Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

'Topkapı Sarayı’ndaki rehber bana ülkemi ve Osmanlı kimliğimi geri verdi'

Bir Osmanlı prensesiyle, Kenize Murad’la röportaj yaptım bu hafta. Hayatı binbir zorluklarla geçmiş, babasıyla 21 yaşında tanışıp, yokluğun ve yoksulluğun her türlüsünü tatmış hüzünlü bir prenses o...

Hem Osmanlı Hanedan Ailesi’nden duyup dinlediklerini, hem de bizzat tanık olduklarını anlattı. Açıkçası yaptığım en zorlu söyleşilerden biriydi çünkü söylediği her kelimenin kendi duygu dünyasını en doğru şekilde yansıtması için müthiş titizdi. Üstelik o Türkçe bilmiyordu, ben de Fransızca. Sohbetimizi, Fransızca’yı ve tarihi iyi bilen bir arkadaşım tercüme etti. 2 Haziran’da tekrar buluşup kaldığımız yerden devam etmek üzere sözleşip ayrıldık. Sürç-ü lisan ettiysek, affola...

Hepimiz prenses masalları dinleyerek büyüdük. Gerçekten de bir prensesin hayatı masallardaki gibi mi yoksa yıllarca kandırıldık mı?

- Size çok güzel ama çok da doğru olmayan hikayeler anlatmışlar. Ben sizin tahmin ettiğiniz prenseslerden biri olmadığıma eminim. Yani ortalıkta kafamda bir taçla gezinmiyorum.

Topkapı Sarayı’ndaki rehber bana ülkemi ve Osmanlı kimliğimi geri verdi

O zaman gelin bari biraz da “büyüklere masallar” anlatalım. Gerçek bir prensesin “Saraydan Sürgüne” hayatını dinleyerek başlayalım...

- Memnuniyetle... Hikayem Osmanlı döneminin sonsuza kadar tarihe gömüleceği yıllarda büyük dedem V. Murad’ın, Sultan Abdülhamit tarafından Çırağan Sarayı’na hapsedilmesiyle başlıyor. 3 Mart 1924’te, 600 yıldan uzun süren bir hükümdarlık sonrası Osmanlı Hanedanlığı 48 saat içinde sınır dışı ediliyor. Ve bize sadece iki seçenek sunuluyor...

Dönüşü olmayan iki yol, değil mi?

- Aynen öyle. Anneannem Hatice Sultan ile o yıllarda henüz 8 yaşında olan annem Selma’nın gönderildiği bu dönüşü olmayan yolculukla, daha doğmadan benim de kaderim çiziliyor. Bu sırada gardaki bir tren ile rıhtımdaki bir vapur, aileyi Avrupa ve Ortadoğu ülkelerine götürmek üzere bekliyor. Anneannem halkın bizi çok sevdiğine ve geri çağıracağına inandığı için Türkiye’ye döneceğini düşünerek, uzaklara gitmeyi istemeyip Lübnan’ı tercih ediyor.

ATATÜRK’E ÜLKEYİ KURTARDIĞI İÇİN MİNNETTARIZ

Anneanneniz dünya gözüyle kendi topraklarını tekrar görebildi mi?

- Maalesef ki hayır! Hep Türk halkının onları geri çağırmasını beklemiş. Ama ne yazık ki, öyle bir şey olmadığı için anneannem acılar içinde üzüntü ve kederinden öldü.

Peki tüm bu yaşananlardan dolayı Atatürk’e kırgın mısınız?

- Şu an Osmanlı Ailesi’nden yaklaşık 260 kişi yaşıyor, hepimiz de Atatürk’e ülkeyi kurtardığı için minnettar ve duacıyız. Ama teyzem ve eski kuşaktan gelenler yaşadıkları acıları unutamadıkları için kırgın olabilir.

Topkapı Sarayı’ndaki rehber bana ülkemi ve Osmanlı kimliğimi geri verdi

Siz maaile zor zamanlar yaşarken, son padişah Vahdettin’in durumu nasıldı?

