Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Ünlülere tweet atılan değil mektup yazılan zamanlardan bir hikaye...

Yıl 1955... Yomtov Arguete, İstanbul’da yaşayan, hayatını ofisle adliye arasında mekik dokuyarak geçiren bir avukattır. İşi onun her şeyidir.

Gündemi takip etmek için her gün aldığı gazeteyi ilanlarına kadar okur.
En çok vakit ayırdığı bölüm spor sayfasıdır. Sinemayla arası olmasa da, bir gün “İtalyan yıldızları arasında” başlıklı röportaj serisine gözü takılır. Metinde bahsi geçen kadın dünyanın 8. harikası gibi görünmüştür gözüne...
Hiçbir filmini izlemediği bu hatunu dünya gözüyle görmek onun için sadece bir hayaldir.

Ünlülere tweet atılan değil mektup yazılan zamanlardan bir hikaye...

Fotoğraflarda gördüğü şuh kadının bakışları aklından bir türlü çıkmaz. Gazete, dünyaca ünlü yıldızla tanışmak isteyen hayranları için bir kampanya düzenlemiştir. Oturur ve olmayacağını bile bile bir mektup yazar gazeteye, gözünün önünden gitmeyen müthiş kadınla tanışabilmek için. Mektubunun sonuna da, imzalı bir fotoğrafını istediğini belirten küçük bir not iliştirir...
Aradan günler, haftalar geçer... Hayatın akışına kendini kaptırmış olan Arguete’nin aklından mektup da çıkar, platonik aşkı da...

Ünlülere tweet atılan değil mektup yazılan zamanlardan bir hikaye...

Bir gün masasına oturur. Gözüne yurtdışından geldiği üzerindeki pullardan belli olan bir mektup ilişir. Adres bölümünde Roma yazması dikkatini çeker. Hemen eline açacağını alır ve nazikçe zarfı aralar.
Sayfanın sonundaki imzayı görene kadar başına konan “talih kuşu”nun farkına varmayacaktır...

Ünlülere tweet atılan değil mektup yazılan zamanlardan bir hikaye...

“Sevgili Bay Arguete,
Geçenlerde hayranlarım arasında tertiplediğim bir kura neticesinde mükafat kazanan 15 kişiden biri olduğunuzu bildirmekten zevk duyarım. Stüdyolarımızı ziyaret etmek ve ‘Guerra e Pace’ filmimin ilk gösteriminde hazır bulunmak üzere Roma’ya davetlisiniz. 15 günlük bu seyahatinizin bütün masrafları şirketimiz tarafından karşılanacaktır. Filmin ilk gösterimi 15 Eylül 1955 akşamıdır. Ayrıca size istemiş olduğunuz imzalı resmimi de gönderiyorum.
Görüşmek dileğiyle,
Sophia Loren
Bay Yomtov için hayat artık bir daha asla eskisi gibi olmayacaktır...

Ünlülere tweet atılan değil mektup yazılan zamanlardan bir hikaye...

Nezaketin, saygının, en önemlisi de iletişimin kıymetli olduğu o yıllarda; bir dünya starına ulaşmanın ne denli heyecan verici olduğunu tahmin edebiliyorum.
Piyano öğretmeni annesi Romilda Villani ile mühendis babası Riccardo Scicolone’nun evlilik dışı çocuğu olarak 20 Eylül 1934’te dünyaya gelen Sophia Loren, bahsi geçen mektubu kaleme aldığında 21 yaşındaydı.
Dünya sinemasının vahşi bakışlı, alımlı ve seksi ikonu Loren, cumartesi günü 80. yaşını kutladı.
Yomtov Arguete hakkında ise 11 Ağustos 1955 tarihli Milliyet Gazetesi’nde çıkan haberden başka hiçbir bilgi bulamadım maalesef... Ama bugünlerde o nezaketi, insanların birbirlerine duyduğu o saygıyı da bulamıyoruz ki zaten...

Acun reytingi fırına vermeye hazırlanıyor!

Gündüz kuşağındaki amansız reyting rekabetine yepyeni bir program daha katılıyor. Acun Ilıcalı’nın sahibi olduğu TV 8’de, 6 Ekim Pazartesi günü başlayacak “Ver Fırına” adlı yarışma, yemek tutkunlarını ekran karşısına toplamayı hedefliyor.
Birkaç sezondur BBC’de British Bake Off adıyla yayınlanan ve reytingleri alt üst eden pastacılık ve hamurişi yarışması Ver Fırına’nın sunucusu Burcu Esmersoy olacakmış... Her pazartesi altı yeni yarışmacı jüri karşısında bu hummalı “pasta-çörek olimpiyatlarında” hünerlerini sergileyecek ve her gün aralarından biri elenerek cuma günü haftanın şampiyonu belirlenecek.
Yarışmacıları terletecek jüri koltuklarında ise şef Arda Türkmen ve “pasta profesörü” Emel Başdoğan oturacak. Acun, “Ver Fırına, ekranlardaki tüm yemek yarışmalarını unutturacak” diyecek kadar iddialı. E memlekette mutfak maharetiyle övünen bu kadar insan varken, haksız da sayılmaz... Kısaca Ilıcalı, hayatımıza yeni bir “takıntı” daha sokmaya hazırlanıyor. Haydi hayırlısı...

Medcezir’in bende yaşattığı gel-gitler

Ünlülere tweet atılan değil mektup yazılan zamanlardan bir hikaye...

