...

- Fotoğraf çekmek için Yaşar Kemal’in evine gittim. Yedinci ya da sekizinci çayı içiyoruz ve o da sürekli anlatıyor. Ben gözümü kırpmadan dinliyorum, sonuçta yaşayan bir mucizenin önündeyim. Yaşar Kemal’in gülen fotoğrafını
çekmeyi kafama takmıştım. Tam fotoğraf çekeceğiz, her seferinde yeniden Mustafa Kemal’i anlatmaya başlıyor. “Ya üstat, ben de çok severim Mustafa Kemal’i ama sabahtan beri hep onu anlatıyorsun” dedim. “Ne diyorsun sen?”
diye öyle bir bağırdı ki bana...

Sen ne yaptın usta bağırınca?

- “Yaşar Abi, sen doğduğunda Mustafa Kemal yoktu ki, daha Vahdettin padişahtı” dedim. Durdu düşündü, “Hakikaten lan” deyip bastı kahkahayı. Kaçırır mıyım o anı? Ben de şak diye bastım deklanşöre.

X