- Vahdettin hazineden tek kuruş almadan gitti, zaten bu bilgiyi tüm tarihçiler de onaylıyor. İtalya’da çok mütevazı bir hayat yaşadı ve öldüğünde tabut için bile parası kalmamıştı. Yakınlarının aralarında topladıkları para sayesinde cenazesi bir Müslüman toprağı olan Şam’a gönderilebildi.

Dayınızın da hazin bir hikayesi olduğunu okumuştum...

- Size bu sohbet sırasında eğlenceli hikayeler anlatmak isterdim ama ne yazık ki geçmişi değiştiremiyoruz. Diğer hanedan üyeleri gibi, dayım da hayatı boyunca çalışmamış ve parasızlığın ne olduğunu bilmeyen bir adamdı. Sürgüne gönderildikten sonra, 1938’de annesini, 1942’de annemi yani kız kardeşini kaybedince hayatta tek başına ve ne yapacağını bilemez bir halde kalakalmış.

Sudan çıkmış balığa dönmüştür...

- Tabii ki... İlk kitabım yayınlandıktan sonra Paris’te yaşayan bir Lübnanlı’dan mektup aldım. Dayımı tanıdığından bahsediyordu. Eski bir bankacı olan o beyle buluştuk ve bana onun son günlerini anlattı.

Topkapı Sarayı’ndaki rehber bana ülkemi ve Osmanlı kimliğimi geri verdi

Yine başrolde keder mi var?

- Aynen öyle! Dayım Hayri Bey, bankacı dostundan borç istemiş. Adam da borç vermek yerine “Gel, buyur bizim misafirimiz ol” diye bir teklifte bulunmuş. Bakmış dayım bu seçeneği kabul etmiyor, parayı verip yanından ayrılmış. Bir hafta sonra parası bittiği ve yeniden borç istemek onurunu kıracağı için dayım intihar etmiş. Biliyor musun hem annemin hem de babamın soyunda çalışan ilk kişi benim!

Hazır söz anne ve babanızdan açılmışken; gelin Hindistan’a, onların evlendiği döneme gidelim...

- Annem Selma Sultan evlendiğinde 21 yaşındaydı. Müslüman, prenses ve fakir olduğu için kendisine Müslüman, prens ve zengin bir kısmet bulmak zorundaydı. Lübnan’da böyle biri bulunmadığı için Mısır ve Hindistan’daki prenslerden biri kısmeti olacaktı.

Vallahi bu kadar özelliğe sahip biri ancak masallarda bulunur...

- Neyse ki annem genç, zeki ve yakışıklı bir prens bulduğu için şanslıymış (gülüyor). Zaten o dönem hanedan prenseslerinin bir bölümünün Mısırlı prenslerle, bir kısmının da Hint Racalarla evlenmeleri adettenmiş. Hindistan’ın politik ortamında bir umut ışığı olarak görülen babam, Osmanlı prensesiyle evlenmenin iyi olacağını düşünmüş. Görücü usulü evlenmelerine rağmen, birbirlerine ilk görüşte aşık olmuşlar.

PARİS’TE SEFİL BİR OTEL ODASINDA DÜNYAYA GELDİM

İşte burası tam prenseslere yakışacak masallıkta...

- Aynen öyle... Annem dünyalar güzeli bir kadın, babam Seyyid Sacit Hüseyin de çok yakışıklı, soyu Hz. Muhammed’e dayanan ve İngiltere’de eğitim görmüş bir Müslüman...

Neden ülkesinde değil de İngiltere’de eğitim görmüş?

- Çünkü Hindistan’da da Osmanlı İmparatorluğu’nda olduğu gibi entrikalar vardı. Babamın amcası güç peşinde olduğu için babaannem ve büyükbabamı kaza süsü vererek araba kazasında öldürmüş. İngiliz koruyucu hocası 10 yaşında ailesiz kalan babamı, tahta çıkmak isteyen amcası zehirlemesin diye İngiltere’ye okumaya göndermiş.