Bir- İkinci sezonun ilk iki bölümünde bir “olmamışlık” göze çarpıyor... Geçen senenin “fakir ama gururlu” genci Yaman bile bu sene playboy’a bağlamış. O kadar ağdalı ve yavaş ilerledi ki, arada dört kez uykuya dalıp rüya görmüşüm. Brezilya dizileri bile bu Medcezir’in yanında aksiyon filmi gibi kalıyor.
İki- İlk bölümde, dizilerdeki yükselen arabesk müzik trendinin ekmeğini yemeye çalışmışlar. Zannedersiniz Kibariye’nin “Sil Baştan” şarkısına iki ayrı klip çekip araya da dizinin sahnelerini serpiştirmişler. Şarkı ve yorum mükemmel ama bu konsept, “Ulan İstanbul” gibi muhteşem bir mahalle dizisinde durduğu gibi güzel durmamış, hatta sırıtmış! Neyse ki görüntü ve ses arasında yaşanan bu karmaşa, tekrar Nil Karaibrahimgil’e bağlanarak sona erdi.
Üç- Havuz partisi sahnesinde hâlâ 80’lerin Ahu Tuğba’lı o meşhur Kayıp Kızlar filmini andıran dansların olmasına inanamıyorum. Dizinin kadrosu özel hayatlarında sık sık gecelere akarken bir tanesi de çıkıp “Yönetmen abi, artık ne böyle dans ne de müzik kaldı” demiyor mu?
Dört- Sude Hanım’ın ergen kızı Beren’in söz dinlemez davranışlarından bahsederken “Terrible 15” diye bir tabir kullanmasını anlamadım doğrusu. Çocukların 2 yaşına geldiklerindeki asabiyetlerini tarif eden “Terrible 2’s” terimini duymuştum ama Medcezir’in psikoloji terminolojisine yeni eklediği bu kavramla ilk defa karşılaştım.
Beş- Mira’nın ağlamaklı ifadesi senaryoya yine sıkça yazılmış anlaşılan. Kız gülerken bile elinden bebeği alınmış beş yaşındaki çocuk gibi bakıyor. Bunun yanında dizideki herkes yaz tatilinde çirkinleşirken, Serenay’ın güzelleştiği, üstüne bir de oyunculuğunu geliştirdiği gözlerden kaçmıyor. Mira’nın hakkı Mira’ya...
Altı- Mira ve Yaman’ın çevresinde dolanan yan karakterlere “ayıp olmasın” diye yazılan replikler beni benden aldı. Yahu zaten 2 saatlik zaman var, Yaman’ın koluna bacağına diyalogsuz çekim yapacağınıza yazıverin şu çocuklara 2-3 güzel cümle de garibanların yüzleri gülsün.
Yedi- Biz başrolleri sadece Yaman ve Mira sanıyorduk ama Ender Hanım’sız bölümleri izleyince bir kez daha anladım ki yokluğu hissediliyor doğrusu...
Sekiz- Yaman’ın suratı niye bir garip anlayamadım. Saç kesiminden mi yoksa Allah korusun bu yaşta estetik mi yaptırdı? Aman Çağatay, kızlar sana bu kadar hayranken fabrika ayarlarına hiç dokundurma.
Dokuz- 60-70’li yılların Sadri Alışık filmlerinde gördüğümüz o eski İstanbul meyhanelerindeki masaları buzlayan RTÜK anladım ki Yaman’ın ayrılık acısına daha fazla saygı göstermiş. İlk bölümde Yaman’ın teknede defalarca devirdiği kadehleri HD kalitesinde, buzlanmadan izledik. Ona gösterilen bu pozitif ayrımcılığın aynısını Sadri Alışık için de bekliyoruz.
On- Mert’e bakınca, insanın içinden “Be vicdansız, annen yeni ölmüş, onu anmak için düzenlenen vakıf gecesinde kız arkadaşını kıskandırma mavraları ne ayak?” diye çocuğu dövmek geliyor. Adamın öyle bir anda karı-kız görecek hali mi kalır Allah aşkına? Haydi bunu da anladık diyelim ama güvenlikli bir sitede terlikle hırsız kovalamak, pavyon patronunu mekanında dövüp elini kolunu sallayarak dışarı çıkmak, senaryodaki saçmalığın daniskası değil mi?
Not: Birinci sezonu devirdik, ikinciye başladık ama ben hâlâ Yaman’ı, Serez Ailesi’nin niye bu kadar aralarına aldığını anlayamıyorum. N’olur biri bana yardımcı olsun.


İstanbul için cool 3’lük...

Bir- Akaretler Sıraevler’den Maçka’ya doğru çıkarken, hemen sağda bulunan Minoa Coffee&Bookstore’a bir uğrayın derim. İnce belli bardaklarda gelen double shot lattenizi yudumlarken raflardaki onlarca kitabın da tadını çıkarabilirsiniz.
İki- Bir eve giriyorsunuz, ardınızdan kapı kilitleniyor, sonra da içeride birkaç saat boyunca ipuçları toplayıp “özgürlüğünüze kavuşmaya” çalışıyorsunuz. Bu “klostrofobik” oyun size göreyse ISTtrapped.com adresinden bir dahaki “kaçışın” yerini ve zamanını öğrenebilirsiniz. Grup büyüklüğüne göre 100-150 TL’ye “mahkum” olduğunuz bu oyun yurtdışında “live room escape” olarak biliniyor. Zekasının kıvraklığına güvenenlere hodri meydan!
Üç- Yıllarca fast food lezzetler öylesine dayatıldı ki artık butik lezzetleri denemeden mutlu olamıyoruz. “400 Derece” Teşvikiye Süreyya Ağaoğlu Sokak’ta açılan yeni bir pizzacı... Özellikle adını mekandan alan “pizza 400 derece”yi mutlaka deneyin.

X