Sizinkilerin evlilik hikayeleri “sonsuza kadar mutlu yaşadılar” finaliyle mi bitmiş peki?

- Evet mutlu bir evlilikleri olmuş ama annem Hindistan’daki yaşam şekline bir türlü alışamamış. Babam liberal bir adam olmasına rağmen, etraftan gelen baskılar yüzünden ve karısı hakkında konuşulmaması için kısıtlı bir hayat yaşamasını istemiş. Beyrut’ta dekolte kıyafetlerle balolara katılan annem Selma Sultan, bu durumu kabullenmiş ama harem selamlık sisteminin içinde kendini sıkışmış hissetmeye başlamış.

Çareyi Hindistan’ı terk etmekte mi bulmuş?

- Bana hamile olduğu için doğum yapma bahanesiyle Hindistan’dan Paris’e gitmiş. Bu sayede biraz nefes alacağını düşünüyormuş. Babam da arkasından gelecekmiş ama 2. Dünya Savaşı patlak verince hiçbir iletişim aracı kalmamış. Babamın, İngiliz himayesindeki Hindistan’dan, Alman kuşatmasındaki Fransa’ya gelmesi imkansızlaşmış.

Selma Sultan için sefalet günleri yeniden başlıyor!

- Maalesef! O yıllarda savaş nedeniyle yaşanan karışıklık yüzünden babamın para gönderme imkanı da yokmuş. Annem yanına birkaç parça mücevher alıp Haremağası Zeynel’le birlikte Paris’e doğru yola çıkmış. Parası azaldıkça da bir otelden diğerine taşınmış. Sonunda küçük, sefil bir otelde beni dünyaya getirmiş.

ANNEMİN ÖLDÜĞÜ, BABAMIN DOĞDUĞU 13 OCAK’TA EVİM YANDI

Annenizi ne zaman kaybettiniz?

- Ben 1 yaşındayken tamamen zayıflık ve sefillikten 13 Ocak 1942’de ölmüş. Biliyor musun, o gün aynı zamanda da babamın doğum günü... Hindistan’da doğum günü kutlanırken, aynı anda annemin ölüm yıldönümünün acısını da yaşıyordum. 13 Ocak’ın hayatımdaki yeri inanılmaz farklıdır. İlginçtir, annemi kaybettiğim gün meğer onun Fransa’daki oturma izni de bitiyormuş. Bunu da notlarını okurken gördüm.

13. Cuma gibi...

- Dahası da var. İrlanda’da yaşadığım yıllarda gece 01.30’a kadar kitap okurdum. Bir gece 03.00’e kadar okumaya dalmışım, birden bir koku duydum. Ne olduğunu anlamak için alt kata indiğimde odanın yandığını gördüm. Güç bela kendimi dışarı attım. Ve inanmayacaksın İzzet ama tarih yine 13 Ocak’tı! Her zamanki gibi 1-2 saat daha erken yatmış olsam, muhtemelen şimdi hayatta olmayacaktım. O gün bugündür annemin beni koruduğuna eminim.

Topkapı Sarayı’ndaki rehber bana ülkemi ve Osmanlı kimliğimi geri verdi

Küçük Kenize bir yaşında Paris’te tek başınıza kalır. Peki ardından ne oldu?

- Haremağası Zeynel Efendi beni İsviçre Büyükelçiliği’ne götürüp, Osmanlı soyundan geldiğimi ve babamın bir Raca olduğunu anlatmış. Böylece ben savaş boyunca büyükelçi ve ailesi tarafından büyütülmüşüm. Savaş bittiğinde Venezuela’ya atandıkları için beni de yanlarında götürmek istediler ancak bunun için önce yasal olarak evlat edinmeleri gerekiyordu. Babama mektup yazdılar ama o buna izin vermeyeceğini, gelip beni alacağını söylemiş. Bunun üzerine onu beklemek için Paris’teki Rahibe Okulu’na yerleştirildim.

RAHİBELER BENİ BABAMDAN SAKLADI

Babanız sizi ne zaman yanına aldı?

- Almaya yeltenmiş ama başaramamış. O zaman yeniden evlenmişti ve üç oğlu vardı. Beni okuldan alması için iki kadın göndermiş. Ama rahibeler tüm annelik duygularını bende yaşadıkları ve çok sevdikleri için “Biz güzeller güzeli kız çocuğunu bu korkunç Müslüman babaya veremeyiz” diye düşünüp, beni saklamışlar. Aslında ben önyargıların yarattığı biriyim. Yazar ve gazeteci olarak da hayatım boyunca önyargılarla savaştım.

Sultan ve Raca kızı olarak rahibeler tarafından büyütülmek nasıl bir histi?

- Anne ve babası olmayan küçük bir kızdım, kendimi çok korumasız hissediyordum. Babam yanına almadığından onun beni sevmediğini düşünüyordum ama her zaman bir prenses olduğumdan emindim. Bu yüzden de bana evde “küçük prenses” derlerdi.

Rahibelerin de “küçük prenses”i miydiniz?

- Evet! Beni o kadar çok sevmişler ki sırf yanlarından ayrılmayayım diye babamdan gelen mektupları bile saklamışlar. Çocukluğum boyunca annemi mutsuz ettiğini anlatıp durdular. Tüm bunları gerçek bir Fransız gibi yetişip, oraya adapte olmam ve babamı unutmam için yapmışlardı. Ama insan babasını nasıl unutabilir ki!

BELÇİKALI ÜVEY ABİLERİM YASTIKLA OYNAR GİBİ YAPIP BENİ BOĞMAYA ÇALIŞIYORLARDI

Tüm yaşananlar o küçücük kızın psikolojisini nasıl etkiledi?

- Mutlu değildim, duygusal olarak çöküşler yaşıyordum. Okuldaki ablalarım aile sıcaklığını hissedeyim diye beni hafta sonları evlerine götürürlerdi. Bu işin böyle devam etmeyeceğini anlayıp, bana yeniden bir aile aramaya başladılar.

Topkapı Sarayı’ndaki rehber bana ülkemi ve Osmanlı kimliğimi geri verdi

Bu sefer şapkadan nasıl bir aile çıktı?

- İki oğulları olan Belçika asıllı bir aile... Üvey abilerim beni küçük şımarık kız olarak görüyorlardı. Yastıkla oyun oynar gibi yapıp beni birçok kez boğmaya çalıştılar.

Hayat değil, Survivor!

- Adım Kenize’nin anlamı küçük hazine değil, küçük mücadeleci olmalıydı (gülüyor). Bu sefer de okuldaki öğretmenimin anne ve babası beni evlat edindi. 18’ime kadar onlarla yaşadım; benim için anneanne ve dede gibi oldular. Ama babamla görüşüp, iletişim kurmama izin verilmiyordu. Oysa benim en büyük amacım onu tanımaktı. 18 yaşında da babamın adresini ele geçirdim.

AİLEMDEN TANIŞTIĞIM İLK KİŞİ NİLÜFER SULTAN’DI...

Ve sonunda valizi toplayıp evden kaçtınız...

- Hayır çünkü o zamanlar reşit olma yaşı 21’di. Babama bir mektup yazıp, her şeyi anlattım. Kendisi, Londra’da yaşayan Dürrüşehvar Sultan’a durumumdan bahsetmiş. O da Paris’teki, benden 25 yaş büyük ve V. Murad tarafından kuzenim olan Nilüfer Sultan’a vaziyeti anlatmış. Bu sayede Nilüfer Sultan’la tanıştım.

Osmanlı Hanedan Ailesi’nden tanıdığınız ilk kişi miydi?

- Evet. Görüşmek için Paris’te 16. bölgede kocaman, görkemli bir daireye gittim. Kapılar açıldı, ihtişamlı salonda Nilüfer Sultan ve annesi Adile Sultan mücevherlerini takmış oturuyorlardı. Ömrümde ilk defa ailemden birini görüyordum, sarılmak için koştum...

Ama...

- Sadece sevgi bekleyen bir kız olarak yanlarına gitmiştim ama Nilüfer Sultan bana Osmanlı geleneklerine göre elini uzatıp, biraz mesafeli bir edayla “Merhaba Prenses nasılsınız?” deyince bir anda şoke oldum. Benim için çok tuhaf bir deneyimdi. Zannettim ki bana sarılıp, öpecek. Ama hiç öyle olmadı.

Topkapı Sarayı’ndaki rehber bana ülkemi ve Osmanlı kimliğimi geri verdi

Daha sonra anlaşabildiniz mi?

- Zaman içinde birbirimize alışınca gayet iyi anlaştık, kendisini de Hanzade Sultan’ı da çok sevmiştim. Hatta Nilüfer Sultan, Dürrüşehvar Sultan’ın oğlu prens Keramet’le beni evlendirmek istedi. O çok zengindi, benimse tek kuruş param yoktu. Aşık değildim ve eğitim almak istiyordum, bu yüzden evliliği kabul etmedim.

SORBONNE’A BAŞLADIĞIMDA PARİS’TEKİ HİZMETÇİ ODALARINDA KALDIM

”Benim sadık yarim kitaplardır” deyip okumaya mı sarıldınız?

- Evet Sorbonne’da sosyoloji ve psikoloji okumaya karar verdim. Çünkü içinde bulunduğum durumu anlamam ve çözmem için bir şey yapmam lazımdı.

Baktınız kimseden derdinize derman yok, kendi göbeğinizi kendiniz mi kesmeye karar verdiniz?

- Çok fazla sorunum vardı ve yaşadıklarımı anlamanın en doğru yolunun bu olduğunu düşünmüştüm. Okula kayıt olduktan sonra Paris’teki evlerde bulunan hizmetçi odalarından birine yerleştim. Para kazanmak için de bulduğum her işe girdim.

Peki ailenizden size hiç mi bir şey kalmadı?

- Ne anne, ne baba tarafımdan tek bir mendil kaldı. Çünkü bu her iki aile de zaman içinde yaşadıkları sürgün, devrim ve savaşlar yüzünden varlıklarını yitirmek ya da bırakmak zorunda kalmışlardı. Sahip olduğum her şeyi çalışarak elde ettim. Bununla da gurur duyuyorum.

BABAMLA İLK KEZ 21 YAŞIMDA KARŞILAŞTIM

Yıllar sonra babanızla bir araya geldiğinizde neler yaşadınız?

- Hindistan’a 21 yaşındayken gittim. İlk karşılaşmamız çok sıcaktı. Birbirimizi çok özlemiştik. Babam, hiçbir zaman önemsemediği ama anneme dayattığı örf ve adetleri bana da uygulamaya çalıştı. Üvey annemle de hep bir kız evlat istediği için kaynaşmamız hiç zor olmadı. Annem kara çarşaf giymemişti ama üvey annem giydiği için durumdan çok şikayetçiydi. Hatta babamı ikna konusunda benden birçok kez ricada bile bulundu.

Karşınızdaki adam hayal ettiğiniz gibi biri miydi?

- Ne kadar Raca eğitimi almış olsa da politik geçmişi sağlam, gerçek bir solcuydu. Ona göre Hindistan’ın gelişebilmesi için Mao’cu bir rejimle yönetilmesi gerekiyordu. İnanılmaz zeki biriydi, siyasi görüşlerimiz de çok benziyordu. Neredeyse aynı şeylere inanıyorduk.

Birlikte Hindistan’da devrim yapmaya kalkışmadınız mı?

- Dönem ve şartlar değişmişti ama babam Hindistan’ın bağımsızlığı için Nehru’yla birlikte çok fazla savaşmış. Zaten uçaktan indiğimde beni ilk iş Nehru’yla tanışmaya götürdü. Nehru çok asil ve sıcaktı ama kızı İndira Gandhi bildiğiniz bir buzdolabıydı.

ATATÜRK, VAHDETTİN’İN KIZIYLA EVLENMEK İSTEDİ

Yıllardır çok konuşulan bir şeyi sizin ağzınızdan duymak istiyorum. Atatürk’ün, Vahdettin’in kızına aşık olduğu söylentisi doğru mudur?

- Atatürk’ün ona aşık olup olmadığını tabii ki bilemem ama daha önce birbirlerini çok gördüklerini zannetmiyorum. Atatürk’ün, Enver Paşa ile arasında hep bir çekişme varmış. Paşa bir sultanla evlendiği için, Mustafa Kemal’in son Sultan Vahdettin’in kızıyla hayatını birleştirmek istediğinden eminim!

Topkapı Sarayı’ndaki rehber bana ülkemi ve Osmanlı kimliğimi geri verdi

Nasıl bu kadar emin olabiliyorsunuz?

- Çünkü yıllar sonra Sabiha Sultan’la Paris’te tanıştığımda hikayeyi onun ağzından bizzat dinledim. Ailemizde hep söylenen söz şuydu; Vahdettin kızını Atatürk’le evlendirseydi, ailemiz sürgüne gönderilmek zorunda kalmazdı.

BATILILARIN, MÜSLÜMANLARA KARŞI ÖNYARGILARI YÜZÜNDEN GAZETECİ OLDUM

Sorbonne’da sosyoloji ve psikoloji okuyan Osmanlı’nın “küçük hazinesi” gazeteci olmaya nasıl karar verdi?

- Batılıların, doğulu ve özellikle Müslümanlara karşı önyargıları yüzünden gazeteci oldum. Vatandaşı olduğum ülkeleri, evlat edinildiğim ülkede anlatmak için bu mesleği seçtim.

Osmanlı ve Hintli bir ailenin Fransa’da büyümüş kızı olarak kendinizi nereye ait hissediyorsunuz?

- Kültür bazında Fransızca konuştuğum için Fransızım. Orayla hiçbir bağım yok diyemem ama gönül bağım tabii ki Türkiye ve ineğe tapmayan Müslüman Hindistan’la... Bütün bunların yanında içimi çokça yaralayan başka bir nokta daha var, o da Türkçe konuşamamam!

Topkapı Sarayı’ndaki rehber bana ülkemi ve Osmanlı kimliğimi geri verdi

Madem bu kadar istiyordunuz, o zaman neden hiç ders almadınız?

- Aslında İngilizce ve Fransızca bilmeyen, bana sadece Türkçe’yi öğretebilecek bir aile bulmayı çok arzuladım ama sonra şiveli bir dil öğretmelerinden korkup, bu planı erteledim. Ama hâlâ vazgeçmiş değilim, Türkçe öğrenmek için şimdilerde epey efor sarfediyorum.

TÜRKİYE’YE İLK KEZ HOSTES OLARAK GELDİM

Türkiye’ye ilk ne zaman geldiniz?

- 1968’de hostes olarak geldim. Psikolojim iyi değildi ve eğitimimi karşılayacak param olmadığı için okulu yarım bırakmıştım. İnsanlara çatal bıçak dağıtma fikrinden hoşlanmasam da yolculuk yapma imkanı bulduğum için Air France’da üç yıl hostes olarak çalıştım.

Koskoca prensesin hosteslik yapması biraz tuhaf değil mi?

- Benim gibi bir hayatın varsa, inan ki değil! İstanbul’a iner inmez içimden toprağı öpmek geldi. Ama abes görüneceği için kendimi tuttum.


TOPKAPI SARAYI’NIN KOLTUKLARINA DOKUNMAMA İZİN VERMEDİLER

Topkapı Sarayı’na ilk gittiğinizde neler hissettiniz?

- İnanın ki tüm sarayı gözlerim dolu dolu dolaştım. Mobilyalara, eşyalara dokunmak, onları hissetmek istiyordum ancak görevliler “Dokunmak yok, dokunmak yasak!” diye uyardılar. O sırada bir rehberin büyük dedem V. Murad’la ilgili bir şey anlatırken hata yaptığını görünce uyarmak zorunda kaldım. O da bana “Bunu siz nereden biliyorsunuz?” diye sordu. “Çünkü anlattığınız kişi büyük dedem olur” diye cevap verdim. Kim olduğumu anladıklarında gelip elimi öptüler. O an fark ettim ki ben gerçekten bu topraklar için değerliyim.

Peki bu topraklar sizin için değerli mi?

- Elimi öpmeye gelen kıdemli rehber farkında olmadan bana ülkemi ve Osmanlı kimliğimi geri verdi. Burası benim için de çok özel ve kıymetli...

Çırağan’ın da sizin hayatınızda önemli bir yeri var... Oraya ilk adım attığınızda geçmişiniz sizi nasıl karşıladı?

- Yangından sonra Çırağan’ı restore ettiklerinde Türk bir mimar tarafından yapılan dış cephesine bayılmıştım. İçi ise Lübnanlı bir iç mimar tarafından yapılmış ve Disneyland gibi olmuştu; korkunçtu. Benim için o nostaljik havasını kaybetmişti.

Topkapı Sarayı’ndaki rehber bana ülkemi ve Osmanlı kimliğimi geri verdi

Gözünüzü, sarayı Disneyland’e benzetecek kadar rahatsız eden şey neydi?

- Yenileme çalışmalarını yapan Lübnanlı iç mimar nedense Osmanlı İmparatorluğu’nda pastel renkler kullanılması gerekirken, cayır cayır bağıran tonları seçmişti. Ertesi gün dış cepheyi yapan Türk mimarla öğle yemeği yiyecektik, o da içerideki restorasyondan dolayı mutsuzdu. Dekorasyonu o kadar çok eleştirmiştim ki, dış cepheyi yapan Türk mimar kendini bir nebze suçlu hissederek aynı gece kalp krizi geçirip üzüntüden öldü. Bunun üzerine kendimi çok ama çok suçlu hissettim.

Peki Osmanlı soyunu devam ettirmeyi hiç düşünmediniz mi?

- Sanırım çocukluğumda sürekli aile değiştirdiğim ve hep alınıp geri bırakıldığım için bir bağlanma korkusu yaşıyorum. Diğer yandan kimse bu kadar bağımsız ve savaş röportajları yapan bir kadını eş olarak istemezdi.

Hiç çocuk özlemi çekmediniz mi?

- Babasız büyümüş biri olarak babasız bir çocuk daha yetiştirmek istemedim. Çok arkadaşım var, onların çocukları ve yeğenlerim bana yetiyor. Hayatımın hiçbir noktasından pişmanlık duymadım.

“BEGÜM” GERÇEK BİR EFSANEYİ ANLATIYOR

Son romanınız “Begüm” gerçek bir hikaye mi?

- Evet, kralın dördüncü eşinin bir kadın olarak İngiltere’ye karşı direnişini anlatan trajik bir öykü... Kuzey Hindistan’daki Awadh Krallığı’nın, yani babamın ülkesinden bir kadının hikayesi... 1857’de gerçekleşen ve Begüm’ün bizzat başını çektiği Sipahi Ayaklanması’nı anlatıyor.

Awadh Krallığı, bildiğimiz krallıklara benziyor mu?

- Awadh Krallığı’nın başkenti olan Lucknow, ihtişamı ve farklı toplumların uyumlu yaşamları nedeniyle Altın ve Gümüş Şehir olarak tanınıyor. İlk bağımsızlığın merkezi olan şehirde; en acımasız katliamların, en inanılmaz yiğitliklerin, en iğrenç ihanetlerin, en umutsuz aşkların nasıl yaşandığı anlatılıyor. Begüm, fazla tanınmayan ama cesaretiyle Hindistan’ın bağımsızlık savaşında ilk adımı atan devrimin ruhunu taşıyan, unutulmaz bir efsane...

X